Zelal’lere küs olduğum için sonraki kahvaltıda hiç onlardan yana bakmamıştım. Kızlardan bir tek Leyla hocamla konuşuyordum. Çünkü imanlı yeni arkadaşım Mori halayla gelmiş olmasına rağmen bana Kur’an okumayı öğretmek için ev ziyaretlerine gitmiyor, benimle ilgileniyordu sadece. Sırf bu yüzden bile müteşekkirdim ona. Çabasını boşa çıkarmamak için çalışkan bir öğrenci olmaya çalışıyordum. Ders aralarında sohbet ederken de yakınlaşmıştık zaten. Tüm hayat hikayesini anlatan biri olmamak için onun Hakkari’deki ailesini dinlemiştim önce. Mori halalarla karşı karşıyaymış evleri.
Hozan’ın Hakkari’ye gidip geleceğim demesi Bedo dedeyi bırakıp geleceğim demesi kadar yalan çıkmıştı. Baver abi gibi bir türlü gelmemişti. Ailece kandırıcı bir tarafları vardı zaten. Bu yüzden soyadı Merxas olana küs ilan etmiştim kendimi. Edebimle kendimi derslerime veriyor, tüm imanımla Hozan’ı geçmeye konsantre oluyordum.
Çok şükür ki ezber yeteneğim iyiydi. Çabuk öğreniyordum fakat küçük bir sorunum vardı. Leyla Kürtçe’yi aktif konuştuğundan Arapça okurken gırtlaktan çıkarılan harfleri kolaylıkla okuyabiliyordu. Ben ise kendi kendime olduğumda düz okuyup geçecek oluyordum. Leyla beni düzelttikçe doğrusunu taklit ede ede o sorunu da çözecek olmuştum neyseki.
Bu yüzden üç gün boyunca Leyla’yla yatıp kalktım desem yalan olmazdı. Son dersimizde artık Kur’an okumaya geçebilecek kıvama geldiğim için kızlar bana ufak bir kutlama hazırlamış, öğle çayında meyveli kek yapmışlardı. Bu yüzden bir parça barışmış sayılabilirdim kendileriyle.
“Manisa’da bir pastane vardı. Anne keki diye bunun her çeşidinden yapıp satıyorlardı. Harçlığımı biriktirip haftada bir gider yerdim. Onlar gibi olmuş.” Ağzımdaki parçayı çiğnerken konuştuğum için kimseyi iğrendirmemek adına avucumla ağzımı kapamıştım. “Bundan her hafta yaparsanız sizi tamamen affedebilirim galiba.”
“Annen yapmaz mıydı? Yarım saatlik bir şey için niye pastaneye gidiyordun?” diye sorarken boğulmamam için önüme çay koymuştu Gulazer.
“O anca kocasının kızına yapardı.” Çaydan üfleye üfleye bir yudum aldım. “Ama Zelal her gün yapsa ben her gün yerim. O derece aynısı olmuş.”
“Bizimkilerin tarifine de benziyor,” dedi Dicle yere eğilemediği için tabağı karnının üzerine koymuş sakin sakin yerken.
Zelal sanırım hem beni hem Dicle’yi bir tepside memnun etmek için Miraz dayıya gittiğimiz gün aldığımız tarife göre yapmıştı. Yine de kabul edecek değildi. “Aklımda kalmamıştı o. Her zaman yaptığımdan yaptım yani. Benzemiş mi bari?”
Dicle ağzı dolu olduğu için başını sallamıştı. O sıra yengesine kek çıkarıp dönen Xezal eliyle ardından bir yeri gösterdi. “Bülbül kapıda birileri seni soruyormuş.”
“Beni?” diyerek çayımdan bir yudum daha aldım. “Kim ki?” Beni sormaya kimse gelmez diye düşündüğümden ayağa kalkıp üzerimi düzelttim ne olur ne olmaz. Zelal peşimden gelirken kapıya kadar çıktım. Bir ihtimal Hozan gelmiş beni kandırıyorsa diye ummuş olmalıyım, onu değil de babamın karısının ikizlerinden birini Lavin’le birlikte görünce yüzüm asılmıştı. “Kime bakmıştınız?”
“Babam eve gelsin artık diyor.”
Baştan aşağı baktım ona. Sakalı bıyığı yarım yamalak çıktığından benden büyük dursa da hâlâ o küçüklüğündeki sümüklü halini hatırlıyordum. “Senin babanla benim babam bir miydi ya?”
Lavin abisinin elini tutmuş hafif hafif sallanarak onu fark etmem için bana bakıyordu. Ben ise ona bakmamakta kararlıydım. Sadece gözümün ucuyla ne yaptığını görüyordum, o kadar.
Abisi son dediğime sinirlenmiş, bir adım öne çıkmıştı. “Doğru konuş! Bak seni…”
Aralık kapıyı tam açıp kendinin de burada olduğunu belli ederek onu susturmuş oldu Zelal. Kapının önündeki adamları yoklar gibi baktı şöyle. Herhangi bir tehditte direkt onlara seslenecek gibi yapması yetmişti.
Lavin’in abisi bir adım geriye çekilmek zorunda kaldı. “Baban çağırıyor işte. Artık dönsün diyor. Millet laf söz edecek. Evin barkın yok mu senin?”
Beni bir gülme alacak oldu. Zelal’e bakınca da tutamadım kendimi. Hakikaten güldüm. “Ya sen hangisiydin? İsimleri unutmam da tipini çıkaramıyorum.” Sümüğünün yerine sakal bıyık bırakmış yüzüne yaklaştım. “Gerçi hangisi olduğun çok da fark etmiyor bana. O ‘babana’ gidip selamımı söyle bile demeyeceğim. Çünkü ben kendisine selam bile vermem. Bu yaşa kadar bir defa ‘Kızım burası senin de evin. Gel güzel güzel yaşayalım,’ demiş mi ki bugün ‘Evine dön,’ diyebilsin. Bu dediklerimi aynen böyle iletirsen sevinirim.”
Lavin’in mırıltısını duydum yandan. “Abla… Eve hiç gelmeyecek misin?”
Gözümü olduğu yerden ayırmadım. Ona cevap vermedim. “Var mı babanızın başka dileği? Hemen şimdi reddedeyim de tez gidin.”
“Seni var ya…” diye sesini yükseltecek oldu ikizin teki.
Zelal öne çıktı. “Bizim misafirimize böyle davranılmasını izlediğimiz nerede görülmüş?” diyerek dahil oldu konuşmaya.
İkizin tek başına gelmiş teki ona cevap vereceğinde Zelal elini kaldırıp suratına tuttu, susturdu onu. Bana baksa da kapıdakine konuştu. “Varsa diyeceğiniz… Hanımlarınızdan birini gönderirsiniz. Biz de ona göre diyeceğimizi deriz. Sizin erkekleriniz bizle konuşamaz. Haydi uğurlar ola.” Beni içeri çekip kapıyı çarptı suratına.
“İyi dedin kız,” dedim kapı kapanır kapanmaz.
“Millet bizim kapımızı öyle dayanılır bir şey sanmasın. O ne öyle evde erkek yokken kapıya dayanıp erkeklik taslamalar?” Çatılı kaşları henüz gevşememişti. “Babam varken gelirsin, ondan cevabını alır gidersin. Yemiyor tabii. Babamın kızını cılız oğlan çocuğu sanıyorlar.”
Kaşları yumuşayınca bu sefer bana sordu. “Yanındaki senin kardeşin değil mi? Niye görmezden geldin kızı?”
Elimi midemin üzerine koydum. “Keki sıcak sıcak fazla yedim galiba. Biraz uzansam iyi olacak.” Odama doğru döndüm.
Zelal yine peşime takıldı. “Ay sana da soru sorulmuyor şu ara. Her birinden kaçıyorsun.” Odama kadar geldi. Bir yerde döner gider sandım. Yatağa uzandığımda yamacıma bağdaş kurup yan oturmuştu. “Sen hiçbirini mi kardeş saymayacaksın şimdi?”
Soruyu ona çevirdim uzandığım yerden. “Sen sanki sayar mıydın?”
“Sayardım,” demesini beklemiyordum. İnanmazca baktığımı görmüş olacak açıkladı. “Çocukların suçu yok ki. Hani Allah korusun tabii. Anamın babamın başkalarından çocukları da olmasın ama. Senin soruna cevaben diyorum. Ben her ne kadar hayvan gibi davransa da Baver abime sırf anamın babamın çocuğu diye katlanıyorum.”
“Sen abini seviyorsun Zelal,” dedim kıyas olmayacak örneğine karşı çıkıp.
“E sen de Lavin’i sevmemiş miydin?”
“Tanımıyordum!” diye bir tık bağırarak doğruldum. “Öylesine tatlış bir çocuk sanıyordum.”
“Ne fark eder? Şimdi ablası olarak seversin. Kime neymiş?”
“Onların benim sevgime ihtiyaçları mı var da? Anaları var, babaları var.” Bacaklarımı kendime çektim. “Bir tek abimle benim birbirimizden başka kimsemiz yok. Biz birbirimizi sevebiliriz sadece. Onları sevecek kardeşleri bile var.”
Bağdaş kurduğu yerde iyice döndü bana. “Annenden olan kardeşini de mi sevmedin sen?”
“Naim amcanın önceki eşinden olan kızı vardı ya Lara. O kıskanıyormuş kardeşine başkası dokununca. Benim ‘öz’ annem…” dedim öz kelimesine bastırarak. “Üvey kızı tatsızlık çıkarmasın diye bana ‘Sen o yokken bakarsın. Zaten asıl onun kardeşi,’ dediğinden beri evlerine inip bebeğe bakmadım.” Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Tabii sesini duyuyordum. Yürümeye başlayınca kapıdan falan da görmüştüm ama hiç sevmedim işte. Öyle bazen komşu çocuğuymuş kadar konuştum ama o kadar. Kardeşmişiz gibi değildi işte.”
Zelal dediğimden beni belki kıskanç belki tripli biri sanacaktı. Zaten Halime teyzeye anlattığım için ona da annemin yaptıklarını anlatabilirdim. “Bak şu an anlatacaklarımı başkasına söylediğini duyarsam yemin olsun öyle günübirlik de değil gerçekten küserim.”
“Saçmalama ya. Bu kadar özelini anlatacak değilim.”
Ayıplamak için baktım baştan aşağı. “Abine olan hislerimi abinden Leyla’ya kadar anlatan sen değil miydin?”
“O başka bu başka. Bana kalsa babama da derdim de…”
“Aman sana kalmasın,” diye uyardım hemen. Ona Manisa’yı anlattım. Herkese hayat hikayemi anlatan biri olduğum için değildi. Zaten bu sözü de Hozan’lar uydurmuştu. Ben beni anlamasını istediğim birini bulunca anlatıyordum artık. Beni gerçekten tanımasını istediklerime söylüyordum.
“Hadi orası öyleydi. Babandan olan kardeşlerine niye tepkilisin ki?” diye sordu bu defa.
“Babamın karısı, sadece kendi çocuklarına bakmak için bize etmediğini bırakmadı, bizi kendi evimizden etti. Utanmadan yerimize çocuklarıyla yerleşti, çoğaldı, yayıldı. Ben de şimdi salak gibi gidip onun çocuklarına ablalık mı yapacağım bir de?”
Bunu kötü hislerle söylemiyordum. Beni anlamasını istedim. “Zelal benim bir evim yok! Bir odam, bir yatağım bile yok! Hayatımdaki en rahat yatağım şu misafir odasının yatağı oldu,” dedim elimi oturduğum yere koyup. “Benim hakkım olan bir yastık bile şu an babamın çocuklarının başını rahat yere koymasına sebep oluyor. Ben buradan çıkınca nereye gideceğimi bile bilmezken… Onların hem annesi hem babası hem yatağı hem evi hem… Her şeyleri varken bir de ben mi onların olacağım?”
Zelal beni dinlerken bir parça acıyacak gibi olmuştu. Hemen söyledim. “Ne Lavin’i kıskanıyorum ne Lara’yı. Ben sadece yenilen hakkım hiç yenilmemiş gibi kimseyle akrabacılık oynamak istemiyorum. Beni ayıplayacak olan da ayıplasın! Hiçbiri umrumda değil!”
“Orasını anladık canım. Sadece… Nereden biliyorsun babanın onlara sana davrandığından farklı davrandığını?”
Değişecek bir adam mıydı benim babam? Eli ayağı tutsa bugün kapıya gelen o olmaz mıydı? Canı çıkar huyu çıkmazdı onun.
Sesimi alçalttım. “Abileri var onların. Anneleri var.”
