BVD 16 PART 1

Bölümdeki şarkı;

Neyleyim- Emre Altuğ

🎻🎻🎻

!!!UYARI!!!

Bu bölümde oruçluyken okumak istemeyeceğin birtakım sahneler bulunmaktadır. Sahnenin başlangıcı ve sonu 🔞 emojisi ile özellikle belirtilmektedir. Dileyen Ramazan’ın bitişine kadar bölüm biriktirebilir, dileyen sahneyi atlayıp okuyabilir, dileyen de iftardan sonra sahura dek okuyabilir. Ben zaten Ramazan boyunca bölümleri iftardan sonra atacağım. Orucunuzun sorumluluğu sizlere aittir. 🫵🏻

Keyifli okumalar aşklarım 💋

🎻🎻🎻

Berzan’ın beni havaalanına kadar götürmesi bile saatlerini almıştı. Kendisini Mori halamın en sevdiğim oğlu ilan etmiş, bunca yolu uykusuz gidip geldiği için bir otele geçmesi için zorlamıştım. Sabaha kadar uyumadan yola çıkmaması için yemin verdirmiş, bilet saatim gelene kadar uyuyakalmamak için telefonumdaki cevapsız aramalara geri dönüş yapmaya karar vermiştim. 

Teyzem beni defalarca aramış, sonunda kızlarından birine yazdırdığı belli olan bir mesaj göndermişti. “Hozan abi annemi acil arayacakmışsın!”

Bedo dedeyi götürürken teyzeme onu mutlaka arayacağımı söylemiştim. Sonra gittiğim yerde hasta düşmüş, iyileşme sürecimde de tamamen unutmuştum. Teyzem bana küsmüş bile olabilirdi. Direkt aradım bu yüzden. Açar açmaz özür diledim. “Yemin ederim sen benim aklımdan çıkmazdın teyze. Telefonum kırıldı. Kaç gündür anamı bile arayamadım.”

“Ablamdan duydum. Hakkari’ye gitmişsin,” derken bir yere yürüyordu teyzem. Sanırım rahatça konuşabileceği bir oda arıyordu. Nihayet bulmuş olacak, kapı sesinden sonra fısıldamıştı. “Hozan… Sen aramayınca elim ayağıma dolaştı. Ablam Mori halanla ha bire misafirlikte diye arayıp ona da danışamadım. Mecbur kaldım, bir şey yaptım.”

“Dur bi’,” dedim telaş etmesin diye. “Sakince anlat. Tam olarak n’aptın teyze?”

Teyzem en başından aldı meseleyi. “Sen Okan’ın burnunu kırmışsın ya. Enişten de görmüş. Boynu kırılasıca hiç demiyor gençlerdir, yarın barışırlar ben taraf tutmayayım. Ona o kadar da dedim. ‘Hozan kavga gürültü sevmez, çok sinirlenmiştir, sonra üzülmüştür,’ diye ama dinlemedi. Vallahi enişteni de hep Okan doldurmuş. Yoksa o sana hiç tavır almazdı. Bilirdi seni ne kadar severim.”

Şiyar’ın düğününde Okan’la kavga ettiğimize bizzat şahit olmuştu Emine teyzemin kocası. Belli ki o geceden bana dolmuştu. Normalde karısının yeğeni olduğum için benim herhangi bir hatamdan bahsedileceğinde karısı için meseleyi daha yumuşatan taraf olması gerekirdi. Okan’la aramdaki adaleti sağlaması gereken büyüğümüz o olmalıydı hatta. Fakat belli ki kardeşinden taraf olmuş, yapması gereken büyüklüğü yapmamıştı. 

“Olsun teyze. Bir önemi yok. Sen kocanla aranı bozma benim için.”

“Hozan,” dedi bu daha ne ki der gibi bir serzenişle. “Kayınbabama kadar anlattılar. Nalin için Okan seni uyarmış. ‘Bizim aşirin kızı, hareketlerine dikkat et,’ demiş. Sen karşı çıkıp ona vurmuşsun.” 

Teyzem anlatırken böylesinin olduğuna inanmadığını belli ediyordu zaten ama benimle ilgili aklında bir kuşku bile olsun istemiyordum. “Teyze, biliyorsun. Nalin’le aramda ne varsa dedim sana. Okan hadsizce üçüncü olmaya kalkıyordu.”

“Bilirim, bilirim,” dedi devam etmeden önce etrafı kollar gibi duraksayarak. “Ama vallahi öyle anlatmıyordu ki sanki sen hem yan gözle bakan hem de sataşıp saldıran taraftın. Kayınbabam var diye ben girip konuşamadım o an. Fakat vallahi kaynanama izahını yapmışım ardından. Sanki ben görmüşüm gibi yek bi yek*(bir bir) söylemişim doğrusunu.” 

Kapının açılma sesi geldiğinde teyzem ilk susmuş, gelenin kızı olduğunu anlayınca salona çayı yollamasını söylemiş, benimle konuştuğunu da kimseye söylememesini tembih etmişti. Belli ki teyzemin benimle konuştuğunu duyan birileri ona sorun yapacaktı. 

Kızı çıkınca devam etti teyzem. “Kayınbabam da biraz sinirlendi sana. ‘Yekta bu oğlunu çok boş bırakmış, eşkiya gibi bizim çocuklarımıza saldıracağına önce adam olup kadınlarla şarkı söylemeyi kessin,’ dedi.”

İnsan olmadığı bir ortama olan sinirini, başka zamanda bambaşka bir ortamda da olsa içinde tutamıyordu. Sakinliğimi kaybetmemek için gözümü kapayıp bir nefesi fazla derin alıp verdim. “Hıhı?” dedim teyzem devam etsin diye. 

“Bakma sen bu sözlerine Hozan. Dedim ya Okan’ın burnu için sinirlendiler de söylediler. Normalde ben seni çok övüyordum, Allah da şahittir sana tek kelime ettirmiyordum. Hatta kayınbabam bir defasında ‘Bizden de şöyle bir hozan çıksaydı iyiydi,’ demişti. Şimdi aşağılamak için böyle yapıyorlar. Ama onlardan olsan seni ne çok isteyeceklerdi. Yemin olsun rahmetli dayına denk geldikleri anda heyecanla nerelere gidip geldiğini soruyorlardı. Ne duyduysa anlatması için dibinden ayrılmıyorlardı. Hangi şarkıyı getirdi diye erkenden evimize gelip…”

“Tamam teyze, sen devam et,” dedim gönlümü yapmakla vakit kaybetmemesi için. 

Biliyordum zaten. Bendeki yeteneğe kendi oğulları sahip olsa göklere çıkaracak adamlardı bunlar. Şimdi bana olan sinirlerini çıkarmak için bende en iyi bildiklerine saldıracaklardı zaten. 

Benim yeteneğim bir tek babama göre büyük bir iş olmamıştı hiçbir zaman.

“Hozan, Okan seni evvelinden de kıskanırdı,” derken sesini iyice düşürmüştü teyzem. “Hatırlarsın? Gulazer’in oğlunun nişanında masa sandalye taşımıştınız. Tüm kızlar cama balkona çıkmış sana bakmışlardı. O gün bizim kızlar da sen şarkı söylersin diye heveslenip oraya gitmişlerdi. Nişandan sonra eve döndüğümüzde Okan herkesin senden bahsetmesine, kızların senin için heveslenmelerine öyle kızmıştı ki. Ben anlamıştım oğlum. Okan seni ta evvelinden kıskanırmış.”

Bunu bilmemin bana bir hayrı yoktu. Kıskanılmakla övünecek değildim. Düşman toplama niyetinde olmamıştım hiç. Sadece bir ortamda var olup dikkat çekmem, kin tohumlarının ekilmesine vesile olabilecekmiş. Kendi aşiretimde kendim gibi olmam bile düşman toplamama yetecekmiş. 

“Bir de Nalin’i gördü ya… Sandı ki dışarıdan gelmiş, seni hiç bilmez. Herhalde daha gözü sana değmeden kendime yapsam diye düşündü de ondan mı bu kadar meyletti, bilmem.”

Boştaki elim yumruk olmuştu. Kaldırıp dişlerimin arasına alıp sıkacak oldum. İnsan içinde olduğum için vazgeçip sakince indirdim elimi. “Teyze… Sen bana asıl neyi diyecektin? Onu söyle.”

Biraz daha Okan’ı dinlersem bileti iptal edip Erdem konağına dayanacaktım yoksa.

“Okan, Nalin’i de seni yanında görünce daha bir delirmiş Hozan. Kafaya koymuş hatta. ‘Ben bu kızı alacağım, Hozan da ardımdan bakacak’ diyip diyip duruyordu.”

Telefonu indirip ağzımdan koca bir nefes verdim. “Allah’ım… Sabır,” dedim. Telefonu kulağıma geri koydum. Teyzem konuşuyordu hâlâ.

“Hozan sakın bu dediğime delirme. Bak yemin ver teyzene. Okan’a elleşmeyeceksin.”

Delireceğim bir şey diyecekti. Okan’ı paramparça etmek isteyeceğim bir şey duyacaktım. “Söyle.”

Teyzem yalvaracak gibiydi. “Yemin ver teyzem. Bak millet içeride beni bekliyor. Bilseler ki ben telefonda sana her şeyi demişim, beni mahvederler. Yemin ver Hozan.”

“Yemin ederim,” dedim sırf teyzem için. “Sakin kalacağım. Söyle.”

“Okan dedi ki… ‘Ben Nalin’i alacağım, Hozan’ı da düğünümde şarkıcı yapıp önüne para atarak geceye kadar söyleteceğim.'”

“Ulan!” 

Telefonu kulağımda tutamadım daha fazla. Havaalanında ne işim olduğunu bile bilemez oldum bir an. Etrafımdaki insanlara baktım. Sanki birinden biri Okan çıkacak, onu altıma alıp telefonu suratında paramparça edene kadar vuracaktım. 

Sağıma soluma baktım. Biri bile Okan değildi. Sağıma soluma döndüm. Bir yerde bile ne yapacağım belli değildi. 

Okan mı Nalin’i benden alacaktı? Benim Bülbül’ümü benden almaya kimin gücü yetecekti?

Şimdi çıkıp Erdem konağına basmak, Okan’ın bizim hakkımızda konuşan ağzını da burnu gibi kırmak istiyordum. 

Ama bunu yaparsam bana haber edenin teyzem olduğunu herkes anlayacaktı. Teyzeme verdiğim yemin için bu lafları suratıma denilinceye dek yutmak zorunda kalacaktım. Çok zordu. O kadar zordu ki yutkunmakla bertaraf etmek durumda kaldım. 

Telefonu kulağıma koydum. Teyzem soluk soluğa kalmış bana sesleniyordu. “Allah aşkına Hozan! Benim için Hozan…”

“Buradayım teyze. Korkma.”

Rahat bir nefes almıştı. “Okan bu. Derim sana, kıskanır seni. O yüzden bu kini, bu pisliği. Sen de eniştenin yanında dövmüşsün. Hepsi ondan taraf şimdi. Allah aşkına daha fazla laf verme ellerine. Sakin dur oğlum.”

Tane tane konuştum. “Tamam. Sakinim. Anlat.”

“Ben kaynanamın gözünde reş*(kara) etmişim Nalin’i. Kaynanam ‘Bin yıl da geçse kabul etmem böyle gelini,’ demiş. Düğünde elalemin elinden çıkmamış, şarkıdan oyundan geri kalmamış diye kendi de beğenmemişti zaten. Kayınbabama dedi ki ‘ O kız bize göre değildir.’ Okan da duydu. Gece evi başımıza o yüzden yıktı.”

Emine teyzemi Erdem’lere gelin eden dedeme kadar sinirlenmişken durup sadece dinlemek ne zormuş.

“Arasaydın sana bunları anlatacaktım. Ama artık önemli olan o gün değildir Hozan.” 

Bir şey yaptım demişti. Birimizden birinin tepkisinden çekindiği bir şey olmalıydı. “Anlat teyze.”

“Kayınbabam da ‘Nalin bize uygun değildir,’ deyince Okan susar sandım. Sen Hozan Bedo’yu götürdükten sonra eniştenle Okan bir olup kayınbabamla konuşmuşlar.” Sesini daha bir alçalttı. “Bu dediğimi Yekta enişteme demeyeceğine yemin ver.”

“Teyze… Yemin verdirip durma. Ben seni zora koyar mıyım?”

“Koymazsın, teyze kurban. Ama ben bu evin geliniyim. Buranın yanlışını açık ettiğimi duyarlarsa…”

“Duymayacaklar. Rahat ol.”

Teyzem o kısık sesiyle konuştu. “Kayınbabam da senin babanı sevmez pek. Hani der ki ‘Ben Yekta’dan büyüğüm. Aşire baş gerekse Merxas’lardan büyük Erdem’ler olmalıdır.’ Bunu hep derdi. Ama bir şey yapacağından değil ha. Öyle, normal, içten bir hasettir Hozan. İnsan bir konumu isteyince oradaki iyisi de olsa bilenir ya, ondan. Öyle küçük bir sebepten. Sessiz bir hasetlikten.”

