BVD 15 PART 2

Avluda ciddi bir karşılama komitesi toplanmışken Memet abim Efkan’ı işaret edip buradan götürmemi söylemişti. Fakat Efkan da görmüştü işareti. Hemen reddetmeye kalktı. “Abi ben saklanmam. Bir defa benim yüzümden basılmış eviniz. Bu defa sıkacaklarsa da ben kaçmam.”

Çakal’ın değimiyle bu enayi kendi başına hayatta kalamazdı bu kafayla. “Kardeşim amaç sana sıkmak olsa biz düğündeyken gelmezler miydi? Adam yeğenini görmek istiyor sadece. Seni karşısına koyup kışkırtmış olmayalım şimdi.”

Efkan’ın korkusu kendi adına değildi. “Abi ya yeğenini gördükten sonra alıp götürmek isterse? Ben nasıl…”

“Babamlar burada,” dedim sakinlesin diye. “Hem istese şu ana dek defalarca alacağı an olmuştur. Boşver bunları sen. Adamın ne zaman geleceği belli değil. O gelene kadar gel sen bizim şu kilerin arkasındaki dağınıklığa el atalım.”

Onu Yaman’ın görebileceğinden uzağa götürmeye çalıştığım ortadaydı. “Abi ben saklanmam oraya.”

“Saklanmak değil be oğlum. Benim eski enstrümanlar kayıptı. Zaten onları arayacaktım. Hazır büyükler konuşurken biz şu işi aradan çıkaralım.” Kilere doğru ittirdim. “Hadi güzel kardeşim. Bak daha tam iyileşmemişim. Başım ağrıyor. Yorma beni.”

Kilere doğru götürdüm onu. Dolapları, çuvalları, paketleri geçip en arkada depo olarak üst üste yığılmışları gösterdim. Burayı düzeltmeye kalksa akşama kadar çıkamazdı. “Benim mavi bi’ gitar vardı. Eski ama telleri daha sağlamdı. Onu bulursan ne dilersen dile benden.”

“Miraz Yaman gelince çıkarım ama,” dedi ciddi ciddi.

“Haberi yeni salmış. Demek ki akşama anca gelecek. Sen burayı hallet de. Biz eniştemleri geçirelim.” Efkan’ı ikna edince kilerin kapısını çekip çıktım. Memet abime baş parmağımla işaret çaktım. Daha onun yanına varmadan kapımız aralanmış, beklenilen adam beklenilmeyen şekilde gelmişti. 

Miraz Yaman babamın karşısına kadar kucağındaki kız çocuğuyla gelmişti. “Bize destur var mıdır?” Babam ardında birleştirdiği elini çıkarıp uzattı. Miraz eli tutup sıktı. “Selamun Aleyküm.”

Babam elini indirmeden göğsüne koydu. “Aleyküm Selam.” Miraz’ın peşinden hastanede gördüğümüz kadın da girmişti. 

Babam eliyle oturma odasını gösterdi. “Hanım kızlar ev halkının misafiri olsun. Biz salona geçelim.”

Kadın Miraz’ın geriye doğru hafifçe dönüp başını sallamasından sonra oturma odasına gitse de kucağındaki kız ondan ayrılmamıştı. Miraz salona doğru buyur edilince ona sıkıca sarılmış küçük kızla birlikte geçmişti içeriye. 

Kapının dışında bir duvara sıra olan adamları harici başka gelen yoktu. Halamın oğullarıyla babamın peşinden salona geçtik biz de. Babamla amcam her zamanki tekli koltuklara oturmuştu. Abimle eniştem geniş koltuklara yerleşmiş, onların karşısındaki koltukta Miraz’ın yanı hariç kalan her yeri halamın çocukları doldurmuştu. 

En son giren aklıma!

Çocuk gibi yere de oturamazdım şimdi. Miraz’ın yanına doğru giderken küçük kızı yerine bırakıp kalkmasını beklemiyordum. “Sana bir can borcumuz varmış Merxas.”

İlk birkaç saniye neyden bahsettiğini anlamadım. 

Bir anda elini uzattı bana. “Yeğenimi hastaneye götürmek için çatışıp yolu açan senmişsin.”

Dicle’den bahsettiğini anlayınca eli havada kalmasın diye bir saniyeliğine tutup bırakacaktım. “Kim olsa aynını…”

Elimi bu kadar sıkı tutmasını beklemiyordum. “Kim olsa aynını yapar diyemeyeceğimiz günleri yaşadık.” 

Çatık kaşlarının altında direkt ruhumu görebilecekmiş kadar dik bakan gözlerine aynı şekilde karşılık vermek için çenemi dikleştirdim. “Biz yine de kim olsa aynını yapardık diyelim.”

Ellerimiz ayrıldığında parmaklarının bıraktığı yerlere birkaç saniyede kan yürümüş, beyazlamış tenim eski haline gelmişti tenim. Miraz bu defa elini koluma koymuştu. “Hastanedeki öfkeli halimizin muhatabı sen olmamalıydın Hozan.” 

Eyvallah dercesine başımı salladığında Miraz kızının yanına oturmuştu. Boş kalan yere, onun yanına da ben oturmuştum mecbur. Minik kız salondaki herkesin yüzüne tek tek bakmış, tanıdık birini aramıştı sanki. En son öne eğilip bana da baktığında gülümseyip göz kırptım kıza. 