“Öyle diyorsan öyle olsun,” dedi daha fazla benle inatlaşası yok gibi. “Ama kendini de doldurma. Gidecek yerim yok, kalacak yerim yok diye boşa üzülüyorsun. Millete senin hakkında misafirimiz deyip geçiyoruz ama sen burada misafir değilsin. Çok çok bu yaza abimle evlensen…”
Gözlerimi kapayıp başımı geriye attım. “Ne evlenmesi Zelal?”
Elini dizime vurdu bir anda. “Bana bak! Sen benim abimi oyalayacak mısın?”
Gözlerimi açıp baktım ona. “Benim bitirmem gereken bir okul var. Farkındasın değil mi? Hayatımı kurmaya çalışıyorum. Daha abimi…” derken oralara girmemek için lafı çevirdim. “Biliyorsun yani her şeyi. Şu an evlilik mevlilik uğraşamam.”
Elini yavaşça çekti. “Yahu ben de abinin yası varken aceleyle evlenin demiyorum ki. Belki yaz sonuna düğün. Hadi en kötü yazın bir nişan da olsa duyurulacak bir şey olsa fena olmaz. O arada illa okula gideceğim dersen gider gelirsin. Hem ne kadar sürer ki okulunun bitmesi?”
“Yani…” dedim nasıl diyeceğimi seçmeye çalışırken. Zelal’e eski sevgilim olan Ozan meselesinden bahsetmek istemiyordum hiç. O böyle konularda bana hep biraz sert geliyordu. “Çok belli değil orası. Abim için dondurmuştum da…” diyerek kıvırmaya çalıştım. Abimi bulursam onunla gider devam ederim diye düşünmüştüm. Yahut belki o bir yerde iş buldu, ev kurduysa bizim için oraya geçiş yapardım. “Şimdi başka şehre geçiş yapma ihtimalim falan da var. Onun vaktini bekliyorum. O yüzden net değil.”
“Tamam işte al kaydını buraya en yakın olan yere. Abim götürür getirir seni okula. Gerçi okumana da gerek yok. Bizde kim okumuş da seni ayıplayacak? Tabii emeğim boşa gitmesin diyorsan da tamamla. Öğretmen mi olacaktın sen?”
“Yani…” dedim abimin soranlara öylesini söylemiş olduğunu bildiğimden çok da bozmamak için. “Olunabilir de…”
Komik bir şey diyecekmiş gibi güldü. “Ay bakarsın bizim çocukların öğretmeni sen olursun. Evde car car başını şişirirler Bülbül.”
“Benim branşım çok uymayabilir, bilmiyorum,” dedim konudan kaçmak için. “İlerisi için çok bir plan yapmayalım şimdilik. Bi’ Baver abi gelsin de.”
Haklı olarak sordu. “Onu ne yapacaksın?”
Abimin yerini öğrenecektim. Okul işini ona göre ayarlayacaktım. Yapabileceğim en uzun vadeli plan oraya kadardı. Abimden başka plan yapamazdım.
“Okul işi için,” demekle yetindim.
“Hozan abim de anlar. O gelince halledersin. Belki nişan işini de halledersiniz,” dedi imalı bir bakışla.
Gözlerimi ondan kaçırdım. “Ben biraz uyuyayım.” Yatağa doğru devrileceğimde bir anda kolumdan tuttu. “Ama kolumdan tutmayın diye kaç defa diyeceğim size?”
Kolumu bırakırken söylendi. “Garip garip huyların.” Durup ona bakınca devam etti. “Ne ama? Öyle. Abim başkasıyla evlenecek denirse hayata küsüyorsun. Abim seninle evlensin deyince bize küsüyorsun. Anlamıyorum cidden. Sen abimi istiyorsun ama evlenmeyi mi istemiyorsun?”
Bu çok mu garip olurdu? Hozan’ı seviyordum. Hayatım boyunca evliliğe dair tüm hayallerimi onunla kuruyordum. Ama evliliğin kendisine gelince… Onunla hiç barışamıyordum.
“Annenle baban boşandı diye mi?”
Zelal’in bunu sormasını beklemiyordum. Gerçekten dönüp yatmak ve bu meseleden de tümüyle kaçmak istiyordum. Ama her şeyi bu kadar basite indirgemesini istemiyordum. Bu yüzden durup açıkladım. “Burada evlilik çok basit bir şeymiş gibi görünüyor. Herkes evlenmeli, herkes evlenebilmeli diye düşünüyorsunuz. Her evlenen çocuk sahibi oluyor sonra.”
“E yani?” dedi bunda ne sorun var der gibi. Ama esas sorun buydu.
“Her evlilik mükemmel gitmez Zelal. Her seven evliliği beceremez.”
“E yani?” dedi bunla benim ne gibi bir sorunum olabilir der gibi. Ama esas sorunum buydu.
“Zelal ben Hozan’ı kaybedemem.”
Bu defa hemen karşılık vermedi. Dediğim çok mantıksızmış gibi anlamaya çalıştı bir süre. “Abimi, abimle evlenirsen mi kaybedeceksin?”
“Öyle değil,” diye yakındım bedenimi tamamen ona döndürürken. “Zelal ben evliliği mahvederim. Beceremem. Hozan’ı bir ömürdür seviyorum. Biliyorum, bir ömür boyu da severim. Ama evliliği beceremem.”
Sadece sordu. “Niye?”
Elimi kaldırıp indirdim öylesine. “Ben Zühre yenge gibi değilim. Sabah erken kalk, hem çocuk bak hem ev işine yetiş, hem aileye hem akrabalara yetiş… Ben kendi akrabalarımı tanımıyorum bile. Kendi ailemle görüşmüyorum Zelal. Ben ev işine yetişemem, gidip gelip makarna yapsam da beğenmezsiniz ki. Çocuk hele… Hiç yapamam. Okulum var, sahneler var, beni bekleyen hayallerim var. Ben yapamam işte. Beceremem. Zaten ben anlamam ki düzgün evlilikten. Anlasam içine doğardım! Değil mi?”
Zelal hiçbir şey demeden dinleyince beni anladı sanmıştım. “Sen annenle baban boşanmış diye boşanmaktan korkuyorsun.”
Yüzümü öne eğdim bezgince. “Hayır!”
“Ama boşa korkuyorsun. Bizde boşanan yok. Zaten boşanma da yok. Hem kim boşanmak için evlenir ki?”
“Zaten,” diyerek kaldırdım yüzümü. “Ama tüm bu sorumluluklar aşkı söndürüyor, hayalleri öldürüyor. Ne kadar severek evlenirsen evlen boşanmayla bitiyor sonu. Zelal bunu yaşamamıza gerek yok,” dedim beni anlaması için gözlerinin içine içine bakarken. “Abini gerçekten seviyorum. Ama bu yüzden ilişkimizi mahvetmeye gerek yok. Onu kaybetmeye…” Gözlerimi kapayıp açtım bir saniyeliğine. “Ben onu zaten senelerce beklemişken Zelal… Şimdi Hozan’ı kaybetmeye niyetim yok.”
“Yani evlenmeyince kaybetmeyeceksin?” diye sordu direkt. O kadar basit bir cümle tam tanımlamazdı ama doğru yere çıkardı. Başımı salladım o yüzden.
Kızacak bir alayla tavana kaldırdı yüzünü. “Rabbim… Biri saftı. Abimi seve seve başkasına gitti. Geri gelince bile tutturmuştu evlenmem yine gideceğim diye. Ben ona dayandım. Dedim herhalde bitti.” Yüzünü bana eğdi. “Bu da salaktır. Abimi seve seve ya başkasına gidecek ya abimi seve seve başkasına gidişini izleyecek. Sonra diyecek Allah’ım benim suçum neydi? Zelal hadi gel buna da dayan!” Vuracak gibi kaldırdı elini de geriye çekildim. “Ama yok! Vallahi buna müsaadem yok. Aklını başına alacaksan al, almayacaksan abime diyeceğim. Saçma sapan dert açmayın benim başıma!”
“Senin başına niye…” dememe bile izin vermedi.
“Bu evde ne dert olursa ben çekiyorum çünkü!” Elinin parmaklarını açıp diğer elinin işaret parmağıyla vura vura söyleyeceklerini sayarak geçti her bir cümlede. “Okuyacağım diyorsun, e benim abim herkesten medenidir seni okula götürür diyorum. Şarkı söyleyeceğim diyorsun, e benim abim zaten hozandır senle birlikte söyler. Peki sen niye benim abimden kaçıyorsun?” Ona cevabımı vereceğimde fırsat vermedi. “Sen abimden değil evlilikten kaçıyorsun. Kızmayayım diyorum. O öylesini görmüş öylesinden korkacak tabii diyorum. Ama vallahi sen kendi kendine zulmediyorsun. Hozan abimle evlenmek öyle başkasıyla evlenmek gibi değildir ha.”
“Mesele Hozan değil,” dedim yakına yakına. “Zelal mesele abin değil! Şu görümce damarını bi’ bırak. Abine laf etmiyorum. Abini beğenmemezlik etmiyorum. Mesele benim. Ben! Ben yapamam, diyorum.” Elimle kapıyı gösterdim. “Bir sor annene babana benim gibi bir gelini isterler miymiş?”
“Niye istemesinler?”
Elimi kendime çevirdim. “Ben Leyla değilim. Ben Zühre değilim. Ben Nalin’im!”
Farkını anlıyormuş gibi durmuyordu. Açıklamak da istemiyordum artık.
“Yani sen şimdi hiç evlenmem mi diyorsun?”
“Demiyorum Zelal. Abinden başka evlilik hayalleri kurduğum birisi yok. Ama şimdi yapamam diyorum.”
Gülecek gibi oldu. “Sen abimle evlilik hayalleri mi kurdun?” Yatağa yayılacak gibi yana attı kendini. “Anlatsana biraz.”
“Git başkasıyla dalga geç. Uyuyacağım,” dedim yorganı üzerime çekmeye çalışıp. Üzerinde Zelal var diye tam çekemedim. Yine de uzandım, ona bakmadım.
“Peki ben kendi aklımdakini anlatayım.”
Aklında ne olabilirdi ki? Beni anlamadı diye biraz küsecektim şimdi. Sormadım. Ama ayağımla da itmedim tabii. Kalacaksa anlatabilirdi.
“Şimdi şöyle… Memet abimler kendi evlerine çıkmışlar ama hep buraya geliyorlarmış,” diye anlatmaya başladığında kulağım açık bir organ olduğundan duyuyordum. “Ev çoluk çocuk dolup taşmıyor her gün, kimsenin gürültüden yana derdi yok. Ama kimse çocuğa da hasret değil çünkü sık sık geliyorlar. Esme falan da defolup gitmiş tabii. Benim hayalimde ne işi var sanki? Bir zahmet biri onu artık almıştır diye düşünüyorum. Kalırsa bi’ Zühre yengemin anası kalabilir. Abim sabah işe gidince yengem evde tek kalamaz çünkü. Hem anadır, başta dursa iyidir.”
Dinlediğimden değil ama duyduğumdan Zelal’in hayalini beğenmiştim biraz. Özellikle Esme ile ilgili olan kısmı. Devamını da böyle güzel anlatırsa dinleyebilirdim.
Zelal sırtını yatağa devirip tavana bakarak devam etti. “Sen de Hozan abimle evlenmişsin. Birlikte şarkılar söylüyorsunuz, birlikte eğleniyorsunuz, birlikte geziyorsunuz. Ama hep eve dönüyorsunuz. Abim artık ünlü bir sanatçı olmuş, herkes tanıyor, herkes saygı duyuyor. Tabii sen de onla aynısın. Babam da böylesinden memnunmuş. Hatta biz ailece sizi dinlemeye gelmişiz.”
Hozan’la sahnedeyken Yekta amcayı elinde tesbihiyle genç kızların ortasında bizi alkışlarken hayal etmek kolay değildi. Belki bir parça komikti de.
“Hozan abim şirketin işlerine de düzenli gidip geliyor bu arada. Evli barklı adam çünkü. Şarkı söyleyerek ev mi geçindirecekti? Babam pek memnun onun halinden. Hatta sen de bizim eski okulda öğretmen olmuşsundur. O kadar yakınsın işine. Sonra? Heh! Bir de çocuklarınız olmuş tez elden. Tekini görsen, aynı ben!” Dönüp bana baktı tepkimi merak ediyormuş gibi. “Kızın olsa adını Zelal koyar mısın?”
“Koymam,” dedim kısık sesle.
Gülüp dizini ayağıma vurdu. “Sanki sizin çingene çocuklarınıza benim adım giderdi de beğenmiyorsunuz? Siz bana yalvarsanız ben adımı koydurtmam!”
“Çocuklarıma Kürtçe isim koymam zaten,” dedim konuşacağımdan değil ama söylemek için.
“Niye?”
“Annem Kürtçe bilmiyor diye ben kız doğunca Nalin koymuşlar adımı. Biri Ferhat biri Feryat olmuşuz. Ben çocuğuma anlamını bilmediğim ismi koymam.”