Elimle yüzümü aşağı çekip gözümü sıktım. Bir yerde büyüklük edeni sayan kadar onun büyüklük edişine göz koyan da çok olurdu. Aşiret meselelerinden nefret ediyordum bu yüzden. “Ee?”

“Okan da kayınbabamın o damarından girmeye çalıştı işte. Birkaç gündür ağzından ya Yekta eniştemin adı çıkar ya senin. ‘Yekta Merxas istemeden biz gidip isteyelim Nalin’i. Acele etmemiz gerek. Yoksa Hozan kızın peşinden ayrılmaz. Nikah da kıymaz. Gezer tozar, adını çıkarır. O zamandan sonra Yekta Merxas’tan başkası isteyemez olur. O istemeden biz gidelim baba,’ diye diye Nalin’i istemeye gitmeyi kabul ettirmeye çalıştı.”

Elimi yumruk ettiğimde bu kez dişlerimin arasına almaktan başka çarem kalmamıştı. Teyzeme devam etmesini söyleyemedim, o kendi devam etti.

“Vallahi ne dedilerse kaynanamı ikna edemediler. Ben izin vermedim ikna olsun. ‘O kızı gelin almam,’ dedi başka bir şey demedi. Fakat Okan kafaya öyle bir koymuş ki bana geldi.”

“Teyze,” dedim birkaç dişimin iziyle hırsımdan payını almış elimi ağzımdan çeker çekmez.

“Hozan ben Okan’a hayır deseydim eltime gidecekti. Ona gitse ikna edecekti. Ben ona gitmesin diye ‘Tamam, halledeceğim,’ dedim.”

Korkarak da olsa sordum. “N’aptın teyze?”

“Nalin’in anası burada yok ya. Nenesine, üvey anasına, yengesine gidip konuşmamı istedi. Aileler tanışsın, Nalin de kendine çekidüzen versin. Böylece kayınbabamları iyice ikna edip isteme için gün…”

“Teyze!” diyerek araya girdim. “Yapmadım de!”

“Sana nasıl yapardım?” dediğinde hırstan doldu dolacak gözümün muhtaç olduğu merhametli serinlik olmuştu bana. “Ben senin istediğini bile bile nasıl gidip derdim? Ama Okan’a da yapacağım demişim. Gitmesem olmazdı. Ben mecbur kaldım Hozan. Gittim Nalin’in babasının evine ama yemin olsun konusunu bile açmadım. Yolüstü uğramışım gibi yaptım. Eve dönünce Okan’a ‘Ferhat için ev yastadır. Bu sene padişah da gelse kız vermeyiz,’ demişler dedim. Öyle zor durdurdum.”

Teyzem karşımda olsa ayaklarına çöküp sarılacaktım ona. “İyi yapmışsın.”

“İyi yaptım da…” dedi duraksayıp etrafını kolaçan etmiş gibi. “Bu yaptığımı duyarlarsa ben biterim Hozan. Kurbanın olayım bu sene isteme Nalin’i. Okan’la da ters düşme. Görmeyin birbirinizi. Sana olan hırsını unutsun. Nalin de gitsin anasının yanına. Bu sene bir bitsin Allah’ın izniyle. O zamana kadar söz veriyorum ben Okan’a öyle güzel kızlar göstereceğim ki unutacak Nalin’i. Ama kurban olayım beni kocamın evine karşı yalancı çıkarma. Bu sene gitme istemeye. Bir sene uzak dur Nalin’den. N’olur Hozan?”

Teyzeme ne diyeceğimi bilemedim. Benim için büyük bir risk almıştı. Kocasından gizli iş çevirmiş, hanesi için mühim bir meselede yalan söylemişti. Bunların hepsini sadece benim için yapmıştı. Şimdi gerekti ki ben de teyzemin arkasını kollamayayım. 

Fakat teyzemin benden istediğini yapacak yürek bende var mıydı?

Babam bir sene şarkı söylemememi istemişti.

Teyzem bir sene Nalin’den uzak durmamı istiyordu şimdi. 

O halde Allah Nalin’i neden bu sene karşıma çıkarıp, yüreğime bela etmişti?

“Ben seni anladım teyze. Benim için yaptığın her şey başım üstüne. Söz veriyorum seni bu meselede yakmalarına izin vermeyeceğim.” Teyzemin içini ancak bu kadar rahatlatabilirdim. “Fakat Okan’dan korkup Nalin’i bir başına bırakamam. Sen de bunu anla.”

“Hozan,” diye araya girdi sızlanacak gibi. “Teyze kurban. Bana her şeyi söyletme, anla derdimi. Okan rahat durmaz. Aşiret içinde iki haneyi birbirine düşürürsünüz. Allah aşkına…”

“Korkma. Ben işimi kavgayla gürültüyle halletmem. Şimdi kapatacağım. Uçağa binmem lazım.”

“Nereye?”

“Nalin’i alacağım.”

Teyzem feveran edecek oldu. “Hozan ben sana ne diyorum? Sen ne…”

“Allah’a emanet,” diyerek kapattım telefonu. Çakal’ı aradım. Ulaşamadım. 

Mecbur kalınca şirketin sekreteri Eda’yı aradım. Saat geç olduğu için açmaz sanarken şaşkın bir sesle açmıştı. “Hozan Bey?” 

“Beyi yırtıp at. Benim abimin arkadaşı olan Eda ablaya ihtiyacım var.”

“Anlat,” dedi direkt. 

“Bülbül’ün nerede olduğunu bulmam gerek. İzmir’e bilet almış ama okulunu, kaldığı yeri, hiçbir şeyini bilmem. Şimdi uçağa bineceğim. Oraya varana kadar bir ihtimal…”

“Buldururuz. Sana bir numara atacağım. İbo’ya oradan ulaşırsın.”

Yüzüm o an gülecek oldu nihayet. “Hatırlat, şirkete geldiğim gün ney dilersen yapacağım.”

“Sağ salim git gel. Bizi Çakal’la papaz etme, yeter,” diyerek kapattığında gülmüştüm peşinden. Bana mesajla bir numara atmıştı. 

“Ulan Çakal,” dedim kendi kendime. “Gideceğini bildiğin gibi benim sana ihtiyacım olacağını da biliyordun. Bu yüzden tanıştırdın beni arkadaşlarınla. Senin Allah’ına kurban!” 

Başka ne amacı olursa olsun amaçlarından biri buydu, şimdi anlamıştım. Bir taşla çok kuş seven abim, beni uçan kuşuma da kavuşturacaktı. İçim bir parça soğuyunca uçağa bindim. İzmir’e indiğimde gecenin çok geç bir saatiydi. Utana sıkıla aradım Eda’nın mesaj attığı numarayı. “İbo abi?”

“Ciğerim,” diyerek açmasını beklemiyordum. İçimi rahatlatmıştı samimiyeti. “Okulu bellidir ama herhangi bir otele gitmemiş. Sen şimdi havaalanından çık, taksilerin oraya git. Seni bizim birkaç arkadaş karşılayacak, onlarla otele geç. Sabah olunca da okula gidersin. Bulsan orada bulursun. Bulamazsan yine haber et.”

“Abi nasıl teşekkür etsem…”

Adam gecenin bu saatinde keyiften dört köşeydi. “Ulan ben Çakal’a kardeşin bana gelmiş diyeceğim. Keyfim on numara. Bir ara gel yanıma hallederiz aramızda.” Aklına gelmiş gibi ekledi. “Ha bi’ de bizim Bülbül gelinin arkadaşları vardı sanki. Sanmam ama ola ki onlar görmüşse diye sabah sorduracağım. Bir şey çıkarsa haber ederim. Sen otele git, yat ciğerim.”

Bülbül gelin.

Abim konuşmuş gibi hissettim. Sanki bu sözü o çıkarmış, İbo abinin de Nalin’i Bülbül gelin olarak bilmesi bu sebeptenmiş gibi hissettim. Hoşuma kaçtı.

“Sözüm söz. Abim gelince en kral sofrayı kurduracağım sana,” dedim gitmemi söylediği yere yürürken. 

“O kadarla yırtamazsın. En kral abim İbo’dur da diyeceksin ki iyicene kudursun.”

Güldüm dediğine. “Hallederiz.” Söylediği yerde beni bekleyen iki kişi vardı. Telefonu kapatıp başımla selam verdim. Beni direkt iyi bir otele götürdüler. Sabah olup okulun açılmasını beklemekten başka çarem yoktu zaten. 

Telefonu kapalı olduğu için ulaşamayacağımı bile bile Nalin’e mesaj yazdım. “Geldim sevgilim. Aynı şehirdeyiz yine.”

🎻🎻🎻

Gece aniden uyanmıştım. Birinin beni izlediği hissiyle etrafıma baktığımda Orkun’u görmeyi beklemiyordum. “N’apıyorsun burada?” diyerek örtü üzerimde doğruldum. 

“Seni Ezgi sanmıştım,” dedi karanlıkta karşımdaki sandalyeden kalkarken. “Asıl sen n’apıyorsun burada?” Koridordaki ışığı açınca salon tarafı da aydınlanmıştı. “Geri mi döndün?”

Yüzündeki izleri görünce hakkında duyduğum her şey gerçeğini bulmuştu. O kadar fena dövülmüştü ki kan toplamış yerler yeni yeni yeşile dönüyordu. 

Ezgi ile aynı evi paylaştığım süre boyunca kapımı kitlememe rağmen çekindiğim çocuğun benden çekinir duruşu farklı hissettirmişti. “Dönmedim. Okulla ilgili bir işim vardı. Aşiretimin yanına geri döneceğim. Zaten beni bekliyorlar,” dedim ne olur ne olmaz ayağını denk alsın diye. “Ezgi nerede?”

“Sahnesi var, gitti,” dedi ardındaki duvara yaslanırken. “Valizlerle gelmişsin?”

“Gerekliydi,” dedim üstümü düzelterek örtüyü kenara atarken. “Sen neden Ezgi’yle gitmedin? Bu saatte tek bırakmamalıydın.”

“Baksın başının çaresine,” dedi yavaş adımlarla karşımdaki sandalyeye geri otururken. “Umrumda bile değil.” Bir şeyler daha söylemek istiyor gibi uzun uzun bakışından rahatsızdım. Onunla aynı evde tek kalmaktan bile rahatsızdım. Telaşsız görünmeye çalışarak yerimden kalktım. Kapının önünden çantamı aldım. 

“Aşiretin seni buraya niye yalnız gönderdi?”

Çantamı sırtıma takarken kapının üzerinde anahtar olmadığını fark ettim. Ezgi giderken almış mıydı? Yoksa Orkun girince kitleyip yanına mı almıştı? Emin olamadım. “Yalnız değilim ki… Ezgi’yi özlediğim için onunla kalmak istedim. Bir kızın evine gece vakti girerek rahatsız etmek istemediler. Bu yüzden onları otele yolladım.” Kapıyı açmayı denemeye pek cesaretim yoktu. Ezgi’nin odasına doğru çevirdim yönümü. “Sabah birlikte döneceğiz.”

“Onlara hakkımda ne söyledin?”

“Hiçbir şey.” Ezgi’nin odasına girer girmez kapıyı kapayıp kitledim üzerime.

Kapının kolu aşağı doğru çevrildiğinde yapacağım şeyi anladığı gibi kalktığını, bana yetişmediğini anlamıştım. “Aç kapıyı! Sadece konuşalım. Hakkımda ne söyleyip beni bu hale getirttiğini öğrenmek istiyorum!” Kapıya vurdu. “Nalin! Yerime oturacağım. Çık şuradan!”

Çantamın fermuarını açıp telefonumu aradım. “Konuşacak bir şeyimiz yok! Eğer beni rahatsız edeceksen telefonum elimde. Ararım, gelirler!”

Allah kahretsin! Telefonum hırkamın cebinde! İçeride!

Sakin kalmak için yutkundum zor bela. “Tatsızlık çıksın istemiyorum Orkun. Kavgadan hoşlanmıyorum. Beni buna mecbur bırakma.”

Elini kapıya bir kez daha vurduğunda yerimde titremiştim. Bu vazgeçtiği anlamına geliyordu. Onu her kim dövdüyse eline sağlıktı ki evde yalnız olmamıza rağmen hâlâ onlardan korkuyordu. 

Ezgi’nin yatağına oturup masa saatine baktım. Sahnesi ne zaman bitecek bilmiyordum ama gün doğmadan geleceği umuduyla ses çıkarmadan beklemekten başka çarem olmadığını biliyordum. 

🎻🎻🎻

Sabah telefonum çalınca uyanmıştım. Memet abim arıyordu. Adamın işe gidiş saatiydi. Rüyasında beni görmediyse bir şey isteyecekti. “Abi günaydın,” diyerek açtım telefonu.

“Neredesin?” diye giriş yaptı direkt. Yattığım yerden doğruldum. “Babamı bırakıp nereye gittin?”

“İşim vardı,” diyebildim sadece. Nalin’i almaya geldim dememden bir şey anlamazdı. 

“Hepiniz kafanıza buyruk olmuşsunuz! Çakal’dan mı öğreniyorsun haber etmeden gitmeleri? Madem o saatte çıkıp gidiyorsun, eve gelecektin! Derdin neyse diyecektin, sabah yola çıkacaktın! Bu ne sorumsuzluk Hozan?”