“Az evvel abimle evlenmiyordun şimdi çocuğunuza isim beğenmiyorsun. MaşAllah,” diyerek yüz üstü döndü. “Zelal’in anlamı kötü değil bu arada. Arı, duru, temiz demek. Hani berrak suya dersin ya öyle. Ben de tertemiz, duru, berrak birisiyim zaten. İçim dışım bir.”
“Arı derken sokan arıysa eğer orası doğruymuş bak,” dememle gülmüşse de bana vurmaya kalkmıştı. “Vurma bak elin ağır!”
Neyseki vazgeçip yanıma uzandı geri. “Acaba Baver abim ne yapacak? Herkesi hayal edebiliyorum. O manyak kimi beğenir, kimle olur bilemiyorum.” Bana baktı. “Neyse. Hadi kalk. Kendini boşa küslüğe atma. Kızlar bizim için kaldı burada, ayıptır. Gitmeden yanlarına geçelim biraz daha.”
Mecbur kalktım yataktan. Aklım birazcık da kekteydi. Ona devam ederim diye avluya çıktığımda Yekta amcalar çaya gittikleri misafirlikten dönmüşlerdi. Zelal çaydanlığın altını yakarken ben kekten ikram ederiz diye hazırladım birkaç tabak.
“Amcamlar çaydan yeni geldi, yemezler,” dedi Xezal ama yemezlerse geri getirir ben yerim diye doldurmuşken salonun kapısına kadar götürdüm. İçeride sadece Halime teyzeyle Yekta amca varmış. Seslerini duyunca saçımı yüzümün önünden almak için başımı geriye sallamıştım.
“Valize ne kadar kıyafet koyayım? Hemen gelirsin?” diye soruyordu Halime teyze. Mori halalar hiç değilse gece dek kalır sandığımdan şaşırmıştım.
“Hemen gitmeyeceğim. Hazırlama.”
Kapıyı dirseğimle açmaya çalışacakken çatalları düşürmeyeyim derken duyduğumla kolumu indirememiştim. Halime teyze de şaşırmıştı kocasına. “Hozan’a dedin sen git, halanlarla geleceğim. Birlikte döneceğiz.”
“Öylesi gerekmişti. Öylesini dedik. Bir süre kalsın orada.”
Yalan mıydı? Hozan dönmeyecek miydi? Yine tam yan yana geleceğiz dediğimde ayrı mı düşecektik? Bu defa neden?
“Öylesi gerekmişti çi ye?*(nedir?)” diye sordu Halime teyze de benim kadar teessüf içerisinde. “Baver çıkmış yabancı devlete kadar gitmiş, bir şey demiyorsun. Hozan’ı başka şehre gönderiyorsun, bir şey demiyorsun. Memet başka eve gidiyor, bir şey demiyorsun. Yekta Allah aşkına sen beni öldürmek için ceza seçiyorsun? Benim oğullarım niye gidiyor? Nereye gidiyor?”
“Memet’i bilmiyorsun?” diye sordu Yekta amca. “Sen hatanı bilmiyorsun?”
“Biliyorum!” derken ağlamaya dönüşecek olmuştu Halime teyzenin sesi. Artık içeri giremeyeceğim için kolumu yavaşça indirmiştim. “Ya Hozan’da suç kimin olacak? Onu niye uzağa atıyorsun?”
“O da oğlunun suçudur Halime,” dedi Yekta amca. “Sen elalem oğlun için ne der bilir misin?”
“Elalem Hozan’ı kıskanır. Bunu bilirim!” dedi Halime teyze birileriyle kavga etmeye hazır bir sesle. “Seni oğluna karşı doldururlar, dinler misin yoksa?”
“Oğlunun yapmadığı hiçbir şey kulağıma gelmez. Bir süre uzakta olması en doğrusudur. Vakti gelince döner. Bu mesele bu kadardır.”
Zor bela yutkundum yemediğim bir şeyi. Kursağıma dolandı kaldı olmamış bir şeylerin bütünü. Yutkunmakla bertaraf edemezdim onları.
Zelal ısıttığı çayı bardaklara doldurmuş gelirken beni kapıda görünce komik bir şey yakalamış gibi gülmüştü. “Beni kınayıp kınayıp aynını yapıyorsunuz ya…”
Şakalaşacak bir şey yoktu. “Gidelim. Tartışıyorlar.” Zaten boşa getirdiğimi bildiğim tabaklarla geri gidecektim. Artık onları ben de yiyemezdim.
Halime teyzenin ağzından ismimi duyunca kıpırdayamadım bir yere. “Nalinim geldi diyedir?” Zelal de ne olduğunu anlamak için kapıya dayamıştı kulağını. “Kız abisi için ne zaman gelse sen Hozan’ı evde tutmuyordun. Acelesi var gibi gecedir demeden yola koyup Bedo xalonun yanına gönderiyordun. Sana ‘Okulu yeni bitmiş, hiç değilse bir hafta dursun, günahtır,’ derdim o kadar. Ama sen o zaman da böyleydin. Ferhat’ın Nalinim’i almaya gideceğini duyduğun gün oğlunu evde tutmuyordun. Acele acele gönderiyordun. Ta okul açılıp Nalinim gidene dek çağırmıyordun. Yine Nalinim geldi diye yapıyorsun!”
Bu defa yutkunamadım bile. Bu defa kursağımdaki onlarcasını yutkunamazdım zaten. Her yaz… Hozan’ı görebileceğimi sandığım her yaz… Koşa koşa buraya kaçmıştım ben. Hepsinde onu teğet geçip kaybettiğimi sanıp şansıma sövmüştüm. Beni ona denk getirmeyen benim talihsizliğim sanmıştım.
Yekta amca mıydı?
Halime teyze benim üzüntüm kadar kızgındı bu konuya. “Sana dedim ki çocukturlar. Elalem demez bir şey. Ferhat da başlarındadır. Çocuklar birbirini sevip oynamışsa nedir? Bunda suç kimindir?”
Yekta amca için kabul edilebilir bir şey değildi. “Sen kızını başkasının evine emanet diye verip evin oğluyla bu kadar yakın görmeye dayanabilir misin Halime? Biz kendi kızımıza yapılmasına müsaade etmediğimizi, başkasının kızına yapılmasına izin vereceğiz? Sırf oğlumuzdur diye yanlışa doğru diyeceğiz?”
Zelal çay tepsisini yere koyup elimden tabakları da alıp yanına bıraktı. Sonra ellerimi tutarak kısık sesle konuştu. “Babam kötü niyetle demiyor. Seni de kızı gibi gördüğünden…”
O sıra Halime teyzenin sesi yükselip Zelal’in sesini kesmişti. “Sen Hozan’dır diye yapıyorsun! Niye benim soyuma çekmiş, hozanlık edeceğim demiş, sen o yüzden kabul etmiyorsun!”
“Senin soyunla alakası yok!” diye karşılık verdi Yekta amca. Kavga edeceklerdi. Zaten kırgın kalbime ana baba kavgasının korkusu iyi gelmezdi. “Hozanlık baştan hataydı izin vermişim! Senin gözyaşların için Hozan’ın hayatı mahvolmuş. Ne zaman göreceksin?”
Halime teyze en az benim kadar alınmıştı. “Hozanlık kıymetli bir işti Yekta! Hem Gulazer’in oğlunun düğünüdür diye senin tarafına kıymet verip çıktı şarkı söylemeye. Kardeşin için olunca kötüdür demiyordun?”
Yekta amcanın bu mesele de kızacağı bir şeyleri varmış. “Halası için çıkıp bir türkü söyleyecekti, yetecekti. Bana emanet kızı da yanına alıp düğün boyunca göz önünde oynayacaklar demediniz. O kızın babası kendinde olsaydı, kalkıp insan içinde kıza bir şey yapsaydı… Ne yapacaktınız Halime? Oğlun bunları da hesap etmiş midir? Siz yarını niye düşünmezsiniz?”
“Oynamışlarsa oynamışlar. Şarkı söylemişlerse söylemişler,” dedi Halime teyze bizim adımıza. “Ne yanlış yapmışlar Yekta? Benim oğlum zaten hozandır. Nalinim de…”
“Senin oğlun artık hozanlık peşinde değildir Halime! Düğün şarkıcısı olma yolundadır. Millet eline para sıkıştırıp bizim düğünümüzde de çıkıp söylesin dediğinde yüzümüz yere gelecek de pişman olacaksınız?!”
İstemsizce Zelal’e gülümsemiştim. Onun hayalinde Hozan’la şarkılar söylüyorduk biz. Her şey güllük gülistanlıktı. Yekta amca nasıl da memnundu her şeyden. Gerçeklerin o hallerle alakası yoktu. Burada Hozan’ın şarkı söylemesi bile sorunken beni yanına yakıştıran da olmazdı.
“Baştan izin vermeyecektim,” dedi Yekta amca o sinirle. “Memet gibi işin başına koyacaktım onu da. Bugün saygın bir işi olurdu. Bugün Hozan da aklı başında olurdu. Milletin düğününde şarkıcı olacağına kendi düğününü yapar, yuvasını kurardı. Yanlış yaptık.”
Halime teyze oğluna laf gelsin istemiyordu. “Hozan işinde en iyisidir. Bu daha bir şey değil. Göreceksin Yekta. Rabbim Hozan’a öyle bir şöhret verecek ki sen de utanacaksın. Memet gibi o da yuvasını kuracak elbet. Hem de yamacımızdan ayrılmayacak. Bir ev bile uzağımıza gitmeyecek. Göreceksin Yekta. Sen Hozan’a ne dediysen utanacaksın!”
“İnşAllah utancımız oradan olur,” dedi Yekta amca. “Hozan başka yerden bizi utandırmasın.”
Hozan bugün burada değil diye ilk defa mutlu olmuştum. Bunları duysa kalbi kırılacaktı onun da. Benim kalbimin kırılmasının yanında onun da kırılacaklarını toplamıştım ben yamacıma.
Halime teyze de zede almıştı yamacımızda dura dura. “Yemin ederim sen oğluna haksızlık edersin. Hozan’ı ben bilirim. O diğerleri gibi gizlemez kendini benden. Der bana her şeyini. Evlenme niyetindedir. Ciddidir Yekta. Gönlünün kimi istediğini bile demiş. Allah’ın izniyle…”
“O meselede Leyla uygundur,” dedi Yekta amca kesin hükmünü ortaya koymak adına.
Zelal elimdeki tabakları çoktan almamış olsa ben şimdi düşürecektim onları ayaklarımın ucuna. Kalbimin kırıkları bile kalmamıştı yukarıda. Onlar da parça parça inmişlerdi paçalarıma. Kursağımda yutamam sandığım ne varsa birden düştüler karnımın ortasına. Sindiremedim onları orada. Sindiremedim bu konuşulanları da. Karnımdan bir sancı alacak oldu beni kıskıvrak.
Zelal içeri girmek istedi. Ellerimi tutan ellerini bırakmamışım. Beni kollamak için kalmış yanımda. Sakin olmamı, üzülmemi söylemesinden öte duymuyordum onu. İçeriden Halime teyze bağırdı. Onun dediklerini duyuyordum. Onun sözleri aradığım teselliydi. “Leyla olmaz! Hozan’ın gönlü yok!”
“Hozan’ın gönlü doğruyu bilmez daha. Bu meseleyi burada kapat Halime. Hozan bundan böyle şarkı işini bırakıp Memet’in yanına gidecek. Baver bu yaza sırasını alacak, peşinden Hozan için de Leyla’yı düşüneceğiz. O kadar!”
Devamını dinlemek için bir sebebim kalmamıştı. Durup kapının önünde ağlamak istemiyordum. Zelal’in ellerini bıraktım. “Bu sefer gerçekten uyuyacağım.” Ağlamam sesimden sızmış, beni elevermişti bile. Yalanım gözlerime ulaşmadan odama kaçmak istedim. Zelal peşimden geldi. Kapıyı kapayıp kitledim gelmesin diye. Seslenmelerini duymak, teselli edilmek istemiyordum. Sadece ağlamak istiyordum. Bunca kırgınlıkla başka bir şey yapmayı bilmiyordum.
Kulaklığımı çantamdan çıkarıp çözmeye çalıştım. Kablosu birbirine öyle dolanmıştı ki çözemedim onu da. Beceremedim bunu da. Kulaklığı yere fırlattım. “Nefret ediyorum kablolardan! Hep dolanıyorlar! Çözemiyorum isteyince! Her şey birbirine dolanıyor! Çözemiyorum hiçbirini!”
Aynadan kendimi gördüm bir saniyeliğine. Salak gibi görünüyordum. Salak gibi davranıyordum. Hozan’a salak dedikçe ondan daha salak birine dönüşüyordum. Onun yanında çocuklaşıyordum çünkü. Ardından toparlanmam zaman alıyordu.
Dolan gözlerim kapadı görüşümü hemen. Salaklığımla olduğum yere çöktüm öylece. “Benim de sesim güzel. Taklit bile yapabiliyorum.”
Gözlerim aktı peş peşe. Silmedim. Zaten hemen dolacaktı yerleri. “Ben de Kur’an okuyabiliyorum artık. Ezber bile yapabilirim hemen.”
Leyla’yı kıskanmıyordum aslında. Yemin ederim, kıskanmak istemiyordum da. Ama neden herkes ben dururken Hozan’a onu yakıştırıyordu hep?
“Neden Nalin’lere şarkı yazmamışlar hiç? Neden her şarkı Leyla’lara?”
Elimin tersine düşen damlalar birleşip koca bir gözyaşı etti üstümde. Yüzümü yere eğip orada ağladım kendime.
🎻🎻🎻
Eniştemlerin evindeki şarj aletini camiye götürmüşler. Adamla gide gele namaz arkadaşı olduğum için her camiye gidişimizde şarja takıyordum ama almaya döndüğümde yaşlı amcalardan birini benimkini çıkarmış, kendininkini şarj etmiş halde yakalıyordum. Telefonun bataryası tak çıkar yapmaktan şişmesin diye camide şarj krizi çıkartmak yerine kuzenlerden birinin çocuğuna vermiştim sonunda. Halamın gelinleri benden rahatsız olmasın diye telefonumu şarj edip göndermelerini beklemek daha mantıklı gelmişti.
Her camiye gidişimde Hasan eniştenin kardeşi başka işi yokmuş gibi lafa tutuyordu beni. Herhalde biraz babamı andırdığımdan sohbetim de onunkine benzer diye gidip gelip her vakit beni bir yerde denk getiriyor, konuşacak bir şey bulamasa dini sorular sorup eksiklerimi yakalayıp tamamlamaya çalışıyordu. Zannımca kadınların çay muhabbetlerinin keyfinden yoksunluğu camide kendi cinsene denk gelip kapamaya çalışıyordu bu adamlar. Buraya yabancıyım diye beni de taze kan bellemiş, gidene kadar suyumu sıkacaklardı. Babam gelene kadar sabretmek düşmüştü kaderime.
Her akşam bir kuzenim yemeğe davet etmeye başlayınca telefonu önden diğerinin evine gönderdiğime pişman olmuştum. Önemli bir arama beklediğimden değildi. Benimkini biliyordum. Mesaj atmışsa geç döndüm diye küsecekti. Aramışsa geri aramadım diye trip atacaktı. Hem sesini duymamış, özlemiştim. Defterini arakladığımı fark etmiş midir, merak ediyordum.
Sırf bu yüzden ev telefonundan bizim evi aramıştım bir defa. Xezal açmış, Bülbül Kur’an öğreniyor demişti. Bölememiştim okumasını. Evde olduğunu bilmek yetmişti, kapatmıştım. O taklitçinin benim yaptığım bir şeyde gözü olmasa şaşardım zaten. Eniştemle gittiğim son yatsı namazından sonra dua etmiştim Bülbül’e.
İlk Kur’an okuyuşunu ben duyayım, benden iyi okuyamadı diye dalga geçeyim.
Nihayet halamların geleceği vakit belli olmuştu. Yola çıkacaklarının haberi alınmış, geceye kalmadan varırlar diye yemekler yapılmaya başlanmıştı. Babam bu gece gelse en geç yarın sabaha yola çıkarım diye hesaplamıştım. Konağa varır varmaz sürpriz yapardım Nalin’e. Defterindeki birkaç şeyden haberdar olduğumla da aklını alırsam benden keyiflisi olmazdı.
Ev halkı büyük kuzenin evinde hazırlığa koyulduğunda eniştemden kurtulmak için yürüyüşe çıkacağımı söylemiş, gözden uzaklaşır uzaklaşmaz halamın evine geçmiştim tek başıma. Bülbül’ün defterini açıp kaldığım yerden devam etmek niyetindeydim.
Üstün körü de olsa okuduğum kadarıyla son şarkı denemelerinde başarılı bulmuştum Nalin’i. Evde olsaydım notaya döküp çalmayı deneyecektim bunları. Ama okurken bile nağmelerini sızdırıyordu bazı satır araları. Var olan bestelerden birinin melodisini andırıyordu bazıları. Hangi şarkıları dinleyerek yazmaya çalıştığını tahmin etmeye çalıştım.
“Biz bunları beraber besteleseydik n’olurdu?”
Birlikte büyümüş olsaydık şu ana dek çoktan bunlardan birkaçını söylemek için sahne almış olurduk belki de. Yine de bunu bir kayıp görmeyecektim. Bu geceden sonra hayallerimizi gerçekleştirmemizin önünde hiçbir engel olamazdı.
Son sayfalara geçtiğimde en merak ettiğim öylesine yazılmış sözlerdi. Sanıyorum bunları aklına geldikçe yazmış durmuştu. Bütünlük umrunda olmamıştı. Vakti gelince birleştirip bir şarkı edeceğine emin olduğunda kaldığı yere dönüp yazacak gibi emanet bırakılmıştı her biri.
Halamın torunlarından birileri benim gibi kalabalıktan kaçıp boş eve girince kalemle kağıt istedim onlardan. İşsizlikten bulmaca çözdüğümü sanacak olabilirlerdi. Oysa ben kimsenin bulamayacağı ender bir defineyi arama hevesindeydim. Öylesine yazılıp unutulmaya bırakılmış sözlerin arasında gözlerimi gezdirdim. Bunlardan belki sağlam birkaç dize, belki unutulacak da olsa bir şarkı çıkartmanın peşindeydim.
İlk satırı seçip birleştirdim. “Sen avuçlarımda yıpranmış defterime karalamaya cüret edemediğim sözüm, karanlık odalarda yalnızlığım duyar da üzülür diye mırıldanmaya korktuğum ezgimdin.” Bülbül’ün defteri kirlenmesin diye yamacına koyduğum kağıda yazdım.
Birkaç kez tekrar edip açığı kapaması için bir diğer cümleyi ekledim peşine. “Hiç haberin olmadı.” Yanına çarpı üç yazdım. Hatta Nalin’in sesinin inceliğiyle giderek kısılarak söylenebilecek tekrar eden bir isyan olabilirdi burası.
Devamını hangisiyle getirsem ilk kısma uyar diye birkaç kombinasyon yaptım. Beğenmedim, karaladım üzerlerini. Tekrar tekrar yazıp denedim, vazgeçtim. Başka bir dizeye geçtim.
“Oysa ben henüz besteleyemediğim şarkımın en isyankâr notalarına eş etmiştim bizi.” Devamını hiçbir şeyle bağlayamadım. Nakaratını denemek için devam ettim yine de.
“Durmadan dans ettik seninle. Sessizce, saatlerce, alelade bir gece…” Burada yükselip bir nefes durmasını nereye bağlayacağımı bulamadım bir türlü.
Nalin’i elinde mikrofonla bana bakarken hayal ettim. Ne söyleyip o tepeden aşağı usulca süzüleceğimizi bulmak istedim. Dakikalarca düşündüm. Nalin’in yüzünden ötesini görüp, gülüşünden güzelini duyamadım. Kağıdı katlayıp defterin içine koydum. Sözlerin sahibi Nalin’di. Devamını elbet o getirirdi.
Hiç değilse buraya kadarını bile olsun bir parça mırıldanmak için onu aramak istedim. Kuzenimin evine yürüdüm. Kapının önünü ortanca gelin süpürüyordu. “Yenge… Benim telefon şarj olduysa alayım mı artık?”
Yazmasını burnunun ucuna kadar çıkardı. “Telefon senin miydi kardeşim?” Başımı salladım. “Kusura bakma. Vallahi oyuncaktır ellerinde döndürüyorlar sandım başta.” Beklememi işaret edip içeri girdi. Tek parça verdiğim telefonu üç parça geri aldım. “Kırdıklarını görünce yoldan buldular sanıp kızdım. Vallahi senin olduğunu bilseydim…”
“Çocuklar. Sorun değil,” dedim içim yana yana bataryasını takıp tutmayan arka kapağını yerleştirmeye çalışıp. “Epey oynamışlar. O kadar elimden düştü, bir şey olmamıştı. Hay Allah.”
“Babalarına diyeceğim yenisi alsın gelirken. Hakkını helal et Hozan.”
Kadın abimden büyüktü. Çocuğun yaptığından ona özür diletecek değildim. “Helal olsun yenge, n’olacak? Ben yenisi alacaktım zaten.”
“Sen bilmezsin buraları. Ben aldıracağım. Kusurumuza bakma. Hattın sağlamdır?”
“Sağlam, sağlam,” dedim açılmayacağı kesin olan telefonla halamın evine geri dönerken. Mecbur ev telefonundan arayacaktım yine. Oturma odasındaki telefonumuzu aradım. Çaldı, çaldı, çaldı. Açan olmayacak sanarken Xezal yetişmişti yine. “Abim evi soracaktım yine.”
“Halamlar yola çıkıyor, herkes onların yanında abi. Bülbül abla da uyumaya odasına çekilmişti en son.”
“Bu saatte? Siz ben yokken her gece sabahlıyor musunuz yoksa?” Burada eniştemin horultusunu dinleyeceğime orada kızların neşeli sohbetlerini dinlemeyi tercih ederdim.
“Kızlar oturunca oturuyoruz abi. Kaldırayım mı Bülbül ablayı?”
“Uyusun, elleme,” dedim başka bir şey kalmayınca vedalaşıp kapatırken. Nasılsa yanına gidecektim.
🎻🎻🎻
Ağlamaktan uykulardan biri bile tutmayacaktı gözlerimi. Akıp gitmişlerdi üzerimden. Yerden kalkıp yatağa çıkınca telefonumu kontrol ettim. Hiç arama yoktu. Hiç mesaj yoktu. Abim beni bırakmış, Hozan da gittiği gibi unutmuş muydu?
İkisine de hiç küsmediğim kadar küsebilecek hissettim kendimi. Burnumu çekip önce abime yazdım. “Bu sana son yazışım. Eğer hemen cevap vermezsen aramayı ben de keseceğim. Yemin ederim. Çekip gideceğim. Bir daha istesen de beni bulamayacaksın.” Bu halde mesajı gönderecekken duraksadım. Son bir cümle ekledim. “Hozan’ların konağındayım. Beni almaya geleceksen gel artık!”
Hozan’ın numarasına girdim. “Elin mi koptu? Gözün mü çıktı? Yoksa beni yine unuttun mu? Hiç değilse merak edip arasaydın!” Mesajı gönderdim. İçime sinmedi. Bir mesaj daha yazdım. “Hozan eğer bu gece de gelmeyeceksen yemin ederim yarın beni burada bulamazsın. Çeker giderim. Şaka da yapmıyorum.”
Kendimi yatağa bırakıp gözlerimi yumdum bir süre. Uyuklayacak gibi oldukça irkilip kalktım. İkisinden biri mesajıma cevap vermişse, dalıp kaçırdıysam diye kontrol ettim defalarca kez. Bir nokta olsun göndermemişlerdi.
“İkinizle de konuşursam…”
Zelal kapımı tıklatıp halasının çıkacağını, veda etmezsem ayıp olacağını söyleyince mecbur kapımı açtım. “Sen ağladın mı? Ne kadar salaksın Bülbül ya. Babam seni bilmediğinden…”
“Babanı savunma boşa. Küsüm ona,” dedim elimle saçımı düzeltirken. Leyla’ya kaç gündür bana yardım ettiği için minnettardım. Ona güzelce veda etmek isterdim. Ama duyduklarım yüzünden canım o kadar sıkkındı ki uykumdan yeni uyanmışım gibi sessiz durmuş, sadece gülümseyebilmiştim. Sırayla herkesle sarılıp öpüştük. Leyla’ya iki kez sarıldım. “Her şey için teşekkür ederim. Ve ayrıca kusuruma bakma.”
“Niye ki?” diye sordu kızcağız. Cevap veremedim. Yekta amca tartışmadan sonra kendine valiz hazırlamış olacak gitmeye hazır şekilde merdivenden inmiş görünce yüzümü yere eğip Xezal’ın ardına geçtim. Yekta amcaya küs olduğum için veda etmedim.
Mori halanın Berzan gelmişti. En son dayısının valizini de bagaja yerleştirdiğinde uzaktan hepimize el sallamıştı. Yekta amca Leyla ile aynı anda bindi arabaya. Benim yerime ailesine layık gördüğü gelin adayını alıp oğlunun yanına gidişini izlemek tekrar gözlerimi dolduracak oldu. Kalamadım kapının önünde. Odama kaçıp telefonu aldım elime. Hozan’a mesaj yazdım. “Baban Leyla’yla geliyor. Orada mı kalacaksın? Yoksa buraya mı geleceksin?”