Suratımı abimin uzaktan tükürmesiyle yıkamışım sayıp elimi yüzümde gezdirdim. “Abi gelince konuşalım mı?”

“Neredesin?”

İzmir desem şüphelenirdi. İstanbul desem iş kitleyecek olabilirdi. “Abi? Sesin… miyor… sen beni… musun?” diyerek kelime araları bıraka bıraka çekmiyormuş gibi yaptım. 

“Hozan min neyne wir!*(Hozan beni oraya getirtme!)” 

En son istediğim şeydi. “Ben… daha…son…ara…ğım,” diyerek kapattım bir anda. Geri aradı ama açacak cesaretim yoktu. Çalmaya bırakıp kalktım.

Geldiğim kıyafetlerim yerdeydi. Halamdan çıkarken valizimi de almamıştım. Babam eve götürür diye umacaktım ama buradan da bir şeyler almam gerekti. Direkt duşa girdim. Dünkülerimi giyip kahvaltıya indim. Hızlıca karnımı doyurup yakınlardaki ilk mağazaya geçip üstüme buraya uygun rahat bir şeyler seçtim. 

Beyaz tişört, pamuk keten karışımı bir pantolon yetmişti. Ne olur ne olmaz diye üzerime spor bir ceket de almıştım ama elimde gezdirecek gibiydim. Kasada ödemeyi yaparken sordum. “Üniversiteler kaçta açılıyor?”

Kasadaki genç kız gülecek oldu. “Nasıl?”

“Öğrencilerin dersi kaçta başlıyor? Ne zaman gelirler?”

“Dersleri kaçtaysa,” demesi pek açıklayacı olmamıştı. Yine de teşekkür edip çıktım. 

Kapıda beni bekleyen adamlarla rahat hareket edemiyordum. “Araba kiralayacağım bir yere gidelim,” demeyi uygun gördüm. Başta amacım ayağımı yerden kesecek öylesine bir şeyler seçip rahatça ayrılmaktı. Ama otoparkı gezerken spor birkaç model aklımı çelmişti. Normalde enstrümanlarım sığmaz diye almayı hayal bile etmezdim. Ama madem fırsat ayağıma gelmişti, tepmeyecektim. 

Kırmızı bir 96 model Mustang V6 kiralayıp İbo abinin ayalarladığı arkadaşlardan ayrıldım. Yollarına giderler sandım ama öyle uzaktan takibe devam ettiklerinde ses etmedim. Gaza biraz asılıp Nalin’in okuluna sürdüm. 

“Bakalım bırakıp gittiğin Hozan’ı böyle bekliyor muydun?”

🎻🎻🎻

Ezgi sabaha karşı gelmiş, odasının kapısı kitli olduğu için geldiği gibi salona devrilmişti. Uyuyakaldığım için kapıyı ona açamamışsam da okula gitmem gerektiği için öğleden önce kalkmış, çantama sıkıştırdıklarımla üzerimi değiştirip odadan çıkmıştım. Orkun’u aradım kapı aralığından. Ezgi geldikten sonra gitmiş olmalı, iz yoktu. Dış kapıyı sessizce aralamaya çalıştım. Ama eski kapı epey gürültü çıkarmış, Ezgi’yi rahatsız etmişti. “Gidiyor musun?”

“Öğrenci işleriyle görüşeceğim,” dedim sadece çantamla çıkarım diye onu kenara bırakıp ayakkabımı giyerken.

“Eşyaların?”

Ayağımın topuğunu iyice oturtmak için parmağımla ayakkabıyı çekiştirirken başımı kaldırıp baktım. “Yük olmasın. Giderken alırım diye düşündüm.”

Ezgi geceden kalma makyajı gözaltına dolmuş halde, olduğundan daha yorgun gözükerek doğrulmuştu. “Orkun senden rahatsız olmuş. Şimdi alsan daha iyi.”

Ayağımı ayakkabıdan hışımla çıkarttım. “Asıl ben ondan rahatsız oldum da kapıyı kitledim.”

“Sen her zaman kitliyordun,” dedi umursamazca.

“Neden acaba?” diyerek girdim içeri. “O geri zekalı aklın bunu hiç düşündü mü acaba? Neden senin ayyaş sevgilin her geldiğinde kapımı kitlemek zorunda kalıyorum?”

Sesimden rahatsız olmuş gibi suratını buruşturdu. “Orkun sana bakmaz. Seni yanlışlıkla aradı diye hayallere kapıldıysan…”

“Aptalsın!” diye bağırdım suratına. “Aptalsın çünkü her şeyin farkındasın!” Kapı açık, sandalyeyi çekip karşısına oturdum. “Zerre umrumda değilsin diye çekip gidecektim ama insanlık namına sana son sözümü söyleyeceğim. Orkun’dan ne adam olur ne de koca. Ailesiyle olan uydurma dertlerini bahane edip senin evini ve senin ona olan hislerini sömüren bir zavallı. Sen de onun ne halt olduğunu bile bile ona takılan bir aptalsın. Eğer birazcık aklın varsa yeni başladığın hayatında aynı aptallıkları yapmazsın.”

Uykusuzluğun üzerine bunları dinlemek ona dayak yemek gibi gelmiş olmalıydı. Gözünü yumması yetmedi, eliyle de kapadı üzerlerini. “Eşyalarını al da çek git ya.”

“Zaten gideceğim,” dedim ona en başta göstermem gereken tavırda, tiksintiyle. “Senin gibi biriyle ancak bu yaşıma kadarki salaklığımla arkadaş olabilirmişim. Olmuşum!” Balkondan bülbüllerimi aldım, çantamı sırtıma taktım, valizimi yamacıma çektim. Veda etmeden sırtımı dönüp çıktım. 

Okula bu yüklerimle gidemezdim. Mecbur önce orta halli bir otele geçtim. Eşyalarımı bıraktım, öyle yol adım.

🎻🎻🎻

Öğleye kadar dönüp durdum okulun içinde. Bülbül ya hiç gelmemişti ya da kaçırmıştım. Denk gelirim diye okulun içinde dolanıp panolara bakmaktan birkaç bölümün derslerinin ne zaman başlayacağının ilanlarına kadar incelemiştim. Herkesin dersi kafaya göreydi sanki. Lisedeki gibi değildi. Bende akıl olsa üniversiteyi de okuyacağım diye tutturur keyfime bakarmışım.

Tabii akıl olsa da babamın konservatuvarı kabul edebileceğini sanmıyordum. O zamanda doktor, mühendis, avukat olmamı meslekten sayar, bir de oradan beni sınarmış.

Hiç değilse fakültesinin olduğu tarafa yakın bahçede dolanırsam daha mantıklı olur diye oraya geçmiştim. Ortak buluşma alanlarıymış gibi çimenliğe yayılmış kızlı erkekli gruplar vardı. Bazıları sohbet ediyor, bazıları önlerindeki kağıtlardan seçtikleri notaları çalmaya çalışıyorlardı. Onları incele inceleye ağacın köşesinde doğaçlama bir şeyler çalıp söyleyen gruba kadar gittim. 

Fena değillerdi. Ama ruhsuzlardı. Çalmak için çalıyor, önlerindeki enstrüman kutusunu para toplamak için yola seriyorlardı. Nalin’i bulmak için aklıma gelen tek fikre tutundum, cebimden cüzdanımı çıkarıp bir haftada toplayacakları para karşılığı yer değiştirmeyi teklif ettim.

Mikrofonun başına geçerken gitarı boynumdan astım. “Hadi bakalım Bülbül. Buradan sonra sen beni bul.”

🎻🎻🎻

Öğle arasına çıkmadan öğrenci işlerinde birilerini bulmak için öyle koşmuştum ki nefes nefese odalarına daldığımda konuşmak için birkaç dakika soluklanmam gerekti. “Kayıt… Geçiş… Mezuniyet için kaç krediye ihtiyacım var… Hepsini öğrenmem lazım.”

“Tarihleri panodan sen takip edeceksin. Bu hafta asılır. Numaranı söyle.”

Cüzdanımı çıkarıp öğrenci kimliğimden okudum. Geçiş yapmak mı yoksa bu kredileri bir senede toplamaya çalışmak mı daha mantıklı olacak hesaplaması yaparken aklım karışmıştı. Elimdeki her ihtimal tek bir kişiye çıkıyordu yine: Abim.

Madem konaktan ayrılmıştı, artık bizi ayıracak hiçbir şeyin olmaması gerekti. Birlikte bir evimiz olabilirdi. Abimin olduğu şehre geçiş yapıp hocalarımla sorun yaşamadan mezun olabilirdim. Yahut abim buraya gelebilirse tüm sorunlara rağmen ne kadar sürerse sürsün derslerimi vermeye devam edebilirdim. 

Koridora çıkıp panoyu kontrol ettim. Asılı listeler arasında işime yarar bilgiler yoktu. Öylesine bakıp gidecekken camın önünde gülüşen kızların birbirlerine birisini gösterip bahçeye koştuklarını gördüm önce. Sonra yerine geçen birileri hayranlıkla izleyebilmek için camı sonuna kadar açmış, aşağı eğilmişti. 

Bahçede illa çalıp söyleyen birileri olurdu. Fakat belli ki bu seferki ya eski mezunlardan birisi ya da gerçekten ünlü birisiydi. Giderken bakarım diye düşündüğümden yavaş yavaş indim basamakları. 

Aşağıdan birisi tırabzana yaslanıp arkamdan gelen arkadaşlarına seslendi. “Kızlar! Acil gelin! Yakışıklı alarmı! Öyle böyle değil. Mavi gözlü hem de!”

Ardımdaki kızlar beni itmek suretiyle öne geçtiğinde arkalarından bağırdım. “Yavaş! Hiç mi mavi gözlü yakışıklı erkek görmediniz?”

Merxas konağında sürüsüyle var. Bir çift mavi benim bile olabilir.

Aklıma yine düşmüştü. Acaba Hozan beni özlemiş miydi? Yoksa Hakkari’de babasıyla oturmuş muydu? Yoksa yoksa eve dönmüş yan gelip yatmış mıydı? Beni hiç aramamış mıydı?

“Eğer aradıysa arar küfrederim. Eğer sadece mesaj atmışsa mesajla küfrederim. Eğer hiç aramamış, mesaj atmamışsa kendi kendime küfreder sonra telefonumu geri kapatırım.” 

Zaten çok kısa bir an açacaktım telefonumu. Denk gelip arayamazdı. Sadece mesajıma cevap gelmiş mi diye bakardım.

Telefonumu açtım. Cevapsız aramalar ve mesajlar karşısında yürümeyi unuttum, son basamakta kalakaldım. 

Herkes aramıştı! Herkes beni merak etmişti!

Zelal’den bir sürü mesaj vardı. Bir çoğunda bana hakaret etmiş, sayıp sövmüştü. Bir aralık okul için sabah erkenden çıkıp gittiğim yalanıyla beni kurtarmaya çalıştığını, onu yalancı çıkarırsam benim onu kandırdığımı söyleyip döveceği şeklinde tehditlerde bulunmuştu. Telefonumu açar açmaz onu aramam için tembihlemişti. 

Xezal beni merak etmişti. İyiysem haber etmemi, Halime yengesinin haber beklediğini yazmıştı. Zühre yenge de aramış, ona demeden gittim diye Memet abinin çok kızdığını, hemen onları aramamı yazmıştı. 

Memet abiden ise tek bir cevapsız çağrı vardı. O çağrı bir ton mesaj ve aramadan daha korkutucu duruyordu. 

Hozan’ın aramalarına aldırmamaya, küs olduğum için mesajlarını sona atmaya karar verişimden dolayı ona sıra geç gelmişti. Yürümeyi akıl edip dışarı çıkınca mesajını okudum. 

“Geldim sevgilim. Aynı şehirdeyiz yine.”

Okuduğuma inanamadım. Hozan buraya gelmiş olamazdı!

Mikrofon cızırdamasıyla kalabalığın toplaştığı yerden bir ses yükseldi. “Sıradaki şarkı beni önce sahnede sonra evimde terk edip gitmiş olan sevgilime gelsin. ‘Sesimi bul artık Bülbül!’

Hozan’ın sesi.

Sevgilimin seslenişi.

Ardıma dönüp kalabalığa baktım. Beni iterek koşan kızlar oradaydı. Yakışıklı, mavi gözlü dedikleri adamı görmek için zıplıyorlardı. 

O mavi gözler benim! 

Oraya koşup kalabalığı aşmak için sağımdaki solumdaki insanları geçmeye çalıştım. Herkes önce geldiğini söyleyip yer vermek istemezken Hozan şarkıya girmişti.

*”Neyleyim üç günlük ömrümü? 

Bu gönül sensiz hiç güldü mü?

Sevgilim, önüme ölümü

Sunsan ben içerim, kendimden geçerim

Senin için benden vazgeçerim.”

Birkaç kişiyi aşmayı becerip önlere doğru yaklaştım. Ama en öndeki kız grubu birbirlerine kenetlenir gibi kol kola girdiklerinden onları aşamamıştım henüz. 

Hozan başını gitardan kaldırdığı her an etrafa bakıyor, birini arar gibi yokluyordu. 