Odada birkaç tur dolandım. Cevap gelmedi. En sonunda o sinirle Hozan’ın odasına çıktım. Soluğu bülbüllerimizin dibinde aldım. “Hozan’ı oraya benden uzak dursun diye göndermiş babası. Biliyor musunuz?” Yere çömelip oturdum. “Beni neden yakıştırmıyorlar? Halime teyze de ilk Leyla demişti. Hepsine küssem haksız ben miyim?”
Hozan’dan cevap gelirse diye ekranımın ışığını bile söndürmemek için tuşlara basıp duruyordum. Sonunda mesajlara cevap vermemesine o kadar sinirlendim ki aradım. Açsa direkt bağıracaktım. Fakat telefonu kapalıydı.
Mesajlarımı görüp mü kapatmıştı? Yoksa zaten kapalıydı da mesajlarımı hiç görmemiş miydi? Çekmeyen bir yerde miydi? Hakkari acaba kocaman bir dağ mıydı?
“İstese aramanın bir yolunu bulurdu.”
Ya Hozan da ayrıldık diye beni unutmaya yüz tutmuşsa? Yüzümü, sesimi, adımı, sanımı değil. Başkalarına kapılıp öylesine unuttuysa? Başkalarına Ozan olduysa yine?
“Her an öpemezsin dedim diye mi?” Ağlamam toplandı kursağıma. “Hani benle yeni baştan çocuk olacaktı?”
Ozan’lardan nefret ediyorum! Hozan’ı bile Ozan’ken hiç sevmiyorum!
Oturduğum yerden yatağın altında bir karaltı görünüyordu. Hozan bile çıksa belki daha kızacaktım o an. Boş valiz çıktı. “Yalancı! Yalancısın işte! Git Leyla’yla evlen orada!”
Valizi kapıp kalktım ayağa. Hızlı kalkınca bülbüller kanat çırpmışlardı. Onları bırakıp gitmek istemedim. Valizi omzuma astım. “Sizi de alacağım, merak etmeyin.” Kafesin demirini tutup çıktım odadan.
Hozan’a son mesajımı yazdım. “Boşanıyorum senden!”
Zühre yenge yorgun argın merdivenleri çıkıyordu. Beni görmüştü. “Kuşları mı gezdiriyorsun?” diye sordu soluklanmak için durdurduğunda. Kolumun altına basıp kafesle gizlediğim valizi fark etmemişti. “Gezdir, günahtır. Zaten kafesteler diye üzülüyorum. Bir de odada gün yüzü görmeden ne yapacak garipler?” Sızlayan belini ovaladı. “Mori halaya da o kadar dedim. ‘Gitme, yeni evin ilk yemeğinde misafirimiz ol, sonra git,’ diye de kalmadı.”
Yeni evlerini görmeye kalmayacak tek kişi onlar değildi. Ben de bu gece gidiyordum. Kimse daha bilmiyordu. Çocuklarına bakmaya giden kadına bunu söyleyip üzmeyecektim şimdi. “Her şey hazır mı?”
“Çok şükür,” dedi ilk defa gönlünce olmuş bir şeyin şükrünü eder gibi. “Yerleştiriyoruz artık. Kızlarla yardıma gelirsiniz. Siz de fikir verirsiniz bana.” Başımı salladım öylesine. “Bülbül…” diyerek yamacıma yaklaştı. “Bana kızmazsan bir şey soracağım.”
“Estağfurullah yenge. Sor.”
“Gulazer halayla konuşuyorduk da. Bana bir şey sordu. Halanın gözü de çok dikkatlidir. O sorduysa vardır bir şey diye içime öylesine bir soru düştü. Sana sorayım dedim.” Sorması için başımı salladım. “Acaba Hozan’la aranızda…”
Sorusunun bitmesine fırsat vermedim. “Sadece arkadaşız. Başka bir şey yok.”
Telaşlandı kadın. “Vallahi kötü bir niyetten sormuyorum. Hala Hozan ne yapacak diye sorunca acaba dedim benim mi haberim yok. N’olursun yanlış anlama.”
“Yok yanlış anlamaktan değil de…” Kafesteki bülbüllere baktım konuşmayı orada kesebilir miyim diye.
“Ben de çok yakıştırırdım sizi,” dedi çekinerek. “Hele düğünde… Vallahi içimden geçirmedim değil.”
Herkes görmüştü. Herkes hissetmişti. Ama yine de bizden olmuyordu. Bizi yakıştıran onlarca kişiye rağmen Hozan’ı evlendirecek olanlar beni değil Leyla’yı istiyordu. Hozan da zaten benimle değildi. Leyla’nın gideceği yerde bekliyordu.
Ben de her düğünde saçma sapan hayallere kapılmıştım. Her düğünde Hozan’lı hayallere dalmıştım.
Gözlerime bakarak doğruyu öğrenmek isterce konuştu Zühre yenge. “Beni ablan gör de söyle. Senin Hozan’a karşı hislerin var mı Bülbül? Varsa eğer…”
Hozan başkasına gidecekti de ben ona olan hislerimle herkesin diline mi düşecektim burada? “Sen de beni yanlış anlama Zühre yenge. O salak kaynına karşı iyi hislerim bile yok. Biz arkadaş olarak bile geçinemiyoruz artık.”
Sorduğuna pişman olacak olmuştu kadın. “Öyle diyorsan…”
“Öyle diyorum.” Zühre yengeyi orada bırakıp aşağı indim daha fazla konuşmamak için.
Kızlar mutfağı toplarken onlara görünmeden odama geçtim. O sinirle eşyalarımı Hozan’ın valizine o kadar hızlı yerleştirdim ki bir şeyleri gözden kaçırıp kaçırmadığımı bilmiyordum bile. Valizi kapatınca yatağa oturup Hozan’ı bekledim yine.
O gece gelmedi Hozan. Aramadı bile. Konağın en sessiz olduğu vakitte, kimseye veda etmeden kaçıp gittim yine.
🎻🎻🎻
Halamın büyük oğlu telefonumun aynısından alıp getirdiğinde çocuğuna kızmasın diye hiç gerek olmadığını söyleyip parasını vermeyi de teklif etmiştim ama almayıp evine çaya davet etmişti. Çocuklarını toplayıp hangisinin huyunun kime benzediğiyle ilgili bir sohbet başlatmıştı. Ayıp olmasın diye halamlar gelinceye dek sohbetten kalkamadım. Nihayet beklenenler gece vakti geldiğinde bulduğum ilk boşlukta hattımı telefona takmış çocukların erişemeyeceği yerde şarja koymuştum.
Kapıya çıkıp gelenleri karşıladım. Gözüm hasretle babamı arıyordu. Gelirken ona kırgın olduğumu unutup elini öptüm. “Hemen sabah yola çıkar mıyız?”
“Hoş bulduk oğlum,” diyerek yanımdan geçti, içeri girdi.
Peşinden gittim. Oturduğu yerde yamacına oturdum. “Bavo arkadaşlar arayıp durdu hep. Acele dönmem gerek.”
“Telefonun hep kapalı çaldı,” dedi gelirken aramış olmalı.
Çocukların kırdığını anlattım. “Eğer sen birkaç gün kalayım diyorsan ben önden gideyim. İstersen söz seni almaya ne zaman desen anında…”
Elini dizime koydu. “Hele bir gün misafir olalım. Gideriz,” dedi, çekildi. Odaya Hasan enişte girince onun sohbetine fazlasıyla doyduğum için tuvalete gitme bahanesiyle kalktım, kapıyı çekip salondan çıktım.
Koridorda Berzan’ı yakalayınca tutup sarıldım. “Oğlum ben seni yanlışlıkla kınamıştım. Niye ah ettin?”
Gülerek ayrıldı benden. “Nasıl? Kendi babana şükretmişsindir.”
Şöyle bir düşünür gibi yaptım. “Aslında uyku düzeni olana çok da zor gelmezdi de. Eniştemle bizim eşleşmeler yanlış.”
“Yürü git,” diyerek omzuma vurdu. Kadınlar bir şeyler hazırlarken gülerek birlikte dışarı çıkmıştık. Soğuk havada bir tur kadar yürümüşken kendiliğinden konuştu. “Kardeşin kardeşim gibiydi, hâlâ da öyle. Anamlar biraz ortalığı karıştırdı aslında. Baver abi yanlış anladı. Bana…”
Elimi omzuna koydum. “Yanlış manlış anlamadı. Onun huyu öyle. Delidir, boş ver. Biz seni biliyoruz. Büyükler genelde ortalığı karıştırır böyle. Boş verelim.” Soğuk diye elimi cebime koydum. “Halam o kadar davete boşa gitmemiştir. Denk gelmedin mi kimseye?”
“Yok oğlum. Milletin evine gidip kızına bakacak değiliz. Çay içtik geldik. Anam bakmışsa bakmıştır.”
Güldüm dediğine. “Bu kafayla gideceksen bari imam ol. Eniştemi uykusunun en derin anında kaldırırsın, ödeşirsiniz.”
“Dalga geçme Hozan. Sen sanki kendin mi bulacaksın?”
Gülümsedim dediğine. Yürürken ayaklarıma baktım. Bu sessizliğimin cevap olduğunu anlamıştı. Şaşkın ifadesine bakarak güldüm bir de. “Buldum bile.”
“Bülbül mü?” Başımı salladım. “Allah şahidim anlamıştım bak. Sen o kızı görünce dünyayı unutup peşine takılıyordun. Başkasını desen bile inanmazdım.”
Ellerimi ceplerimde sıktım. “Anamlara söyledim. Kadınlar biliyor. Yakında babama da söyleyeceğim.”
“Dayım hızlıca halleder böyle şeyleri. Sen benden önce evlenirsin.”
Soğuk havayı içime çekip bıraktım. “Bakalım.” Bir müddet Berzan hakkında konuşarak turumuzu tamamlayıp eve dönmüştük. Telefonun bataryasının yirmi dört saat şarjda kalması gerek diye elleyemedim.
O gece Nalin’e gideceğimi sanarak uyumuştum.
🎻🎻🎻
O gece kimsesiz kalmış, nereye gideceğimi bilememiştim.
Bir zamanlar Merxas konağıyla annemin yanı arasında gidip gelmeyi rutin edinmiştim. Önce annemin evinden kaçıp gitmiştim. Kendi evime çıkmış, Merxas konağı ile İzmir’deki evim arasında gidip gelmiştim. En son oradan da iyi bir sonla ayrılmamıştım. Elimde kalan tek yer Merxas konağıydı. Dün gece oradan da kaçmıştım.
Abimin yerini bilmiyordum. Baver abiyi arayıp sormak istemiştim. Telefonuna ulaşılmıyordu. Geçen beni aradığı numarayı yurtdışında kullanıyorsa diye onu bile aramıştım. Numaranın yurtdışı hattı olmamasının yanında beni engellemiş olması duvar gibi suratıma çarpmıştı. Son çare küs olmama rağmen yine Hozan’ı aramış, kapalı çalmasıyla kimsesizliğimle baş başa kalmıştım.
“Artık hiçbirinizi aramayacağım. Siz beni arayın!” Arasalar da ulaşamasınlar diye o sinirle telefonumu kapatmış, ezberden İzmir’e bilet almıştım.
Nihayet otobüs o yoğun mide bulantısıyla beni İzmir’e getirdiğinde hazırlıksız yakalandığım sıcak yüzünden terlemiştim. Hırkamı çıkarıp elimle yüzümü yellerken gördüğüm ilk lokantaya attım kendimi. Asmin’in çeyiz sandığına oturup kazandığım paralar sayesinde bir süre rahatça yemek yerim diye düşünüyordum.
Karnım doyunca artık kendime gidecek bir yer bulma vaktim gelmişti. Boşalan masaya yüzümü yaslayıp ne yapacağımı düşündüm. Belki okula uğrayıp öğrenci işleriyle görüşmem en mantıklısı olacaktı. Devam edeceksem de geçiş yapacaksam da tarihleri kaçırmamam gerekti.
Hesabı ödeyip çıktım yola. Kalabalık şehirde batmak üzere olan güneşe baka baka yürümeye dalmıştım. Koca şehirde kendimi ilk defa yapayalnız hissettim. Ne aile ne akraba, ne dost ne sevgili. Kimsem olmadan, kimsem olmayan bir yere gelmiştim. Burada daha önce yaşamış olmam bile aşinalık vermedi bana.
Ya şehir değişmişti ya ben. Yabancı hissettim kendimi her şeye.
Telefonum kapalı olduğundan saati kontrol etmemiştim. Okula aylak aylak yürürken öğrenci işleridenki memurların mesailerinin bitişine denk gelince kendime kızmıştım. Bir soru sormak için bile ulaşamadım kimseye. Başka şehirden geldiğimi, kalacak yerim olmadığımı söylersem bana acırlar sanmıştım.
Hem kızgın hem üzgün hem yorgundum. Başım önde çıkıp yürürken adımı duyunca tepki verememem anlamadığımdandı.
“Nalin,” diyerek karşıma geçene kadar Ezgi’yi fark edemedim. “Döndün mü?”
Valizimle kuş kafesini güvenliğin yanına bırakmıştım. Fakat sırtımdaki çantadan bir yerlerden olduğum belliydi yine de. “Sayılır. Bakınıyordum öyle.”
“Seni merak ediyordum ben de. Olanlardan sonra konuşamadık.”
Unutmamış birine göre fazla yüzsüz bir selamlaşma olmuştu. “Konuşacak bir şey kalmış mıydı?”
“Orkun’u dövmesi için aşiretinden birilerini gönderince… Ben benim için yaptın diye düşünmüştüm.”
“Ney?” Düzgünce anlatması için kenardaki banklara geçip oturduk.
Düğün alışverişi sırasında Orkun arayınca Hozan beni rahatsız eden birilerinin olduğunu söyleyip abisinden bulmasını istemişti. Orkun’u dövdüklerini sonradan öğrenmiştim tabii ama gerçekten hastanelik olana dek dövülüp, şikayet etmesin diye hastanede başında bekleyip, bir daha yapmayacağına söz verince serbest bırakıldığını öğrenince, algılarımın dumura uğramasına mani olamamıştım.
“Hayır. Ben yaptırtmadım.”
“Ben de patrondan bana ait senetleri de alıp orayı yaktırınca belki bunu da benim için yaptırmışsındır diye düşünmüştüm.” Çantasının kemerini sıktı. “Her neyse. Yine de teşekkür ederim. Her ihtimale karşı, Nalin’le hâlâ görüşüyoruz, dedim Orkun’a. Canımı sıkacak olunca senin aşiretini yollayacağını söylüyorum. O zaman çekiniyor benden.”
“Orkun’la olan ilişkinle zerre ilgilenmiyorum,” dedim dürüstçe. “N’apıyorsanız yapın.”
“Bana hâlâ kızgınsın,” diye çıkarım yaptı.
Gülecek oldum. “Haliyle.”
“Senden sonra evimi değiştirdim. Hem kirayı çıkaramadım hem de adresimi değiştirmem daha iyi olur diye düşündüm. Kendime sıfırdan bir hayat kurmaya çalışıyorum. Bu defa saçma sapan yerlerde de sahneye çıkmıyorum.”
Hayatını toparlamıştı benden sonra. Ben ise olduğum yerden daha bilinmez bir yere düşmüş halde başladığım yere dönmüştüm. Onun hayatındaki uğursuz mu bendim? Benim hayatımdaki kötü arkadaş mı o? O halde neden mutsuz olan ben olmuştum?
“Teşekkür ederim Nalin. Ben sana yanlış yapsam da sen de aşiretin de bana yardımcı olmuş oldunuz.”
“Bu sefer yanlış yapmamaya çalış bari,” diyerek kalktım ayağa. “Neyse. Benim kendime kalacak bir yer bulmam gerek.”
“Bana gelsene.” Teklifine kabul etmeyecekmiş gibi bakmamla ısrarcı oldu. “Eski günlerin hatırına. Hem teşekkür etmiş olurum.”
Gidebileceğim en iyi olasılık oteldi. Ama daha ne yapacağım belirsizken paramı boşa harcayıp tekrar ortada kalmak istemiyordum. “Eşyalarım güvenlikte.” Ezgi’nin yardımıyla buraya kadar getirdiklerimi alıp onun evine geçtik. Okula yakın değildi ama eski evimize uzak olduğu için mantıklı bir geçiş olmuştu.
Bir oda bir salon bir yerdi. Eşyalarımı fazla kalmayacağım için kapının yamacına koymayı yeterli buldum. Bülbülleri buranın henüz ılık havasında bir parça özgür hissetmeleri için birkaç adımlık balkona bıraktım.
Ezgi dünden kalan makarnasını yarım ısıtıp ketçapla servis ettiğinde Halime teyzenin yemeklerini özlemiştim bile. Çok aç olmadığımı söyleyip yemedim. Eski evdeki kanepemize oturdum. Boş duvara bakarken gözüm daldı orada.
Hozan dönmüş müydü? Yokluğumu görünce ürkmüş müydü?
Kendine kızıp beni arayacak mıydı? Yoksa bana kızıp zaten döner diyerek unutur muydu?
Öyleyse neden hiç ayrılmayacakmışız gibi sevmişti beni?
“Aşiretin olan çocuk n’oldu?” Ezgi’nin karşıma oturduğunu fark etmemiştim.
İrkilerek gözümü kırpıştırdım. “Kim?”
“Eşyalarını aldığında seninle gelen çocuk vardı ya. Akraban mı diye sormuştum. ‘Ben Nalin’in aşiretiyim’ demişti giderken.”
Benim aşiretim… Hozan.
Ağlamam öyle ani gelmişti ki Ezgi’yi bile şaşırtmıştım. Elimi yüzüme kapatıp kaçırdım duygularımı. “Hiç. Hiç,” dedim kendimi toparlamaya çalışırken.
Özledim, Hozan.
“Yanlış bir şey mi sordum?”
“Yol çok yorucuydu. Kalabalıktı. Uyuyamadım. Bana biraz müsaade edersen…”
“Tabii,” diyerek çarşaf getirip kanepeye bıraktı. “Benim de gece sahnem var. İçeride dinleneceğim biraz.” Beni oturma odasında bırakıp odasına geçti.
Eskisinden rahatsız gelen kanepeye kıvrıldım. Gözlerimi yumdum. Hozan’ı o kadar özledim ki uyuyana kadar gizlice ağladım.
🎻🎻🎻
Tüm gün babama gidelim demek için an kollamıştım. Her seferinde beni ya duymazdan gelmişti ya tamamen görmezden. Adamın Hakkari turu yapası gelmişti sanki. Eniştemin kardeşine misafir olmuştuk o akşam. Babamla adam uzun bir sohbete dalınca yanlarında darlanmış, Berzan’la dışarıda tur atmaya çıkmıştım yine. Akşam yemeğinden sonra nihayet kalkıp halamın evine döneceğimizde şu kısacık yolda bile tek olmadığımızdan yalnız kalmak için fırsat kollamam gerekecekti yine. Nihayet halamlar evine girince babamın yolunu kestim. “Bavo… Konuşalım?”
“Konuşalım oğlum,” dedi günün sonunda beni şaşırtarak. Onun da istediği buymuş.
Hiç uzatmadan, “Ben yarın sabah döneceğim,” dedim direkt. “Sen gelmesen de… Ben kesin gideceğim.”
Durdu. Bana baktı. Ciddi olduğumu anlamasını bekledim. “Gel şöyle. Rahat konuşalım,” diyerek arka bahçedeki sandalyelere doğru gitti. Nihayet beni ciddiye aldı diye peşine düştüm. İlk kendi oturdu. Eliyle karşısını gösterdi. Ben de oturunca söze kendi girdi. “Mori’ye sözüm vardır. Berzan’a kız istenecek, ben de yanlarında olacağım. Birkaç gün daha burada olmak icap eder.”
“Bavo sen kal zaten,” dedim rica eder bir sesle. “Ben tek gideyim. İşlerim beni bekler. Hem…”
“Sen de artık o işlere son vereceksin,” dedi sırası gelmiş bir gerçeği söze döker gibi. “Seni Memet’in yanına vereceğim.”
Gülümsemeye çalıştım. “Bavo biz bunu konuştuk. Benim kafam basmaz o işlere. Hem…”
“Memet şu kadar ya vardı ya yok,” diyerek ileride kardeşleriyle iteleşen, halamın on dört yaşlarındaki torununu gösterdi babam. Sanki ben konuşmayacakmışım, sanki sadece o anı anlatılsın diye karşısına oturmuştum. “Devran hapse girdi. İşler kaldı. Büyüğünüzdür diye başa Memet’i koymaya karar vermiştim. Senin gibi isteksizdi. Küçüktü zaten, cesaretsizdi. ‘Bavo,’ dedi. ‘Benim aklım basmaz bu işlere. Okulda öğrettikleri gibi değil. Benim yaşım bile yetmez işlemleri yapmaya. Ben yapamam,’ dedi. Bunu derken çocuk gibi mızmızlanmazdı. Gerçekleri demek için kendini toplamış büyük bir adam gibiydi.”
Bunları neden anlattığını bilmiyordum. Yine de sözünü bölmemek için bitirmesini bekleyecektim.
“Dedim ‘Mem, ben senden başkasına güvenemem oğul. Ne iş yapılacaksa benim adımı yaz kağıtlara. Benim imzamı at altına. Ama orada ne yazıyorsa bana sen oku. Ben başka kimseye güvenmem.’ Çünkü zaman öyleydi. Hasmımızın kanı daha kurumamışken kendimizden başkasına güvenemezdik.”
Tesbihinin taşlarına baktı orada bir şeye denk gelmiş gibi. “Fakat bir gün baktım Memet ağlıyor.”
Abim, abimdi. Ne zamanda olsak benden büyüktü. Ona bakınca hep büyük bir adam görürdüm. Şu yaşında bile babamdan sonra amcamdansa abim büyük gelirdi. Onu çocuk olarak ağlarken düşünemedim.
Babam devam etmek için bir süre beklemişti. Tesbihinde o denk geldiği şeyde yeterince gözünü gezdirmiş olacak devam etti. “Ağlaya ağlaya ‘Yapamıyorum bavo,’ dedi. ‘Gücüm yetmiyor. Ben bu işi batıracağım. Bana neden güveniyorsun? Ben yapamıyorum.’ Tüm gücü çekilmiş, büyüktür dediğim oğlum kendinden küçük çocuklar gibi ağlamaktaydı. Ağrıma gitti.”
Abim sanki iş adamı olmak için doğmuş gibiydi. O her zaman ne yapacağını bilir gibiydi. Bizi onu öyle görmüşüz.
“Mem o gün o kadar ağlamıştı ki alıp eve götürdüm. Gözündeki kırmızılıktan anladı anası da. Mem gibi ağladı anası da. Bana kızdı. ‘Oğluma zulmediyorsun, artık işe götürmeyeceksin, iznim yoktur,’ dedi. O akşam sabaha kadar düşündüm Hozan. Haksızlık eden benimdir diye çok düşündüm. Dedim iş nedir? Batsın. Eldekileri satar, çok çok eskiye döneriz. Bizden yapacak olan yoksa o iş zaten batsın.”
Ben o vakitler Bülbül’le keman öğrenmeye çalışan bir çocuk olmalıyım. Bu endişelerden habersizdim. Yarınımız babamın kararına, abimin azmine kalmışken ben çocuk aklımla Bülbül’ün yolunda neredeyse ölecek bir çocuk olarak onlara yük olmuş olmalıydım.
Babam mavi gözlerini kalın kaşlarının altında bana çevirdi. “Fakat oğul… Biz eskiye dönmek için mi bunca adımı gelmişiz? Geriye itmek için mi inançla yürümüşüz? Bugün zor gelen için zayıflık göstersek, yarın hangi zorlukta zayıflığımızla ağlayacağız? Geriye gitmek bize yakışmazdı.”
Bu dediklerini iyi anlamamı ister gibi gözlerime bakarak söyledikten sonra tesbihine geri dönmüştü. “Memet’i sabahın köründe kaldırıp götürdüm işin başına. ‘Ne gerekse söyle,’ dedim. ‘Neyi bilmiyorsan de babana. Sana öğretecek kimse bulup getireceğim,’ dedim. ‘Yeter ki sen sabret. Yeter ki sen benim sana olan güvenim gibi babana güven. Bu işi batırma. Devran çıkana dek emanet al.’ Mem bana güvendi.”
Tesbihinin taşlarını birkaç parmak ilerletti. “Memet zihni açık çocuktu. Benim çocuklarımın zihni açıktır hep. Azmederse öğrenirler. Çabuk öğrenirler. İstemeleri yeter. Baver’i de kulağından tutup ara ara oturttum yanlarına. ‘Abini yalnız bırakmadığın gün kadar para vereceğim,’ dedim. İkisi bir öğrendiler.”
İki abim de kendilerinden yaşça büyük insanlardan daha iyi iş bilir hale gelmişlerdi. Ben de boş durmamıştım o sıra. Toparlandığım gibi benim diyen sanatçının çalabileceği her enstrümanı öğrenmeye azmetmiştim. Yaşımdan önce sahneyi dolduracak yeteneği kazanmayı başarmıştım. Babam için görünür bir iş olmaması benim talihsizliğimdi.