“Ben yağmuru gözlerinde

Bülbülü dillerinde

Günahı bedeninde

Tanıyıp da sevmişim.”

Nihayet beni buldu mavileri. Oturduğu yerden kalktı. Bana gülümsedi.

“Dönmüyor yedi cihan

Esirin olmuş zaman

Şarabı dudağından

İçip öyle sevmişim.”

Gülümsemesi gülümsetmeye yeterdi beni. Ama ona küs olduğumu hatırlamam gülümsememi silip atabilirdi. Ona kızmaya hazırladım kendimi. 

Hozan gitarı boynundan çıkarırken bile bana bakıp gülümsüyordu. Kalktığı yere bıraktı gitarı. Bana doğru gelmeye başladı. “Sevgilim…”

Önümdeki kızlar kime söylendiğini anlamak için önce birbirlerine sonra bana bakmışlardı. Kollarını ayırıp bana yer verdiler sonunda. 

Hozan yaklaştıkça uzun boyuna alışmış başım yükseldi yerinde. Sanki bir şey yapmasını istemişim gibi hareketlenen ellerimi tişörtümü cebime sokmaya çalışırken durdurdum. Sakince onu eleştirmek istedim. “Gelmişsin.”

“Gitmiştin,” dedi tam önümde durduğunda. 

Çok manasız bir sevinç dolanıyormuş kafamın içinde. O ana dek her neredeyse haberim olmamıştı ondan. Hozan’ın karşısında beni gülünç duruma düşürecek olmuştu. Rezil bir çabayla bastırmak istedim onu. “Sen de gitmiştin.”

“Senden değildi,” demesiyle o sevinç göğsüme atlamıştı. Orada kucağı geniş bir alanı yoklayacaktı. “Sen beni beklemeden nasıl gittin?”

“Okul,” dedim cebime sığdıramadığım elimle bakmayacağım ardımı işaret ederek. 

“Yalancısın Nalin,” dedi aramızdaki yarım adımı attığı gibi bana sarılırken. Bir eli sırtımı, diğer eli başımı tutup kendine yasladığında geriye işaret ettiğim elim parça parça düşmüştü yerine. “Salaksın Bülbül.” Başını eğdi başıma. İyice kapandı bana. “Nasıl bana sarılmadan durabiliyorsun?”

Göğsümdeki kucakta sevince sarıldı özlemle bir olmuş hüzün. Tüm gövdemi kapladı Hozan. Dayanamadım o an. Belinden sıkıca sarıldım. Zaten göğsüne yaslıydı yüzüm. Orada kapandı gözüm. Tamamen onun oldum. “Sensin salak! Seni ne kadar bekledim biliyor musun?”

“Üç gün?” diye sordu alaya alacak gibi.

“Yirmi iki yıl!”

İyice eğilip boynumdan öptü derince. “Çok özlemişsindir o zaman.”

Onun için ağlamalarımın tümü hatırlatmıştı kendini. Göğsünde hepsini bir akıtırdım gibi. Ama hüznün koynunda öyle hoş sarınmıştı ki sevincim, ağlamam onu görmemden ibaret olurdu şimdi. “Sen özlemedin mi beni?”

“Her an.”

Yüzümü iyice gizledim göğsüne. Belinden sarıldığım ellerimle sırtının her bir yerine tutunmak istedim. 

Tutunacak tek dalında yuva yapmak isteyen bülbülün yeri seçtim sinesini.

Hozan omzumdan öptü. Girip boynumdan öptü. Yetmedi, yanağımdan saçıma dek birkaç öpüşle geçti beni. Gülerek ona kızacağım anda beni saran kolları havaya kaldırmıştı bedenimi. 

Çığlık atarak asıldım ona. Beni kendi etrafında döndürdü. Hemen indirmedi yere. “Dans et benimle. Gecelerce susmadın içimde.”

Ayaklarım yere değmeden bir defa daha döndürüp aynı yere bıraktı beni. Bir adım kadar uzaklaştı. Bedeniyle ısınmış bedenimle haksız geldi o soğuk. Gözlerim dargınca açıldı. 

Hozan önümde hafifçe eğilip doğrulmuştu. “Dans?”

“Gece değil ki,” dedim sanki var olan bir eteği tutup eğilir gibi. 

“Bensizken değil miydi?” Uzattığı eli tuttuğumda beni kendine çekmişti. “Neden kaçtın yine?”

Ellerimi boynuna çıkardım. Ona sarılmaya doymamıştı daha tenim. Sarılarak dans etmek istemiştim. “Sana gecelere dikkat et demiştim. Gelmedin. Elbet kaçıp gidecektim.”

“Bekleseydin,” dedi belimden sarıp sarmalarken. “Sonraki gece gelecektim.” İki yana sallandı benimle. 

“Çok geçti. Baban Leyla ile gelmedi mi?”

Gözünün mavisinden bulutlar geçti. “Ben sana geldim Bülbül.”

“Ben de sana gelmiştim Hozan. Ne anlamı oldu?”

Elimi belimden çektiğinde beni bırakacağını sandım. Boynumdan tutup başımı göğsüne yasladı tekrardan. Bu defa kalbini kulağıma hizalamıştı. “Bak n’olmuş?” Ritmik sesin sıcaklığında Hozan’ımın sesini de duyuyordum yamacımda. “Nalin’lere özel bir şarkı söyleniyor içeride. Duyuyor musun?”

“Duyuyorum,” dedim gözüm bizi izleyen kalabalığa değince. “Herkes bize bakıyor.”

“Dans eden bir Bülbül’ü her zaman göremezler.”

“Dans eden iki bülbülü,” diye düzelttim onu.

Hozan’ın kalbinden dinlediğim ismime özel şarkıyla dans ettim sessizce, dakikalarca, alelade bir yerde…

Dansımız bittiğinde önce Hozan’ı dinleyen, sonra bizi izleyen kalabalığın alkışlamasını beklemiyordum. Utanarak saçlarımı geriye ittim.

Hozan elimi tuttu. “Okulla işin bitmiş miydi?”

Elimin eline yerleşmesini izlerken söyledim. “Tarihler asılmamış daha. Birkaç günü bulabilirmiş.”

“Birkaç günde bakalım biz neler bulabiliriz burada?” Elimi bırakmadan ceketini aldı ağacın dalından. Gitarını aldığı çocuğa teşekkür etti. Kendisini tebrik edenlere başıyla selam vere vere geçti. Ceketini parmağıyla tutup omzuna attı. Tutuğu elimi bırakmadan boynumdan geçirdi kolunu, kendine yasladı beni. “Gezdir bakalım okulunu.”

Hozan’la böyle sarmaş dolaş okulu gezmek kurmaya cüret bile edemeyeceğim bir hayal olabilirdi. Başıma gelince ne yapacağımı bilememek benim tecrübesizliğimin sersemliğiydi. “Hiçbir yeri görmedin mi?”

“Seni ararken gördüm de senle görmedim,” dedi ayaklarımız birbirine dolanmasın diye yavaşlarken. 

Yabancısı olduğumu sandığım şehir Hozan’la olunca tanıdıktan öte geldi bana. “Bak şimdi. Şurası…” diyerek boştaki elimle işaret ede ede yanından geçtiğimiz her yeri anlatmaya başladım. Hemen hemen hepsinde Ezgi’yle kahve içmek gibi anılarım vardı. Fazla bir şey yapmamıştım. 

“Ezgi’den başka arkadaşın olmadı mı?”

“Okulun ilk haftası kalabalık bir gruba dahil olmuştum aslında. Aramız da iyi gibiydi ama sonra hepsi beni dışladı.”

“Niye?”

Gülmemeye çalıştım. Fakat o olaydan hâlâ biraz utanıyordum. “Hocanın onlarda beğendiği ne varsa taklit edersem iyi bir şey yapacağımı sanmıştım. Benimle çok eğleneceklerini düşündüğümden bir de yanlarında yapmıştım.”

“Seni tehdit gördüler tabii,” dedi benim aksime alayla gülerek. “Şu taklit işini başına bela açmadan kullanamayacak mısın sen?”

“Ama n’apayım Hozan? Hocam beni sevsin istiyordum. Yoksa derslerimde başarısız olabilirdim. Gözüne girmem gerek gibi hissetmiştim.”

“Kendi sesinle bunu zaten başarırdın sevgilim.”

Dediğinden fazlasını da duymak istedim. Başımı göğsüne yaslayıp yüzümü ona kaldırdım. “Sesimi o kadar çok beğeniyor musun?”

“Çoook…” dedi uzatarak. Yüzüme eğilip alnımdan öptü. “Nerede kaldın gece?”

“Ezgi’de,” dedim normal bir şeymiş gibi dursun diye sessizce.

“Nalin,” dedi işte nihayetinde kızacağı bir şey bulmuş sesiyle. “Nasıl güvenirsin?”

“Güvendiğimden değil,” dedim başımı indirirken. “Zaten senin yüzünden oldu.”

“Benim bir gece geç gelmemle bunun nasıl bir alakasını kurdun kafanda?”

“Geç gelmenle değil,” dedim gayet mantıklı olan açıklamamı yapmak için. “Yanıma gelmenle alakası var Hozan. Ben sen yokken, bu koca şehirde hiç kimsem yokken, gayet aklı başında bir kız olabiliyordum.”

“Şehir şehir kılığıma girip taklidimi yapmandan mı bahsediyorsun? Yoksa zerre güven vermeyen arkadaşlarına güvenip almadığın borca senet düzenleyen adamların zoruyla sahneye…”

“Onlar değil Hozan! Oralar değil!” diyerek karnına vurmak istedim. Elimi bırakmamıştı. Dirseğim erişti. Onunla da çok sert vuramadım. “Bu yaşıma kadar gayet aklı başında gelmiştim!”

“Sonra n’oldu peki?”

“Sonra…” dedim kısık sesle. Birbirine eş giden ayaklarımıza baktım. “Seninle olunca… Salaklığın bulaştı bana.”

Hozan acımasız bir gürültüde güldü dediğime. Bu defa elimi ondan alıp vurdum karnına. “Gülme salak! Ciddiyim. Senin yanındayken daha salak bir şey oluyorum.” Durup önüne geçtim. “Normalde de üstün zekalıyım demiyorum ama senin yanında çok salak oluyorum Hozan.”

“Aşktandır sevgilim,” dedi yanaklarımı avuçlarının arasına alırken. Burnumun ucundan öptü. “Aklını kullanmaya ihtiyaç duymadığındandır.”

“Olabilir,” dedim öylesi biraz mantıklı geldiğinden. “Senin yanında nereye nasıl gideceğimi düşünmüyorum. Nerede nasıl kalacağımı da. O yüzden aklımı dinlendiriyorum. Ondan işte.”

“Ondandır,” dedi parmağıyla yanağımı okşarken. “Ondandır benim salak sevgilim.”

“Bak!” dedim ona vurabileceğimi göstermek için elimi havaya kaldırıp. “Sen daha salaksın. Ben sadece senin yanında biraz salağım. Ama sen her türlü kocaman bir salaksın. Gülüşün bile öyle bi’ salağımsı ki…”

“Öpsem şimdi seni?” demesini beklemiyordum. 

Aklım karıştı. “Ney? Niye?”

“Gözümde çok şirinsin şimdi.”

Gülesim geldi birden. Öyle salak gibi de gülmezdim ben. Yine de göstermeyecektim ona. “Olmaz. Okula yeterince rezil oldum.” Yürümeye dönmek için yanına geçtim. 

“Ben buna rezillik demezdim.” Elimi tuttu yine. Çıkışın orada kırmızı bir arabanın önüne kadar götürdü beni. “Nasıl?”

Araba pahalı olduğunu markalardan anlamayan bana bile duyuracak cinstendi. Hiç böylesine binmemiştim. “Bu kimin?”

“Şu an bizim.” Kapımı açtı. “Kiraladım.” İçine yerleştiğimde Hozan da dönüp kendi yerine binmişti. “Nereye gidelim?”

“Eşyalarım otelde.”

“Hani Ezgi’de kalmıştın?”

Kemerimi takarken kaçırdım yüzümü. “Kalmıştım. Sabah kavga edip ayrıldık.” Hozan’a geri döndüm. Bakışına cevap verdim hemen. “Bir daha gerçekten görüşmeyeceğim. Bakma öyle.”

“Arkadaşlık konusunda başarısızsın sevgilim.”

“İlki sen olunca…” dedim laf sokmak için. 

“Ahım üzerinde demek ki,” diye karşılık verdi kemerini takarken. “Beni bırakıp gidişine nasıl üzülmüşsem benden başka arkadaşın olmamış.”

“Oldu ya bir sürü,” dedim kabul etmemek için. 

“Hani?” dedi etrafıma bakarak. Kendini gösterdi büyük bir zevkle. “Bir tek ben varım.”

“Salak,” dedim ona gülmemek için. “Müsait bir zamanımda senden başka arkadaşlarım da olabilir.” Aklıma gelenle gülümsemem düşmüştü. “Gerçi Leyla en düzgün arkadaşım olacak gibiydi. Onu da yine sen mahvetmiş oldun.”

Kınar gibi baktı. “Hayatındaki her şeyden beni mesul tutmayı nasıl beceriyorsun?”