“Memet işi öğrendi de iş hiç kolaylaşmadı Hozan. İlerledikçe yükü büyüdü. Yükü büyüdükçe başı kalabalıklaştı. Bir gün bir hata yapmış meğer. O akşam eve gelmedi.”
Bunun ne zaman olduğunu bilmiyordum. Benim evde olmadığım bir zaman olmuş olmalıydı. Hozan Bedo’nun yanında olmalıydım.
“Çağırttım. Ama ‘Düzeltene kadar gelemem bavo,’ dedi. Üç gün sürdü düzeltmesi. Üç sonra eve gelince düzeltti diye aferin demeye gittim. Mutlu değildi. ‘Şirketi batırmadım diye kurtuldum ama kendimi bir iş başarmış gibi de hissetmedim bavo,’ dedi. ‘Ben bu işi hiç sevmedim. Artık biliyorum, benden başkası beceremez. Bu sebeple devam ettiriyorum. Ama ben bu işi hiç sevemiyorum bavo,’ dedi.”
Bir nefeslik duraksadı. Öyle devam etti. “Biliyordum. Başında çok ağladı, çok zorlandı. Bu yüzden artık istese de sevmeyecekti. Emanet bir yük görecekti işi. Ben o gün abine bir söz verdim Hozan. ‘Devran çıkana kadar devam et. Eğer o gün başka bir şey yapmak istersen, iş batacak olsa sana kal demeyeceğim. Yemin olsun Mem. Devran’ın yardıma ihtiyacı olsa yanına git demeyeceğim. Sen o gün ne yapacağım desen, ben yap deyip arkanda duracağım. Yeter ki sen bugünümüze de sabret.’ Mem sözüme güvendi.”
O sözün tamamlanma vakti gelmişti. Abim ilk evden ayrılmak istemiş, babam ne kadar içi elvermese de karşı duramamıştı. Yarın işi bırakıp tamamen gidecek olsa, babam gerçekten de bırakma demeyecekti demek ki.
“Ben Mem için verdiğim sözdeyim Hozan. Görürüm ki Mem de o sözü unutmamış.”
O noktada sordum. “Abim şirketi bırakacak mı?”
Babam başını salladı kısaca. “Kaç vakittir ev kurmaya vermiş kendini. Ev kurarken bir işi bile bilen yapsın deyip, geriye çekilmiyor. O da hanımı da tane tane ilgileniyorlar. Gelinin gönlü hoş olsun diye içine çok karışmıyor ama Mem ev kurmayı öğrenirkenki şevke genç yaşında sahip değildi, görürüm. Abin bu işi yük görmez. Sever. Allah’ın izniyle azmederse herkesten iyi yapacaktır, bilirim.” Gözlerini benimkilere dikti. “Mem kendi işime gideceğim dediği gün ona gitme demeyeceğim. Artık hayatını nasıl kuracağını bilecek yaşta, kendi ailesinin sorumluluğu alıp ayrılacak akılda. Mem gidecek.”
Ellerini dizlerine koydu kalkacak gibi. Ama kalkmak yerine devam edecekti. “Şimdi sıra sizdedir. Memet gibi önce dediğimi yapacaksınız, sonrasında ne olacağını göreceğiz.”
“Bavo,” diyerek araya girme ihtiyacı duydum.
Tesbih tutan elini kaldırıp susturdu beni. “Dinle.” Elini indirdi. “Şu zamana kadar dedin eğitim almak gerek, seni hoca hanımın yanına gönderdik. Dedin ki çalgı lazımdır, eksiğini bırakmadık. Dedin hem okumaya devam edeceğim hem Hozan Bedo’ya da gideceğim. Ona da dedik temam. Bunlar da yanlış var mıdır?”
Yoktu. Söyledim. “Yok ama…”
Tekrar elini gösterip beni susturdu. Öyle devam etti. “Bana dedin ki sanatçılıktır hedefim. Hozanlık edeceğim.”
“Bavo o ha deyince olunan bir şey değil,” dedim bir çırpıda.
“Ona da dedik temam,” diyerek başını salladı. “Madem eğitim bitti, madem hozanlık da nasip işi… Benim seni düğünlerde para için şarkıcılık ederken görmeye niyetim yok.”
O sözle yerimde doğruldum. “Bavo düğünlerce şarkı söylemek ayıp bir iş midir?”
“Bize gerek değildir,” diye karşılık verdi. “Benim oğullarıma uyacak iş değildir. Biz sizi yüksek mertebelerde görmek isteriz.”
“İnsan yaptığı işte iyiyse mertebesi yüksektir,” dedim hatırlaması için. “Sen söylemiştin.”
Başını salladı sözünün arkasında olduğunu belli edercesine.
Sordum. “Ben de sevdiğim işi yapma niyetindeyim bavo. En iyisi nasılsa öylesini yapma gayretindeyim.”
Bu dediğime bir karşılık vermesini bekledim. Ama babam zaten ne diyeceğini kararlaştırmış da gelmişti. “Memet’e verdiğim sözün vadesi dolmak üzere. Yapmak isteyeceği işi de seçmiştir. Artık gerek ki buradan sonra abinizin yükünü siz alın.”
Babam her zaman derdi bunu. İşe gidin, abinize yardım edin, çocukluğu bırakın. Bunları hep derdi. Bu sefer bir karar almak üzere oturmuşuz gibi dikkatle konuşuyorsa da rutin azarım deyip normalime dönmek istedim. “Ben kendi işlerimi ayarlayayım. Arada zaten gerek oldukça gidip…”
Son derece ciddi sesiyle konuştu babam. “Artık o işleri bırakacaksın, dedim. Abinin yerine şirkete düzenli gidip geleceksin.”
Bir saniyelik bir gülüş kaçtı dişlerimin arasından. “Baba… Ben ne anlarım. Hatırlamıyor musun? Bir keresinde bana emanet edilmişti işler. Karıştırmıştım ortalığı. Hani…”
Babam bu konuda deneyimliydi. Hiç sektirmedi. “Sen öğrenene kadar yanına işi bilenleri vereceğim. Nereden eksiğim dersen oradan destek bulacağım. Öğreneceksin. Korkma.”
Babam normal ciddiyetinden de öte ciddiydi. Bu ciddiyet silsilesi benim kanımı keserdi.
Elim ayağıma dolaşacak oldu. “Bavo abim işleri bırakacak diyeyse… Devran abi gelecek. Zaten o kurdu. O geçer başa. Bana ne gerek?”
“Artık çocuk değilsin Hozan. Memet o yaşta yaptıysa sen bu yaşta rahat yaparsın. Senin de yuva kurma vaktin gelmiştir.”
“Baba abim…” dedim yanımda olsa göstermek için elimle boşluğu işaret edip. “Benim önümde Baver abim var daha. Çakal işlerden de anlar. Bana güvenmeyin baba. Ben…”
“Ona da sözüm hazır. Fakat senin için seçtiğim yol budur.” Son sözünü söylemiş gibi başını kaldırmıştı.
Böyle mi olacaktı? Benim hayallerimden vazgeçişim böyle serin bir gecede kuru bir sözle mi olacaktı? Kabul edemezdim.
“Ya benim çizdiğim yol bavo? Bunca sene aldığım eğitim, onlarca çabam, emeğim?”
Babam kendi sözünden emindi. “Memet dediğimi yaptı. Günü geldi, onun için aşiretimizi karşımıza aldık. Vakti gelince seçtiği yola gidişine de destek olacağız.” Tesbihinin imamesine bastı başparmağı. “Şayet sen de istediğinde kararlıysan… Önce babanın sözünü dinlersin. Ciddi bir iş sahibi olursun. Saygın bir işin ehli olursun. Sonra… Vakti gelince, gerçekten istediğinde kararlıysan devam edersin. Yok başka yol çizdim dersen de o yola gitmekte özgürsün.”
Abim gibi senelerimi sevmediğim bir işe vereceğim, sonra yeterince istediğime babamı ikna edersem sevdiğim yola geri dönmeye hak kazanacağım. Bu muydu hepimizin yaşaması gereken? Biz birbirimize benziyor muyduk ki kaderlerimiz bu derece benzemekte imtihan edilsin?
“Benzetiyorlar,” dedim babama. Anlamadı. “Beni dışarıdan hep abime benzetiyorlar. Ama ben Memet değilim.”
“Benzemek hayrınadır oğlum.”
Başımı iki yana salladım. “Aynı değiliz baba. Abim istediği işi bulana kadar sözünde kalmış. Ben zaten ne istediğimi biliyorum. Aynı durumda değiliz.”
“Onun zoru küçük yaşta büyük işle mücadele etmesiydi. Senin zorun da bu olsun oğul.” Ağırca kalktı ayağa. “Dönünce abin işlerden çekilmeden ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak. Memet çekildiğinde sana güveneceğiz.” Elini omzuma koydu. “Bir müddet şarkı söyleme Hozan.”
Bir müddet şarkı söyleme Hozan.
Bir müddet kendini unut o zaman.
“Baba bu istediklerini yapamam.”
Elini omzuma vurdu hafifçe. “Dediğimi yap. Baban senin için en doğrusunu seçecek. Kalk ayağa.” Bir noktada bana acımasını bekliyordum. Yapamayacağımı zaten bildiği şeyleri yapmamı istemekten vazgeçmesini umuyordum. Yavaşça kalktım ayağa. Babamı geçti boyum. Eli omzumdan inmedi. “Halan da senin iyiliğini ister. Kendi kızları kadar kıymet verdiği süt kızını önerir.”
Bu kadarını beklemiyordum babamdan. “Leyla bize uygundur Hozan. Evimizi gördü, hanemizi tanıdı. Biz de onları gördük bu akşam. Hazır buradayken…”
“Hayır,” dedim kendi kendime. “Olmaz,” dedim bu sefer kendimde. “Olmaz baba!”
“Dinle,” derken sesi yumuşaktı bu defa. Omzumu sıktı eli. “Görüşün. Gönlünüz olmazsa zorlayacak değiliz. Ama önce bi’ görüşün. Ben babasından icazet istedim. Kızı eniştenin evinde görüşmen için gönderecekler birazdan.”
Başından beri buraya yollanmam, günlerdir burada kalmamı istemesi, eniştemin her vakit camide beni kardeşiyle konuşturmaya çalışması… Hepsi planlı mıydı?
Babam çoktan beni çizdiği rotada götürmekte miydi?
İçimde boyumdan küçük bir çocuk babamın suratına aşağıdan bakmaktaydı hâlâ. Elinde çalmayı yeni öğrendiği sazı, ailesine kendinin de bir işi becerdiğini kanıtlamak için çalma sırasını bekler haldeydi daha. Boyu büyüklerini geçse de büyüklüğünü kanıtla sırası ona hiç geçmeyecek o çocuğun sazına da fırsat verilmeyecekmiş meğer.
Babam bu gece bana hem kendini unut dedi. Hem gönlünün unutmakla imtihan edildiğini kendinle uyut dedi.
Babam bu gece beni paramparça etmeye niyetlenip mi gelmişti?
“Kızın yanında ona refakat edecek birileri olacaktır. Sen yine de ciddi dur fakat yumuşak huylu ol Hozan. Leyla kızımız ailemize uygundur. Düzgünce görüşün. Bu sene nişan takalım dersen annenleri çağıracağım.”
Öylesine bir kırgınlık değildi sesimi düğümleyen. Yerini iyi belleyecek kadar tanıdıktı. Gelip burnumun direğinde bir sızı oldu. “Annem seninle konuşmadı mı bavo?” Sorumun cevabını bekleyecek kadar sabrım yoktu. “Annem zaten gönlümde biri olduğunu sana söylemedi mi?”
“Böylesi daha uygun…” diyeceğinde dayanamadım, sözünü böldüm.
“Söyledi değil mi?” Sorumun cevabını artık biliyordum. “Kim olduğunu sordun mu?”
Babam elini omzundan sakince indirdi. “Önce Leyla’yla görüş.”
“Sormadın mı?” Bir adım geriye gitmiş ayağım. Babamdan uzaklaşınca anladım. “Gönlümün doğru kişiyi seçtiğine hiç güvenin olmadığından mı? Yoksa zaten bir önemi yoktur mu dedin?”
“Hozan…”
Benden izinsiz gözüme akın eden yaşlar kapadı babamın görüntüsünü. Onu görmeyince o aşağıdan bakan çocuk gibi konuştum. “Hozan olmama izin vermeyeceksen adımı neden hozan koydun?”
Gözümden akan yaşı babam görmeden silmek için bir adım daha geriye gittim. “Benden de Memet olmamı isteyeceksen neden benim adımı Hozan koydun?”
“Oğlum…”
“Baba!” dedim kursağımda bir isyanla. Ağlamamı durduramayacaktım. “Anneme kimi seçtiğimi neden sormadın?”
Karşısında ağlamak istememiştim. Zaten beni abimin çocuk yaşıyla bir görüp muamele etmeye gelmiş buraya. Bir de ben o yaştaymış gibi ağlamak istememiştim. Ama burnumun dibinden bir his sızlatıyordu beni. Elimin tersiyle silsem de akıyordu gözlerimden. “Sen benim hayallerime inanmadığın gibi sevgime de inanmadın yoksa?”
“Hozan!” derken sesi sinirlendiğini belli ediyordu artık. “Sözüme kıymet ver. Hayrın için konuşmuşum. Bir sene dediğimi yap. Şarkı söyleme, işe düzenli git gel. Bir sene sonra yanlış yoldaysan gel, de ki ‘Denedim ama olmadı. Demek ki sen haksızdın, ben kendi yolumu kendim çizeceğim.’ O zaman…”
Burnumu çektim içimle bir. “O zamana Hozan mı kalır baba? Sen bana bir başkası ol diyorsun. O zaman benden hozan mı olur?”
“Belki de hayırlısı budur.”
Hozan olacağıma hiç inanmamış.
“Hayırlısı dediğin de can yakar bavo. Sen böyle dersen canımı yakacaksın.”
“Bazen canın yanması ileride pişman olmaktan evladır Hozan.”
Bir adım daha geriye gittim. “Bavo sen bana hiç mi inanmadın?”
“Şimdi duygusal olma oğlum. Bir sene demişim. Bir sene şarkı söyleme.”
“Sesimi de mi hiç sevmedin?” Şarkı söylerkenki mutluğum bile ona yeterli gelmemiş miydi?
Babam gözlerini kapayıp açtı. “Böyle söyleme.”
“Öyleyse tamam bavo. Bir daha şarkı söylediğimi duymazsın.” Yeterince gitmiştim geriye. Artık buradan da gitmek istedim. “Ama bil ki benden Memet olmaz. Ben kim olduğunu sormasan da gönlümdekinden başkasını almam.”
Yanından geçip gideceğimde halamın evine bize misafirliğe getirilmiş o kız giriyordu. Yanında herhalde annesi ve kardeşleri de gelmişti. Onlarla karşılaşmamak için durdum. Babama döndüm. “Hiç karşı geleceğimi de mi düşünmedin baba?” Elimin tersiyle yüzümdeki tüm ıslaklıklarını soğuk havaya kalmadan ben sildim. “Hemen vazgeçer, dediğimi yapar diye mi düşündün? O kadar mı inanmadın sevgime?”
“Benim sözümü çiğnemeyeceğine güvendim Hozan,” diyerek yaklaştı yanıma. “Sana dedim ki zorlamayacağım. Sadece görüş.”
“Görüşmem bile,” dedim başımı iki yana sallayıp.
“İnsanlara karşı başımızı eğdirme,” diye tembihe geçti. “Babanın sözünü ezme.”
“Baba ben seni ezmeyi düşünmezdim de… Sen beni bu kadar çiğnemeye hiç mi çekinmezsin?”
Elini koluma koyacak oldu. “Hozan, oğlum…” Kolumu geriye çektim. O zaman gözüme dikti gözünü. “Babanı biraz bile saymayacaksan git.”
Bu sözün ağırlığını da koydu üstüme. Onu geçen boyumu güçsüzleştirdi. Beni rüzgarsa titreyip kırılacak bir dal etti.
“Ama babana biraz bile kıymet vermişsen sadece görüş oğlum.”
“Sana hep kıymet verdim,” dedim yüzünü bende yaşa boğan gözlerimi kapayıp açarken. Yüzüme sızan yaşlara dokunmadım artık. “Keşke sen de abimin bir kararının yarısı kadar bana kıymet verseydin.”
“Hozan…” dediğinde yüzümü eğmiştim.
“Bir daha şarkı söylerken duymazsın sesimi, tamam. Ama benden görüşmeden sonrasını bekleme. Bu gece gideceğim.”
Babamı orada bırakıp döndüm ardıma. Önümde yeterince kırgınlığım var deyip çekip gideceğim araba dururken halam kapıyı aralık tutuyordu bizim için. Babamın beni ikna edip getireceğine emindi.
Boynumu kırdım aşağı. Gözümden akan ne varsa düşürdüm adımımı atacağım yola. Halamın evine girdim.
Halam sevinçle beni kucaklayacağında gördü halimi. Şaşırdı. “Hozan…”
“Hangi oda?”
Berzan önünde beklediği odanın oradan konuştu. “Leyla evimizde kızkardeşimden farksızdır Hozan.” Ona doğru gittim. “Ben kardeşinize hiç bakmamıştım da tepkinize eyvallah dedim.” Önüne kadar gittiğimde bana sinirlenmiş olduğunu anlamıştım. “Gönlünde başkası varken kardeşimle görüşmeye gelmeni kabul edemem.”
“Senden farksızım Berzan,” dedim halimi anlaması için. Yüzüme bakması bile acımı anlamasına yetmiş olmalıydı. “Yemin ederim ben sana dediğimdeyim.”
“Reddedeceksin?” diye sordu kapıyı açmadan. “Leyla’yı beğenmedin diye onda kusur aratacaksan…”
Cümlesini tamamlamasına gerek yoktu. “O beni reddetsin diye geldim.”
Hiç değilse Berzan bana inanmıştı. Kapıyı araladı. İçeride Leyla ve halamın kızı Gulazer vardı. Peşimden halam da girecekti içeri görüşmeye şahitlik etmek için.
Leyla yüzü halıda ayağa kalktı, ben geçip karşısına oturunca bana hiç bakmadan geri oturmuştu. Gulazer selam vermek için başını sallasa da bu duruma gelmeyi o da beklemiyor olacak ne diyeceğini bilemez halde kuzeninin yanına oturmuştu.
Halam en son gelip yanıma oturduğunda ona kalmadan ben konuştum. “Kardeşim sana hiç bakmadım. Bu görüşmeyi de ben istemedim. Kusuruma bakmayın, benden yana kırgın olmayın.”
Halam benimle konuşmak için elini dizime koymuştu ama görmezden geldim. Devam ettim. “Eminim kıymet verildiği kadar iyi birisindir. Bu sebepten de benden iyisini hak edersin. Ben sana denk değilim. Halamın ve kuzenimin şahitliğinde beni reddedersen gönül rahatlığıyla çıkıp gideceğim.”
“Hozan. Oğlum bi’ dışarıda konuşalım,” dedi halam halime acımış.
Yüzümü kaldırmadan devam ettim. “Ola ki senin de ailen benimki gibi bu meseleden yana umut bağlamışsa, sana kızacaklar diye endişeleneceksen… Dediklerimi aynen söyleyip beni suçlarsın. Emin ol sana değil bana kızacaklardır.”
“Abi,” diyerek Gulazer araya girecek oldu. Onu da dinlemeyecektim.
Yüzüm yerde konuştum. “Şimdiye dek ilişkilerim oldu. Kendi kadar temiz bir adam bekleyenin dileğini karşılayacak koca olamam. Bunu demen bile yeterlidir.”
“Hozan!” diye kızacak oldu halam.
Devam ettim. “Şarkıcıyım. Düğünlerde şarkılar söylerim. Para karşılığı da şarkı söylerim. Kadın ortamına da alem yapılan yerlere de sık sık giderim. Böyle birini kimse damat istemez. Bunu demen de yetecektir.”
“Hozan sus!” dedi halam elimi tutmaya çalışıp. “İstemiyorsan yeterdir oğlum. Günahını dökme.”
Elimi halama vermedim. “Ben değil Leyla istemesin beni.” Yüzüm yerde ayağa kalktım. “Zaten bunlar bile yeter beni istememene. Yetmez dersen de gönlümün zaten birinde olduğunu herkes bilmiştir.”
Nihayet Leyla konuştu. “Bülbül ablayla birbirinizi sevdiğinizi biliyorum abi. Ben de bu görüşmeyi istemezdim. Hakkını helal et.”
Nihayet gülümseyecek oldum ona. “Beni reddedersen helal olsun.” Gulazer’e baktım. “Dediklerimi söylersiniz. Zaten beni kimse onaylamaz. Leyla’nın da bahtı ona yakışanla açık olsun.”
Kadınlara başka bir şey demeden kapıyı açtım. Berzan’ın yanında Hasan eniştem de duruyordu. Ben ilan ettim. “Beni reddetti. Hakkında hayırlısı olsun. Kusuruma bakmayın.”
Berzan peşimden seslense de durmadım. Ayakkabımı giyerken cebimden arabanın anahtarını çıkarmıştım. Kimseyle vedalaşmadan arabaya kadar gittim.
“Hozan!” diye seslendi babam durdurmak için.
Anahtarı havaya kaldırdım. Babama bakmadım. “Benim yerime sürecek birini bulursun nasılsa.” Arabanın sileceklerinin arasına bıraktım anahtarı. Başka söz etmeden hızlı adımlarla kuzenimin evine gittim. “Telefon şarj olmuştur.”
Büyük kuzenim telefonu teslim ederken yüzüme bakıp telaşlanmıştı. “Geç içeriye konuşalım Hozan.”
“Bekleyenim var,” dedim telefonu cebime sokarken. Daha fazla durmadım orada.
Arabayla geldiğim yoldan yürüyerek dönecek halde buldum kendimi. Berzan arabasıyla bana tez yetişmişti. Camı araladı. “Hozan ben sana kızmadım. Dur konuşalım.”
“Eve gideceğim,” dedim hızlı adımlarla yürürken.
“Tamam, ben götüreyim o zaman. Yürüyerek nasıl varacaksın?”
Sabaha kadar yürüsem otobüslerden birine denk gelme ihtimalimden başka mantıklı bir yolum yoktu. Bu da pek mantıkla alakalı değildi.
Berzan durunca bindim arabaya. “Leyla beni reddetti. Böyle dersiniz herkese.”
“Tamam onu halletin de dayımla niye kavga ettin?”
Yol uzundu. Anlatırdım. Ama yirmi dört saati dolmuştur diye bataryayı çalıştırıp telefonu açtım önce. Cevapsız aramalar, mesajlar peş peşe düşmüştü. Ayşen’inkileri es geçtim, bizim evinkileri ikinci plana attım, Bülbül’ün mesajına girdim.
Delirmişti. Babamın beni Leyla ile görüştüreceğini duymuş olmalıydı. Hem kırılmış hem kızmıştı. Dün gece oraya gitmemişsem çekip gideceğini yazmıştı. Direkt aradım. Telefonu kapalıydı. “Şansıma söveyim,” diyerek Zelal’in mesajlarına baktım. Bülbül’ün gittiğini yazmıştı. Direkt kardeşimi aradım. “Zelal n’oldu?”
“Abi bu salak Bülbül gecenin bir yarısı çıkmış gitmiş. Babasının evine gitmişse diye sabah o tarafı kolaçan ettirdim ama yok. Memet abim kızmasın diye evdeki herkese okulu için aradılar sabah erkenden bilet buldu gitti dedim. Ama telefonu da kapalı. Başına bir şey geldiyse diye çok korktum. Sana da ulaşamadım.”
“Tamam abim. Ben onu bulacağım.”
Zelal kapatmadan ekledi. “Okulla ilgili konuştuk en son. Kayıt mayıt geçiş meçiş bir şeyler diyordu. Oraya gitmiş olmasın?”
“Bakacağım abim, sen kapat. Evdekilere bir şey deme. Benle konuştuğunu da söyleme.”
“Sen niye…” diye sorarken kapatmak zorunda kaldım. Çakal’ı aradım. Ama kapalı çalıyordu hâlâ. “Sırası mıydı be abi?”
“Ne olmuş?” diye sordu Berzan.
“Benim Bülbül uçmuş,” dedim kapıdaki adamlardan birini ararken. Müsait olan birinin ben varana kadar terminale gidip oradan haber etmesini söyledim.
Haber gelene kadar kuzenime babamla olan konuşmamızı anlattım. “Yani keşke beş vakit kovalasa sonrasında salsaydı dedirtti.”
“Benim seninki gibi bir yeteneğim yok. Ama uykumun en derin anında kalk dediklerinde bile zor geliyor, o kadarını bilirim,” dedi güldürmek için. “Dayım babamla şu ara fazla vakit geçirdi. Eve gidince bir daha konuşursunuz, sıkma canını.”
“Sıkacak kadar can bırakmayacaklar bu gidişle,” derken telefonum çalmış, Bülbül’den haber gelmişti. “Berzan sen beni direkt havaalanına bırak. İzmir’e gideceğim.”
Yuvamdan uçmuş Bülbül’üme bu gece gitmem gerekti.
🎻🎻🎻
İzmir yolcusu kalmasın!
Görüşmek üzere BÜLBÜL 🐦