“Çünkü öyle Ozan!”

“Ozan olduysak…” dedi susmayı tercih edecek gibi arabayı çalıştırırken. Yola çıkarken radyoyu açtı. Denk gelen Leyla’lı şarkıyı öyle hızlı atladı ki kızmama vakit tanımadı. “Ne dinleyelim?”

Kollarımı göğsümün altında birleştirdim. “Nalin’li bir şeylerin var mı?”

Radyoyu kapattı. “Sen varsın sevgilim. Seni dinleyeceğim.”

Arabanın yoldaki hızı biraz artıyor gibi geldi. Hozan’ın kolunu tuttum. “Biraz yavaşla.”

Sanki hızlan demişim gibi gaza asıldı. “Sesini yüksek al. Duymuyorum.”

“Hozan!” diye bağırarak vurdum omzuna. Salak gibi güldü buna. “Yavaşlamazsan küserim!”

Hızını kademe kademe düşürdü. “O halde şu an küsmeye hakkın yok. O kollarını göğsünün altında toplayıp tavır alma bana.”

“İyi, peki.” Gideceğimiz oteli tarif ettim. Zaten okula yakın diye orayı seçmiştim. Varmamız çok sürmedi. Valizimi, çantamı, bülbüllerimi alıp çıktım.

“Kafese kadar mı götürdün?”

“Ardımda bırakamazdım,” dedim koltuğu eğip arkaya yerleştirmesini beklerken. “Eve gidince fark etmemiş miydin?”

Onun valizini aldığımı görünce azara tutacakmış gibi bakmıştı yüzüme. “Orada olmadığını duyunca eve hiç gitmedim.”

Hemen bana mı gelmişti? Biraz buna gülümseyebilirdim o zaman. “Babanları görünce mi geldin peşimden? Hem de hemen?”

“Hem de hemen o gece,” dedi eşyalarımı yerleştirip koltuğu düzeltince. “Bin hadi. Benim kaldığım otel daha rahat. Oraya geçelim.”

Hozan’ın kaldığı otel daha uzaktı ama daha iyi bir yerdeydi. Keşke paramı diğer otele vermeseymişim dedirtmişti. Cüzdanımı çıkarırken nakitim yetmezse abimin kartını kullanırım diye düşünüyordum. 

Hozan cüzdanımı alıp kendi cebine sokarken resepsiyona odasını değiştirmek istediğini, iki kişilik yeni bir oda istediğini söylemişti. Kuru temizlemeye yolladığı kıyafetlerinin yeni odamıza gönderilmesini söyleyip valizlerimi çıkartması birine teslim etti. Elimi tutup restoran tarafına yönlendirdi. 

“Cüzdanımı niye aldın?”

“Yemeği beğenirsek senden ödeyeceğim çünkü,” diyerek boş masalardan birini seçti bizim için. Beni oturtmak için sandalyemi çekti. Oturur oturmaz menüler gelmişti. “Söyle bakalım. Burada ne yenir?”

“Bilmem ki,” dedim menüye bakınırken. Paramın yetmediği aylarda poğaça ve gevrekten ibaret kahvaltılarımdan öneremezdim. “Manisa’yı biraz biliyordum ama burayı hiç bilmiyorum.”

“O zaman canımız neyi çekerse yiyeceğiz,” dedi menüyü masaya yatırıp. Tek tek bir şeyleri gösterdi. Neyi gösterse olabilir dediğim için sonunda birkaç farklı siparişle boş servisler istedi. 

Tüm bunları param karşılar mı diye cüzdanımı karıştırmam gerekecekti. Hozan’da diye yapamadım. Zaten param yetmezse kalanı o karşılar diye telaş etmeyecektim. 

“Neler yaptın bensiz?” diye sordu yemeklerimiz hazırlanırken.

Ona ayrı geçirdiğimiz birkaç günü birkaç sene gibi anlatabilirdim. Özellikle makarnamla dalga geçen kardeşinden fazlaca bahsetmiş olmalıyım Hozan kahkahalara boğulmuştu. “Gerçekten yemek yapamıyor musun?”

“Hozan neyi istesem yapabilirim. Test çözerken öğrenecek vaktim olmamış olabilir ama her yemeği ısıtmayı da iyi biliyorum.”

Hozan önemli bir şeyi söyleyecek gibi parmağıyla ortayı göstererek ekledi. “Müsait bir zamanında daha iyisini de öğrenirsin hatta.”

“Heh!” dedim nihayet doğru bir şey demiş gibi. Ama benimle dalga geçtiğini gülmeye devam etmesinden anlamıştım. “Sen sanki biliyor musun?”

“Makarnadan fazlasını biliyorumdur diye düşünüyorum.”

“İyi. Yapar afiyetle yersin,” dedim kalkmak için sandalyemi iterken. 

Uzanıp bileğimden tuttu hemen. “Küsme sevgilim. Eğleniyorum.”

“Yapamıyormuşum gibi gülüyorsun Hozan. Ben sadece yapmadım dedim. Yapamıyorum demedim.”

“Yapma da sevgilim,” dedi yerinden yükselip sandalyemi masaya çekerken. “Ben dışarıda yemek yemeyi daha çok severim zaten.”

Yemeklerimiz geldi diye gitmekten vazgeçmiştim. “Ye o zaman afiyetle,” dedim triple.

Masaya konan tabaklar her yeri kaplamıştı. Önlerimize konan boş tabaklardan sonra garsonlar çekilmişti. Hozan yerinden yükselip tabağımı önümdem aldı. “Şimdi bana güven. Güzel bir şey yapacağım.”

Her şeyden biraz biraz koyuyora benziyordu. Sadece ortadaki sosları bir şeylerin üzerinde gezdirip mezelerden de eklemiş, önüme koymuştu. Parmağında kalanı yalayıp kendi tabağına aynını doldurmaya geçti. 

Çatalla bıçağı aldım. Köfteden başladım. Üzerindeki sosla yakışmışlardı. Hozan’a güzel olduğunu söylemek için baktım hemen. Zaten bana bakıyordu. Göz kırptı sanki onu öveceğimi anlamış gibi.

Ona gülüp yemeğe geri döndüm. Dün gece yemek yemediğim için midemin de Hozan’ı bekleyen bir boşluğu varmış. Onu doldurana kadar yemiştim. Tatlıya yerim kalmamıştı. 

“Odaya sipariş ederiz,” dedi Hozan. Ödeme için kendi cüzdanını çıkarttı. 

“Hani beğenirsen benden ödeyecektin?”

“Sen daha çok beğendin. Bu yüzden ödemek benim boynumun borcu oldu,” dedi zaten başından beri bunu planlamamış gibi. 

“Yalancısın var ya,” dedim tuvalete gitmek için erken kalkıp. Ben tuvalette saçımı başımı düzeltip çıkana kadar Hozan da girmiş, çıkmıştı.

Elini uzattı tutmam için. Tuttum. Birlikte geçtik asansöre. Kata çıkana kadar asansördeki her bir tuşa bakmıştım. Kata çıkınca odanın önüne kadar gittik. O zaman dayanamayıp sordum. “Aynı odada mı kalacağız?”

🎻🎻🎻

Asansör boyunca suskun kalmasından bir şeyi sormak için fırsat kolladığını anlamıştım. Kapıyı açtım geçmesi için. “Zaten konakta da birlikte kalıyoruz, rahatsız olmazsın diye düşünmüştüm.” İçeri girdiğinde ayrı ayrı yatakları görmüştü. “Yine de istersen ben başka odaya…”

“Yok, hayır,” dedi hemen yataklardan birine oturunca. “Ben hani tek yatak olursa diye…”

Bir kişiye göre bile geniş olan diğer yatağa oturmadan cüzdanını çıkarıp yanına bırakmıştım. “Tek yatak olsaydı? Benle yatmaz mıydın?”

Cüzdanını alıp içini açtı kontrol edecekmiş gibi. Ondan bir şey alıp almadığıma baktığından değildi. Bir şey yapmış olmak içindi. Kendi vesikalığına bakıp bırakmasından anlamıştım. “Ondan da değil de… Sadece sordum öyle.”

Fakat cüzdanından bir şeyi kesinlikle almıştım. Tuvaletteyken düşmesin diye elimi yıkarken kenara koyduğumda dışarı sarkan vesikalıklarından birini görünce tekini içinden alıp kendi cüzdanıma geçirmiştim bile. “Sordun öyle?” dedim yatağa doğru yan uzanırken. “Şu an ney düşündüğünü merak ediyorum.”

O da rahat olmak için benim gibi yana doğru bıraktı kendini. Yanlışlıkla sırt üstü yatınca tavana baktı bir süre. Sonra yana dönüp bana baktı. Gülümsemesinden diyeceğinin keyfini evvelinden yaşamıştım. “İyi ki gelmişsin sevgilim.”

Böyle güzel gülerse… Böyle güzel konuşursa… Ondan ayrı yatakta huzur bulamazdım ben. 

Yerimden doğrulduğum gibi kalktım ayağa. “Nereye?” dedi şaşırıp. 

“Yanına geleceğim.” Yamacındaki boşluğa uzanmamı şaşkınlıkla izlemişti. Yerimi yanında yapınca konuştum. “Bir daha desene.”

Sırt üstü dönmüştü. Yutkunurken boğazının gidip gelişini görmüştüm. “Niye?”

“Bu sefer daha yakınına geldim. De işte.”

“İyi ki geldin Hozan,” dedi gülümseyerek. 

“Öyle değil. Az evvelki gibi.”

Gözlerim arasında dolandı gözleri kararsızca. Neyi farklı söylediğini orada aranır gibiydi. Sonunda buldu. “İyi ki geldin sevgilim.”

Birbirine kavuşan dudaklarına düştü gözlerim. Oradan ismime en yakışan sözü çekip almak istedim. Duraksamam gerekti. Sevgilimin gözlerine döndüm. “Şimdi öpsem ya seni?”

“Hozan…” dedi kararsız bir sesle. 

“Dur dersen dururum sevgilim. Öp dersen öperim.”

🔞🔞🔞

Nefesinde bir şeyler değişmişti. Göğsünün kalkıp inişi dikkat çekecek hale geçti. Telaş etsin istemedim. Elimi yanağına koydum. “Buradan da öpebilirim.”

“Öp,” dedi direkt.

Hiç bekletmeyecektim onu. Üzerine eğilip parmağımın okşadığı yeri öptüm sakince. Yetmedi. Baş parmağım çenesine doğru süzüldü. “Buradan?” 

Bu kez yutkunacak kadar duraksamıştı. “Öp,” dedi yine.

Çenesinin kavisinden öptüm aynı sakinlikle, bir saniyelik fazla olacak kadar sadece. 

Parmağım yolunu bulmuştu. Boynuna doğru takip etti rotayı. Boynunun en kuytu yerinde aradığını buldu. “Buradan?”

Nalin’in göğsü daha fazla nefese muhtaciyetle daha fazla yükselmekte bulmuştu çareyi. Göğsüme kadar dayanmıştı neredeyse. En dolu nefesi çektiğinde nihayet değmişti tenime. “Ö-p,” diyebilmesi iki ayrı nefese bölünmekle bana ulaşmıştı.

Bu kez ağırca eğildim boynuna. İlk nefesim dokundu öpeceğim yere. Nalin’in kaslarının hareketini izledim o saniyede. En kuytu daha da körleşeceğinde atıldım içine. 

Bu sefer öyle derin öpmüştüm ki o kuytudan alacağımı alana kadar çekilmek istemedim. 

Nalin bacaklarını kendine çekip telaşla bağırdı. “Hozan!”

Onun sesiyle çekilmek zorunda kaldım. “Söyle.”

“Bu başka…” dedi nefesinin hızında cümlesini tamamlayamamaktan. “Bu başka öpüştü.”

“Hoşuna gitmedi mi?”

Eliyle kendine çektiği bacaklarının altında kalan karnını gösterdi. “Buramda hissettim.”

Parmağım öpüşümden kalan kızarıklığı okşadı. “Hoşuna gitmiş sevgilim.”

“Farklı bir histi,” dedi nefesini tutmaya çalışırken. “N’apacağımı bilemedim.”

“Bırak kendini,” dedim boynunun öbür yanında kendime yer açarken. Dudaklarımı değdirdim önce. Nefesimle ısıtırken sürttüm sadece. Elleri yerlerinde ne yapacağını bilemez şekilde hareketlenince boynun kuytusu derinleşmişti. Oraya bir öpüş kadar girmedim bu sefer. Tenini ağzımın içine alıp bırakacak kadar derin öptüm. Bacaklarını kendine çekmekten dizini bana dayamıştı. O hissi daha derininde hissetmesi için boynunun kalanına da sokuldum. 

“Hozan,” diyerek başımı tutmak istedi elleri. Boynundan göğsüne doğru kayacağımda çenemden kavradı elleri. “Hozan!” diye bağırdı yine. 

Isınmış dudaklarımla geri çekildim. “Söyle sevgilim.”

“Bu daha başkaydı,” dedi başı boynunu benden gizleyecek gibi kıvrılırken. “His hâlâ karnımda.”

Belinden kavrayıp üzerime çektim bedenini. Ne yaptığımı anlamadığı için yatağa tutunmaya çalışıyordu. Tamamen kucağıma çekince bacaklarını iki yanıma açtım. “Sen öp beni.” 

Oturduğu yeri yadırgamaktan yüzüme bakamamıştı hemen. Rahatsızsa anlamak istedim. Çenesinden tutup yüzüme çevirdim kaçırdığı bakışlarını. “İstemez misin?”

Yüzüme bakınca boynu kadar kızaracak olmuştu yanakları da. Elini yavaşça yanağıma değdirdi. “Buradan mı?”

Gülümseyecek oldum dediğine. “Öp.”

Yanağıma dudağının dokunmasıyla çekilmesi bir olmuştu. Parmağını çeneme değdirdi bu sefer. “Şimdi buradan?”

“Öp,” dedim devam etmesi için. 

Eğilip öptü. Çekilirken saçları günlerdir tıraş olamadığım için kendini gösteren sakallarıma takılmıştı. İki eliyle saçlarını çekerek dikleşti. Saçlarını tek eliyle sol omzuna toplayıp tuttuğunda öpüşümden kızarmış boynunu tamamen açarak beni nasıl etkilediğini anlayamazdı. “Şimdi?”

Çenemi kaldırıp boynumu araladım devam etmesi için. Tek eliyle saçını tutarken eğildi. O kadar sık alıyordu ki nefeslerini, sıcaklığıyla boynumu talan edebilirdi. Dudaklarını değdirdiğinde gözlerimi kapatmam kendiliğinden olmuştu. Dudakları öyle yumuşak öpüyordu ki bedenimde bu kadar sert tezahür etmesi mücadele edebileceğim bir durum değildi. 

Yavaşça çekildi. “Hissettin mi sen de?”

Hem de nasıl…

“Devam et,” dedim gövdemin hararetini bastırmak için nefesimi tutarken. 

Titrek parmağı çenemi tutup çevirdiğinde diğer yandan öpüp görevini tamamlayacağını anlamıştım. “Benim gibi,” dedim nefesimi daha fazla tutamazken. 

Yavaşça eğilmesi bile beklentiyle yakıyordu tenimi. Dudakları boynumu bulduğunda sadece uzun bir öpüş olacak dokunuşuyla bile dizginlerimi kaybetmiştim. Bacaklarının arasına doğru yükselirken buldum kendimi. “Nalin,” dedim kendimi yatağa zor bela bastırırken. “Durmamı istersen dururum sevgilim.”

Dudaklarını boynumdan çektiğinde soracak bir saniyesi olmamıştı. Yatakta yerimizi değiştirmek için sırtını geriye düşürdüm. Zaten aralık bacaklarının arasında yerim hazırdı. Üzerine uzanıp dudaklarını buldum. 

Şaşkınlıktan yatağı tutan elleri, dudaklarım dudaklarını esir aldığında sırtıma çıkmıştı. İlk karşılaşmamızda sarılışımız gibi sıkıca sardı bedenimi. Dudaklarıma anlık bir telaşla cevap vermeye çalıştı dudakları. 

Bir dirseğim yatağa gömülmüştü. Diğerini kaldırıp elimi Nalin’in tişörtünün içinden sokup belini kavradığımda iki yanımda bacaklarını kapatmak istemiş, beni sıkıştırmıştı kendinde.

Alacağım kalmıştı boynunda. Dudaklarından kopup oranın kuytusuna düştüğümde sırtımdaki eli saçlarıma çıkmıştı. “Ah,” dedi öpüşümden azad olmuş dudakları. 

O iniltisi beynimde bir ışık gibi patladı. Bacaklarının arasına kendimi bastırırken boynundan koca bir parçayı aldım ağzıma. 

Saçlarımı tutan parmakları sıkılaştı. “Hozan,” diye fısıltıyla titredi sesi. 

İsmimi böyle söylerse yoldan çıkarırdı beni. Duramazdım yerimde. Belinden yakaladığım tişörtünü aramızdan çekmek istedim. Ondan ayrılığım anda yukarı çekip başından çıkardım tişörtünü. Sütyeniyle kaldı altımda. 

Tişörtü çıkınca gözleri irileşmişti. Bakakaldı bana. Eşit hissetmesi için kendi tişörtümü de çıkardım. Daha da büyüdü bakışları.

Ürkütmemek için yavaşça döndüm yerime. Artık gözlerimin önünde olan göğsünü avucuma alıp sütyenden taşan teninden öpmek istedim. 

Dur,” dediğini duydum. 

Avucum göğsünü kavramışken öpemedim. “Ney?”

🔞🔞🔞

“Dur,” dediğinde sesi daha anlaşılır çıkmıştı ikimiz için de. “Duramaz mıyız sevgilim?”

Elimi yavaşça çektim göğsünden. Nefesimi yutmaya çalışırken sordum. “Durmak istiyorsan?”

“İstiyorum,” dedi dudaklarını ağzının içine almadan evvel. Sonra tamamladı bir cümleymiş gibi. “Durmak istiyorum.”

Bedenim durmak istemiyordu. Hiç de duracağı bir yola çıkmış değildi. Bu yüzden çekilmek çok zor olacaktı. Yavaşça dikleştim. Ağzımda ikimizden birine ait tükürüğün ıslaklığı kalmıştı. Parmağımla silerken bacaklarını aralamış, çekilmemi kolaylaştırmıştı. 

Peşimden yavaşça yükselip doğruldu karşımda. “Duramaz mıydık?”

“İstediğin her anda durabiliriz,” dedim sıklaşan nefesimi düşürmek için tekrar tekrar yutkunurken. Bir türlü dinginleşemiyordum.

Gözlerindeki bakıştan neden durmak istediğinin cevabını aranmaktan alamadım kendimi. “Canını mı yaktım?”

Başını iki yana salladı. “Hayır.” Fakat gözlerindeki o bakış değişmemişti. 

“Korkuttum mu?” diye sordum bu sefer elimi yanağına koyarken. Gözlerini kaçırmasından sorunun bu olduğunu düşündüm. “Canını yakmam sevgilim.”

“Sadece…” dedi gözleri benden ötede bir yerdeyken konuşabilirmiş gibi. “Yanlış geldi.”

Gülümsedim istemsizce. “Yanlış çünkü,” dememle beni geri buldu bakışları. Gözündeki tereddütün korkudan değil bizi durduğu için çekinceden olduğunu anlamıştım. “Zaten yanlış sevgilim. Ancak istersen yapabileceğimiz bir yanlış.”

Elini karnına koydu. “O his öyle büyüdü ki… İstedim,” dedi ona inanmamı ister bir sesle. “Gerçekten istedim Hozan.”

“Biliyorum,” dedim yanağını okşarken. “Ama bu yanlışı yapmak istemedin.”

Nihayet onu anladığımı görünce başını hızla sallamıştı. “Özür dilerim.”

“Dileme,” dedim boynundan tutup alnını kendime çekip öperken. “Durdurman doğru olandı sevgilim.” Yavaşça çekildim. “Sen durmak istemesen, ben hiç istemezdim.”

Yutkundu tereddütle. Kararından şaşsın istemedim. Geriye gidip kalktım yatağından. Pantolonumun içinde oradan çıkacağına emin olan böyle bir son beklemiyordu. Karnıma doğru sıcak bir sancıyla gidecek oldu. “Yoldan geldim. Burası da beklediğimden sıcakmış,” dedim ensemi kaşırken. “Sen dinlen. Ben yıkanıp geleceğim.” Banyoya geçerken gülümsemeye çalıştım. 

🎻🎻🎻

Hozan banyoya girdiğinde hava ılık olmasına rağmen üşümüş hissettim. Yere atılmış tişörtümü alıp giydim hızlıca. Yataktan kalkıp balkona attım kendimi. Ilık rüzgarın soğuk olmasını dilerdim. Belki utancımı silip alırdı yüzümden. 

Balkon demirlerine dirseğimi dayayıp elimle ağzımı kapadım. Daha odaya girerken hissetmiştim. Odada tek bir yatak olsa, Hozan’la yan yana gelsem, böyle bir şeyin yaşanabileceğini hissetmiştim. Kendimi tutabilirim sanmıştım. Birkaç öpücükle aklımı kaybetmem sanmıştım.

Konaktayken yan yana yatmak bu kadar farklı değildi sanki. Yalnız olmadığımızı bilmek mi yoksa birbirimizi kim olarak gördüğümüze emin olmak mıydı bilmiyorum, daha başkaydı. Burada yapayalnız olmak bambaşkaydı. 

Nasıl durmasını söyleyebildiğime inanamıyordum. Üstünü çıkartmak için uzaklaşmış olmasa, beni kendimle bir saniye olsun bırakmış olmasa durmasını söyleyemezdim. Durmasını istemediğim için kendimi de durduramazdım. 

Telefonum çalınca odaya girip hızlıca aldım, geri balkona kaçtım. Arayan Zühre yengeydi. Açmak istemedim. Ama artık telefonumun açık olduğunu bildiği için ayıp olmasını istemedim. “Alo?”

“Açtı,” dedi birine. “Bülbül Allah aşkına o telefon niye kapalı? Zelal’e demişsin şarjım az diye. Ama niye hemen doldurup açmıyorsun. Bak Memet abin de çok kızdı sana. Telefonu ona vereyim de duy.”

Memet abiyle konuşamazdım şu an. “Verme!” diye bağırdım utancın teriyle. 

“Niye?” dedi kadıncağız sesimi telefonsuz bile oraya dek duyuracağımdan. 

“Utanırım yenge. Memet abi kızarsa çok utanırım şu an.”

“Müsait değilmiş,” dedi Zühre yenge muhtemelen kocasına. “Tamam ben çok kızacağım, söyleyeceğim ona.” Bana döndü. “Memet abin Zelal’e de kızdı Bülbül. Öyle habersiz, bir başına gitmişsin. Söyleseydin Mem götürecekti seni uçağa kadar. Nerede kalacağına kadar ayarlardı. Niye hiç demedin?”

Çünkü kaçıp gitmek istemiştim. Şu ana dek bir sürü yerden böyle çıkıp gitmiştim. Fakat kaçtığım hiçbir yerden bu kadar aranmamış, bu denli merak edilen olmamıştım. “Çok acil aradılar yenge. Uyandırmak istemedim.”

“Çocuklar yüzünden ben zaten uyanıktım. Deseydin keşke. Neyse sağlık olsun. Memet’e kızacağım demişim de kızamayacağım. İyi misin? Emniyette bir yerde misin?”

Balkonun zeminine oturdum öylece. “İyiyim. Güvendeyim.”

“Telefonun hep açık olsun yengecim. Ben merak ederim. İşin varsa da aç, iyiyim de kapat. Tamam? Mutlaka aç.”

“Mutlaka açarım.”

“Ne zamana geliyorsun? Bak Mirişko çok sıkılıyor. Herkesler gitmiş. Kerem de seni özlemiş.”

Beni özlediklerini sanmıyordum ama isimlerini duyunca yüzleri gözümün önüne gelmiş, ben özleyecek olmuştum. Tuhaftı. Kan bağım bile yoktu hiçbiriyle. Ama özleyebiliyordum işte. “Çok öpüyorum onları. Okulun işleri belirsiz yenge. Birkaç gün sürebilirmiş.”

“E iyi. Bir iki güne geleceksin demek ki,” dediğinde dönüşümü hesaplamaya çalıştığını anlamıştım. “Aman geç kalma. Bak iki ayağım bir pabuca girmiş. Herkesleri davet ediyorum yeni eve. Memet abin kalabalığı duydukça deliriyor. Bari siz tam yanımızda olun.”

Ona gelmeyeceğimi, kaçıp giderken geri dönmeyi hesap etmediğimi söylemek istedim. Ama kalbini kırmak da istemedim. “Bakayım da işlerime.”

“Bak Memet abin ne diyor? ‘Döneceği günü desin. Bileti ben alacağım. Havaalanından alıp getireceğim,’ diyor. ‘Sakın tek gelmesin,’ diyor.”

Görmeyeceklerse de gülümsedim kendi halimde. “Tamam. Derim.”

Veda edip telefonu kapatınca bir süre dışarıyı izleyip oturdum öylece. Hozan duştan çıkmış, bana seslenmişti. “Balkondayım.”

“Kaçma planları yapmıyorsun değil mi?”

Kahkaha attım nedensiz. Zaten duymuştu da. Cevap vermedim. Ben bakmazken giyinmesini umuyordum. Kıyafetleri kuru temizlemeden gelmediği için belinde havluyla oturmuş yatağa. Gözümün ucuyla görüyor, bakmıyordum bilerek. 

“Üşüyeceksin orada.”

“Hava güzel,” dedim ona tamamen sırtımı dönüp demirlere yaslanırken. Otelin voleybol sahasında oynayanları izledim. 

Kuru temizlemeden gelen kıyafetleri alıp giyindi. Balkona çıkıp yamacıma çöktü. “Güzelmiş gerçekten.” Yanağını demire yaslayıp bana baktı. “Neden benden kaçıyorsun?”

Gözüm baktığım yerde durmaktan dalmıştı. Yavaşça döndüm ona. Gözlerinde duramadım. Ellerime baktım. “Küstün mü bana?”

Gülümsediğini görmedim ama hissettim. “Yanlış olanı yapmadın diye mi?”

“Baştan dur demedim diye.” Peşinden ekledim. “Ya da sonradan dur dedim diye.”

“Hayır sevgilim.” Elimi tuttuğunda bileğindeki saç tokama takılı boncukları fark ettim. “Senin olanı ne zaman istersen gelip alırsın.”

Boncuklara sürdüm parmağımı. İçimi çocuksu bir heyecan kapladı orada. Heveslenmeden evvel sormak istedim. “Hatırladın mı bunları? Yoksa öylesine mi taktın?”

“Senin olanı gelip almanı beklemişim senelerce,” dediğinde gözlerimi kaldırıp gözlerine baktım. “Ama çok geç geldiğin için hakkını kaybettin. Artık boncuklarını almak için öncesinde beni alman gerecek.”

Bileğinden tutup elini onun yanağına çıkardım. “Zaten bu boncuklar sendin Hozan.” 

Gözlerini onlara senelerimce eşlik eden mavi boncuklarla yan yana tuttum. Birebir aynı değillerdi. 

“Ama…” dedim boncukları kendime yaklaştırıp kontrol ederken. Boncuklar aynıydı. Hozan’a baktım. “Gözlerin değişmiş olamaz.”

Güldü dediğime. “Banyodayken kontrol etmedim ama değişmemiştir diye düşünüyorum.”

Boncukları gözlerinin yanına tuttum yine. Belki ışık yansımasıdır diye emin olmak istedim. “Birebir aynı değilmiş.” Elini yavaşça bıraktım. “Çocukken birebir aynılar sanıyordum.”

“Çocukken her şeye inanabilirsin.”

“Ama gözlerine tutup bakmıştım da Hozan. Aynı olduğuna o kadar inanmıştım.” Elini dizine koyduğunda boncuklara bakmıştım. Hâlâ gözlerine benziyordu. Hozan’a baktım. Hiç değişmemişti. “Hâlâ bakınca senin gözlerini görüyorum. Nasıl?”

“Sen çocukken de hep başka görürdün beni zaten,” dedi oturduğu yerde bana doğru kayarken. “Bana göre mavi işte. Evdeki herkesinki gibi.”

Bacaklarım bacaklarının arasında kaldığında mırıldandım. “Değil. Seninkiler çok başka.” Boncuğu çekip bıraktım bileğinde. “Çocukluğumun mavi boncukları gibiydi seninkiler.” Hozan’ın mavilerine baktım. “Çocukluğum gibiydi seninkiler. Benimkiler öylesine kahveler işte.”

Elini yanağıma koyup parmağıyla okşadı gözümün altını. Gözlerimi bir şeylere benzetmek için baktığını, uzun süre düşünmesine gerek kalmadan söylemesinden anlamıştım. “Seninkiler kurumuş bir yaprağın kahvesine benziyorlar. Kuruduktan sonra önüme düşmüş bir yaprak gibi.

“Önüne düşmedim bu defa. Sen peşime düşüp geldin,” dedim öylesine bir şakaya kaçmak için.

“İçime düşmüştün sevgilim. Emin ol. İçime düşmüştün.”

Gözlerine baktım bu defa çekinmeden. O da gözlerimde aynı gezintideydi benimle beraber. “Bir daha benden kaçma Nalin. Yanlış olan hiçbir şeyi istesen bile yapmak zorunda hissetme. Sana doğru gelene kadar beklerim ben.”

Yüzümü ellerime indirdim. “Çok evlenince yapılabilecek bir şey gibi hissetmiştim. Kendimle de çeliştim zaten. O yüzden…”

“Evlenene kadar beklerim,” dedi öylesi daha yakın bir zamanmış gibi sevinçle. Avucunda bir kutu varmış gibi iki elini birleştirip açtı önümde. Avucundaki çizgilerden başka bir şeyi yoktu. “Benimle evlenir misin sevgilim?”

Gülüp vurdum elinin üzerine. “Salak salak konuşma!”

Eline sert vurmuş olacağım üzerindeki damarların etrafı kızarmıştı. “Bu evet demek miydi?”

“Bu uykum geldi. Saçmalamalarını dinleyemem demekti,” diyerek kalktım yerimden. Odaya geçip yatağa attım kendimi. “Sakın konuşma, uyuyacağım.”

“Bu saatte?” Yatağıma oturduğunda olduğu yanı çökermişti. “Teklifimi beğenmediysen… Bu bir provaydı.”

Gözlerimi yumdum. “Sessiz ol, bak uyuyorum.”

“Kaçıyorsun,” dedi ardıma kendini bırakırken. “Uyursan senle uyurum sevgilim.” Sırtımdan sarıldı bana. “Rahat uyursan uyanınca benimle evlenecek misin?” Gülmemeye çalıştım. “Allah rahatlık versin mi Bülbül?”

Gözlerimi kapalı tutamadım. Açtım. “Allah’ın işine karışamam Hozan.”

“Allah ikimize de rahatlık versin sevgilim.” Omzumdan öptü. “Uyanınca uyandır beni.”

🎻🎻🎻

Telefonum çalınca taze daldığım bir uykudan kopacak oldum. Nerede bıraktığımı hatırlamadığımdan sağa sola bakacağımda cebimde çalışının benimle her yere gelmesi ile duruma ayılmış, Nalin uyanmasın diye balkona atmıştım kendimi. Kafeslerinde birbirleriyle oynayan bülbüllere bakarak açtım. “Alo?”

“Abi Bülbül’ü buldun mu?”

“Buldum,” dedim gecenin bu saatinde sırf meraktan beni kaldırmış olan kardeşime. “Sen niye uyanıksın bu saatte meraktar?”

“Yengemle yeni evini temizlemeye gitmiştik. ‘Bülbül’le konuştum, güvende bir yerdeymiş,’ deyince merak ettim. Demek ki senden bahsediyormuş. Neredesiniz peki? Yan yana mısınız?”

Bu kızın bu merakları başına iş açacaktı. Balkon demirlerine yaslandım. “Abim uyu. Yorulmuşsundur.”

“Ay belki dedim ben merak ettiklerimi sorar, cevap alırsam; sen de bende merak ettiklerini sorar, cevap alırsın. Utanma diye ilk ben sorayım demiştim. Ama istemiyorsan kapatayım.”

Yerimde dikleştim. “Çıkar bakayım ağzındaki baklayı.”

“Bülbül’le evlilik meselesini konuşmuştum. Ama bunu senle konuşabilmek için öncesinde bizim başka bir meseleyi konuşmamız gerektiğini fark ettim.” Senden kesinlikle bir şey isteyeceğim ses tonuydu.

“Ha Çakal’ın kardeşi! Ha?” dedim balkonun zeminine otururken. “Karşılıksız iş nedir bilmez misin sen?”

“Abi vallahi mecbur olmasam bu şekilde isteyecek biri değilim.”

“İste abim, iste,” dedim acaba kızsal hangi ihtiyacını aradan çıkaracak sanırken. 

“Bana silah kullanmayı öğretecek misin?”

“Ho,” dedim orada dursun diye. “Zelal sen kendinde misin?”

“Abi vallahi kötü bir amaçla istemiyorum. Zaten ne yapabilirim? Sadece çok istiyorum. Bak elin adamı gelmiş silah kullanmayı bilmiyorsun demiş sonra. Beni düşman önünde utandıracak mısınız?”

“Zelal saçmalama.” Bu üzerine düşünsem bile kabul edebileceğim bir şey değildi. “Sen silahı havalı bir şey mi sanıyorsun? Hayır getirmez abim. Amacı zaten bellidir. Senin işin olmamalı böyle şeylerle.”

“Niye olmamalı abi?” dedi nazlanacak bir mırıltıyla. “Bak vallahi kimse bilmez öğrendiğimi. Sadece sen bilirsin.”

“Olmaz,” dedim kati bir sesle. 

“İyi. Kapıya gelen ilk talibimde Baver abime ‘Ya öğretirsin ya evlenirim,’ derim. Mecbur kabul eder. Sen de Bülbül’le ilgili hiçbir şey öğrenemediğinle kalırsın.”

Bu kız niye böyle bir şey olmuştu başıma? 

“Zelal…” dedim gözümü kapatıp. “Abim vallahi güzel bir şey değil.”

“Sadece öğreneyim abi. Güzel olmadığını da öğreneyim, öyle bırakayım. İçimde mi kalsın yoksa?”

Nereden merak salmıştı buna? Eline ilk silah alışında Miraz Yaman’ı vurmuştu. O zaman isteyecek olsa asla izin verilmez diye pusuya yatmış, fırsat kollamıştı belli ki. Eline düşmüştüm şimdi. Beni bir şekilde kullanacaktı.

Ajitasyonla kurtulmayı umdum. “Demek sen abine böyle davranacaktın? Ben eline kötü bir şey değmesin dedikçe sen önemli bir şeyler bilip de benden gizleyecektin.”

Kanmadı Çakal’ın kardeşi. Karşı atak yaptı hemen. “Abi tüm bildiklerim sana kurban olsun. Ben yine bildiğim neyse söyleyeceğim. Sen bana hayır desen bile diyeceğim. Ben seni darda bırakır mıyım? Peki sen beni hevesim kursağımda bırakacak mısın?”

Ne desem vazgeçiririm bilemedim. “Ben sana kıyıp da öğretemem abim.”

“O zaman Çakal’ı ikna etmeme yardım edersin. O öğretir. Olur mu abi? He? He abi? Öylesi olur mu?”

Reddetmeye de kıyamıyordum. Çakal kandırır unuttururdu bir şekil. Ben Zelal’i kıramazdım. “Tamam abim. Ama şimdi değil.”

“Ay!” diye bir nara attı kısık sesle. “Sen ne zaman dersen abim! Ben uslu uslu sizi beklerim zaten. Hiç merak etme.”

“Şimdi şu bildiğini söyle bakalım.”

Başladı anlatmaya. “Ne zaman evlilik meselesini açsam bu kaçıyordu. Orada şüphelendim. Dedim annesi babası boşandı diye midir acaba?” Aralarında geçen konuşmaları bir bir anlattı. Güzel istihbarat toplamıştı. “İşte sonuç olarak bu salak Bülbül evliliği mahvederim diye seni kaybetmekten korkuyormuş. Haberin olsun.”

Bambaşka yerlerde yetişmiştik. Birbirimizden uzakta, birbirimizi unuta hatırlaya büyümüştük. Ama günün sonunda aynı hislerde birbirimizi bulmuştuk. 

Ben ilişkilerin mahvoluşundan yaralar görmüş, onu kaybetmekten korkup ilişkiden kaçacak olmuştum. O ise evliliklerin mahvoluşundan yaralar görmüş, beni kaybetmekten korkup evlilikten kaçmaya başlamıştı. 

Biz aynıydık. Biz birbirimize göreydik.

“Ben halledeceğim,” dedim kardeşime. Veda edip kapattık. 

Odaya geri dönüp yatağa yatacağımda Bülbül uyanmıştı. “Saat kaç?”

“Gece,” dedim uyumaya geri dönmesi için. 

Ama bölük pörçük uykulara alışmıştı. Daha fazla uyuyacağı bir şeyi kalmamış, doğrulmuştu. “Dışarı çıkalım mı?”

Sormasına şaşırdım. “İstersen?”

“Hep bu saate yürümek istemiştim.” O zaman çıkacaktık. Sabah giyemediğim ceketimi aldım üzerime. Nalin de valizinden hırka çıkarmış, saçını da kelebek tokalardan biriyle tutturmuştu. “Hazırım.”

Elimi uzattım tutması için. Tuttuğunda çıktık dışarı. Hava sabaha göre serindi. Ama yağmurdan iz yoktu daha. Bu yüzden herhangi bir yaz gecesiymiş gibi rahattı herkes. Otelin bahçesinden çıkıp denize doğru indik. Ayakkabılarımızı çıkarıp çıplak ayakla yürüdük kumu. “Hiç yüzdün mü?” diye sordum.

“Bacağımı sokmuştum,” demesini beklemiyordum. Şaka yapıyor sandım. “Dizimden epey yukarıya kadar sokmuştum hatta. Deniz çekmesin diye geriye kaçtım hep.”

“Denize bu kadar yakın yaşayıp nasıl hiç yüzmedin?”

“Boğulsam beni kim kurtaracaktı?” Bana baktı. “Sen yüzdün mü?”

“Gölde. Defalarca,” dedim Berkay’larla lise çıkışı anlık bir planla dalmalarımla, ailece gittiğimiz pikniklerde Çakal’la yarışa girdiğimiz anları düşünürken. 

“Ama denizde yüzmek başka olabilir. Bu sınırlı bir su değil çünkü. Bir çekse Akdeniz’e kadar götürür.”

Denize doğru yaklaştım. “Korkuyor musun?”

“Yooo…” dedi fazlasıyla uzatarak. Ayaklarımı suya soktum. “Fazla yaklaşma. Gece vakti can kurtaran da yoktur şimdi.”

Cebimden telefonumdan cüzdanıma kadar neyim varsa çıkarıp kuma attım. “Cebin boş mu?”

Elini cebine atıp telefonunu çıkarttı. “Su atacaksan…” 

“Asla,” dedim ona doğru yaklaşırken. Telefonunu alıp kuma attım. “Sevgilim.” 

Bir kolumu bacağından dolayıp kucakladığımda ne yapacağımı anlayıp çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı. “Hozan sakın! Suya yaklaşma! Hozan! Çığlık atarım bak! İmdat derim!”

Elime bir daha böyle bir fırsat geçmezdi. Koşarak denize girdiğimde can havliyle boynuma sarılıp bağırmıştı. “Hozan! Hozan küserim! Hozan konuşmam!” Ayakları suya değince tepeme tırmanamaya başladı. “Boğulacağız! Boğulacağız! İmdat!”

Gülmekten çatlayacaktım. “Nalin! Dur. Bak düşeceksin!” Uyarılarımı duymuyordu bile kendi sesinden. En sonunda korktuğunu başına getirdi. Tepeme çok çıkınca beni de geriye devirmiş, suya bodoslama girmişti. 

Tırnaklarını derime nüfus ettirmek suretiyle bana yapıştı. “Hozan!” 

Telaşını dindirmek için ayağını denizin tabanına değdirip doğrultmaya çalıştım. “Kıpırdama! Nalin dur iki dakika.”

“Bırakma!” diye ciyakladı kulağımın dibinde. “Beni bırakma!” Öyle sıkı sarılmıştı ki istesem bile o benden ayrılamazdı zaten. 

“Ayağını yere koy.” Boyunu aşmayan yerde olduğumuza ayakları yere değince ikna olmuş, tırnaklarını üzerinden çekip suratıma tokatı basmıştı. “Salak! Çok korktum.” Kendi tokadının dalgasıyla geriye savrulacak oldu. Yine bana sarıldı. “Hozan beni bırakma!”

Gülmekten başka bir şey gelmiyordu elimden. “Rahat dur. İkimizi de düşüreceksin yine.”

Korktuğundan dediğimi yaptı neyseki. “Çıkalım. Zaten çok karanlık. Kimse de yok.”

“Ben varım sevgilim.”

Aniden bağırdı. “Sen gölde yüzmüşsün! Bu deniz. Çeker bizi. Gidelim Hozan.”

“Bana güven,” dedim bacaklarını kaldırmak için eğilirken. “Seni suyun yüzeyine yatıracağım.”

“Olmaz!” diye bağırdı. “Su beni taşımaz. Düşerim.”

“Taşır,” dedim ama geriye gidip bacaklarını kaçırdı benden. “Sevgilim? Güvenmiyor musun?”

“Güveniyorum. Vallahi güveniyorum,” dedi yalvaracak bir sesle. “Ben en çok güveniyorum Hozan. Nerede olursak olalım. Ne halde olursak olalım. Ben hep sana güveniyorum zaten. Güvenmemekten değil bu.”

Bu dediği yeterdi beni denizden güçlü bir adam yapmaya. “Sahnedeysek bana güven demiştim.” Bacaklarını yakalayıp sırtından tutup yatırdım onu. Telaşla bana sarılacak oldu. Gereksiz bir telaştı. Su onu zaten kaldırıyordu. Yüzeydeydi. “Seninle neredeysem sahnem orası Bülbül. Seninle neredeysem bana hep güven.” 

Onu bırakıp geriye çekildiğimde yüzünden kan da çekilmiş gibi bakmıştı bana. Kıpırdamaya korkar halinde onu yalnız bırakmadım. Kendimi geriye bırakıp aynı şekilde suyun beni kaldırmasını bekledim. Uzanınca elini tuttum. “Şimdi birlikteyiz.”

Parmakları parmaklarıma asılmıştı. “Hozan! Sürüklenip gideceğiz!”

Gülerek baktım gökyüzünü aydınlığa boğan ayın şekline. “Geceye bak sevgilim.”

“Boğulacağız!” dedi ağlamaklı bir sesle. “Boğulursak seni öldüreceğim!”

Boğulursak zaten ölmüş olacağımızı söylemedim. Korkmak yerine gevşemeye ihtiyacı vardı. “Aya bak Nalin.”

Denizin gelgitlerinden korkuyordu. Suyun içine girip onu sırtından sardım. “Şimdi gevşe biraz.”

Kollarıma sımsıkı sarıldı. Onu tuttuğumdan emin olunca “Çok parlak,” dedi nihayet gökyüzünün farkına varıp. “O halde gece nasıl bu denli karanlık?”

“Göğe bakmazsan gündüz de olsa dünyan karanlık sanırsın.” 

“Unutuyorum,” dedi başını omzuma bırakıp. “Göğe bakmayı hep unutuyorum.”

“Demek senin de unutabileceğin bir şeyi duyacaktım?” Bu hoş olan değildi. “Günün telaşına dalsan bile geceleri unutma Bülbül. Gökyüzüne bak. Ay ışığında bu geceyi mutlaka hatırla.”

“Islak, karanlık ve korkutucu,” dedi gecemizi tanımlamak için. 

Kollarımın arasında döndürüp kendime çevirdim. “Beni hatırla o vakit.” Dudaklarına bir öpüş dokunup çekildim. “Şimdi?”

“Yine ıslak, bu defa sıcak ve güven verici.”

“Böyle hatırla.”

İleriye açılmaktan korkar diye öteye gitmedik hiç. Olduğumuz yerde kollarımın arasında yüzdürdüm onu. Ayaklarının değdiği alanda mutluydu. Orada dolandık durduk. Yorgun düşene kadar yüzünce çıkıp kuma attık kendimizi.

“Böyle bir salaklığı yaptığımıza inanamıyorum,” dedi nefes nefese. 

Nefesim yerine gelene kadar sessizce güldüm ona. Sonra dönüp baktım yüzüne. “Demek en çok bana güveniyorsun?”

Avucuna kum aldığını suratıma atana kadar fark etmemiştim. Gözüme girmesin diye reflekssen yüzümü kapadığımda ayağa kalkmıştı. “Her yerimiz kum oldu! Salak! Ne güveneceğim sana?”

“Salak ha?” Elimi yüzümden çektim. “Seni kumdan kurtarmamı mı istiyorsun yani?” 

Ayağa kalktığım gibi onu denize geri sokmak için yakalayacağımda benden koşarak kaçmıştı. “Yaklaşma!” Ona ne kadar yaklaştığıma bakmak için geriye baka baka koşuyordu. “Salak demedim! Hozan gelme! Başka bir şey dedim!”

“Vallahi salak dedin! Hem de defalarca dedin.” Aniden hızlandığımda çığlık atarak önüne dönüp koşması öyle komiğime gitmişti ki daha da hızlandım. Belinden yakalayıp havaya kaldırdım. “Bir daha salak diyecek misin?”

Belindeki ellerimi tuttu. “Hayır! Hayır!”

“Yalan söylüyorsun.” Onu denize attım. Peşinden atlayıp suyun içinde yakalayıp çıkardım. Yüzüne yapışan saçını çektim. “İşte şimdi temizlendik sevgilim.”

“Temizlenmek neymiş göstereceğim sana!” Beni suyun içine itmek gibi bir hata yaptı. Benimle birlikte kendini de sokunca boynuma sarılıp ağzına dolan suyla bağırdı. “Hozan!”

Yüzeye çıkarıp kurtardım onu. “Benim salak sevgilim! Sen beni boğabilir misin?”

“Müsait bir zamanda…” dedi nefes nefese öksürerek yuttuğu suları çıkarırken. “…senden daha iyi yüzüp…”

Daha cümlesini bile tamamlayamıyordu. “Hehe,” dedim alayla başımı sallarken. Elini suyun içine sokup avucuna dolanı suratıma attı. “Bak kaşıyorsun!”

“Tamam, tamam,” dedi boynuma sarılıp. Denize düşen Hozan’ına sarılıyordu demek ki. “Kızma sevgilim. Şakaydı.”

Böyle uslu olunca onu boğmaya devam etme düşüncelerim azalıyordu. Deniz bizi sürükleyip götürmesin diye ayaklarımı hareket ettirerek yerimizde döndüm durdum. Suya alıştığı için artık bağırmıyorsa da benden kopamıyordu. Bu güzeldi.

Dilerim hiçbir zaman yüzmeyi öğrenemez hep bana sarılmak zorunda kalırsın sevgilim.

🎻🎻🎻

Gecenin bir yarısı sırılsıklam çıktık denizden. Kuma bulanmamak için hiçbir yere oturamamış, doğruca otele dönmüştük. İlk ben girdim duşa. Kıyafetlerimi yanıma aldığım için giyinip çıkmıştım. El havlusuyla saçını kurutarak beklemiş olan Hozan girdi peşimden. Onun kuru temizlemeden gelen kıyafeti mahvolduğu için hiçbir şeysiz kalmıştı. “Valizle gitmemiş miydin?”

“Orada unuttum,” dedi havluyla yatağa otururken. “Yanında bana olabilecek bir şeylerin yoktur değil mi?”

Keyfimi yerine getirecek bir şeyler biliyordum. “Neden olmasın?” Valimizden kuş tüylü pijamalarımı çıkardım. “Boydan kısa gelebilir ama idare edersin bu gecelik.”

Giyinmesi için balkona çıktım. Birkaç dakika geçti. Alt tarafı iki parça bir şey giyecekti ama bana seslenmeyince merak edip geriye döndüm. Yatağa girmiş, çarşafı karnına dek örtmüştü. Üstü çıplaktı. “Giyinmedin mi?”

“Üste gerek yoktu,” dedi sadece.

O halde altı giymişti. “Tam oldu mu?”

“Biraz kısa geldi, evet,” dedi ama kalkmadı. 

“Bakayım mı? Ona göre başka bir şey verebilirim.”

“Gerek yok. Uykum geldi zaten,” derken örtüyü iyice çekmişti üzerine. 

“Sen bilirsin,” dedim gülmemeye çalışıp. “Ben de biraz uyuyacağım,” diyerek yatağa kadar gittim. Hiç çaktırmayacağıma emin olduğum bir anda örtüyü ayaklarımdan tutup çektim.

Eşofmanım dizinin altına dek çıkmış, kangren edecek derece sıkmıştı. Etek altına don giyen ninelere benzemesinden daha komik olanı kalçasına yapışan eşofmanımı yukarı çekmekle zorlayıp yırttığı için yastıkla kendini kamufle etmeye çalışmasıydı. 

Bu kadar komik bir görüntüyle karşılaşacağımı tahmin etmişsem de asla normal karşılayamamıştım. Kahkahalarla yatağa kendimi bırakacağımda konumumu yanlış hesap etmiş, yere kapaklanmıştım. Düştüğüm yerde daha çok güldüm ona. 

Hozan çarşafı elimden çekmek için uzandığında ardındaki yırtık daha da büyümüş, o yırtığın sesiyle ben de kendi dalağımı yırtacak kahkahayı patlatmıştım. 

Hozan çarşafı beline sıkıca dolayınca yastığını kaldırıp ağzımın ortasına fırlattı. Geriye düşsem de yastığa sarılıp yüz üstü dönmüş halde devam ettim gülmeye.

“Bu kadar komik bir şey değil!”

Buna bozulması daha da komik yapıyordu durumu. “Popon,” dedim nefes nefese. “Poponun yarısı açıkta!”

Çarşafı iyice doladı beline. “Hiç mi yırtılmadı pantolonun? Hiç mi açıkta kalmadın? Pislikliğine gülüyorsun artık.”

“Neneme…” dedim gülmekten ağrıyan karnımı tutarken. “Neneme benzemiştin.”

Hozan çarşafı tek eliyle tutup benim yatağımdaki yastığı da çekip aldığında bana fırlatacağını anlamış, sarıldığım yastığı kendime siper etmiştim. 

Nasıl başladığını anlamadığım yastık savaşında Hozan’a vurmak için ayağa kalkacağımda bilerek çarşafı tutup çekmeye çalışmıştım. Elimi tutup yastıkla kafama kafama vurdu defalarca. 

En son kendi yatağıma düştüğümde nefessizlikten gülecek halim bile kalmamıştı. Kapımıza gürültüden şikayet geldiğinde nihayet durmak zorunda kalmıştık. Normal insanlar için uyku saatinde delirmemiz bizim hatamızdı. Özür dileyip susarak geçtik yataklarımıza. 

Oda dakikalardır gürültüden sonra sessizliğe düşünce garip gelmişti. Yan yana yataklarda birbirimize baktık. Aynı anda gülmeye başladık. “Huş…*(Sessiz…)” dedi Hozan kendini de ikna etmeye çalışır halde. 

Yatakta öbür yana dönüp orada susmaya çalıştım. Hozan’a geri dönünde tekrar güldüm. Gülmem onun suçu olduğu için bende kalan yastığını attım suratına. Birbirimize gülerek uykumuz gelene kadar saçmalayıp durmuştuk. 

🎻🎻🎻

Peki sorarım size! Niye böyle güzelsiniz gözümde? Ne yapacağım ben sizinle?

Görüşmek üzere BÜLBÜL 🐦

5 4 Oylar
Article Rating
Abone
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Scroll to Top
0
Düşüncelerinizi duymak isterim, lütfen yorum yapın.x