Miraz’ın ceketinin içine saklanıp orada güldü. “Bab-ba bu-bu-bu…” diye takılı kaldı bir süre. Diyeceğini tamamlayamayınca söylemedi. Sesi çok kısık olduğu için belki babama kadar bile gitmiyordu. Ben de duymamış gibi yaptım.

Miraz kıza bakmadan elini ceketinin içine koyup saçını okşadı. Babama bakarak konuştu. “Son hadiseden beri hoş olmayan şeyler yaşandı. Ama gerek ki bir yanlış anlaşılmayı konuşarak çözelim.” Ceketini kızın üzerinden çekip saklandığı yerden çıkarttı, oturuşunu düzelttirdi. “Sizin hanenizi misafir olarak ağırladık. Bizden bir zarar görmediler. Zaten bizde misafirimiz dediğimizin zarar görmesi mümkün değildir. Yeğenime verilen zehir, kızkardeşler arasında husumete dayanmayan bir hatanın sonucudur. Bu yanlışı birbirimizden ayırmak gerekir.” 

Küçük kız sözsüz bir şekilde dik oturmaya tembihlenmiş olacak babasının yanında düz durmaya çalışmıştı. Gözü bana tekrar kaydığında hali tavrı tatlı geldiğinden bir kez daha gülümsemiştim ona. 

Kız bu defa gülmesini tutmuşsa da Miraz’ın kolunun altına girmiş, oradan beni göstermişti. “Bab-ba gü-gülüyo!”

Yaman bana bakmadan kızın elini indirmişti. “Bu mesele ateşkese zarar vermeyeceği gibi aramızda kurulan güven bağına da zarar vermemeli. Ben kızımı her eve götürmem Yekta Bey. Sen bize kardeşlerin birbirine yaptığından tavır alsan da… Biz buraya kurduğumuz güven ortamına olan inancımızla geldik.”

“Hoş gelmişsiniz,” dedi babam konuşmayı devralıp. “Kızı anasının yanına gönderip bu meseleleri yalnız konuşmak daha doğru olacak.”

“Yanımda durur,” dedi Miraz göndermeyi kafasında hiç tartmadan. Kızı yanından ayırmak istemiyordu. 

“Madem güven bağına inanarak geldin,” dedi Memet abim. “Bizim çocukların yanına gönder, kız da rahat etsin.”

Miraz tebessümle cevap verdi abime. “Benim kız senin oğlanın saçını çeker Memet. Kalması senin için de daha iyi.”

“Biz husumet değil barış bekleriz,” diyerek karşıladı babam. “Yan yana oynayan çocuklar barışı daha iyi bilir.” Bana baktı. “Kızımızı götür bizim çocukların yanına. Anasıyla otursun.”

Yerimden kalkıp kıza elimi uzattım. Boyumun gölgesinde daha da küçüldü sanki. Elimi havada bırakıp babasının koluna sarıldı. Bana güvenmediyse diye dizimi kırıp eğildim. “Sen benim kızkardeşimi görmüştün. Onu hatırlıyor musun?”

Saklandığı yerden cevap verdi. “Zela?”

“Zelal,” dedim başımı sallayarak. “Seni Zelal’e götürsem gelir misin?”

Bu defa babasına baktı. Gitmek istemişti. Fakat konuşmadan bakışlarıyla sormuş, cevabını beklemişti. Miraz sonunda kabul etmiş olacak, “Asuman ablanın yanında ayrılmadan uslu duracaksın,” dedi. 

Kız başını sallayınca götürmemi kabul etti sayıp doğruldum. Fakat Miraz da kalkmıştı. “Sen yolu göster Hozan.” Kızını kendi götürmek üzere kucaklamıştı. 

Önlerine geçip salonun kapısını açtığımda zaten çağıracağım kardeşim kapıyı dinlemiş, çıkacağımızdan emin olunca koşarak mutfağa gitmekteydi. “Zelal,” diye seslendim avluya çıkınca.

Mutfağa yeni girmemiş gibi çıkmıştı nefes nefese. “Buyur abi.”

Ardımda duran adamdan tarafı gösterdim. Zelal anlamamış gibi bir Miraz’a bir bana baktı. “Küçük hanımı oturma odasına götür abim,” diye açıkladım.

Miraz kızını yere bırakmıştı. Kulağına bir şey dedi, biz duymadık. Kız babasına başını salladı, benim yanımdan geçmemek için yolunu geniş alıp Zelal’in yanına vardığı gibi kardeşimin bacağına vurdu elini. “Zela! Be-be-ben ge-ge…”

“Sen geldin. Gördüm,” diye tamamladı Zelal kızı. “Vursaydın da görürdüm.”

“Beyza’nın cümlelerini tamamlamasınlar Hozan,” dedi Miraz. Bana söylediğinin kardeşime iletilecek bir uyarı olduğunu anlamıştım. Yaman’a döndüğümde bana bakıyordu. “Asuman’ın yanına geçsinler. Biz de içeri geçelim.”

Zelal’e döndüm. Başını sallayıp kıza elini uzattı. Kız hemen tutmuştu. Onlar oturma odasına gidene dek Yaman yerinden kıpırdamadı diye beklemiştim ben de. “İçin rahat ettiyse salona geçelim,” diyerek eski yerimize davet ettim. 

🎻🎻🎻

Zelal kızla oturma odasına geçince Hozan’ların salona geçmesi ile ben de parmak ucunda oturma odasına geçmiştim. “Merhaba,” diyerek başımı sallayarak selam verdim. 

Asuman oturduğu yerden kalkıp bana sarıldı. “Bülbül de buradaymış.” Benden ayrılırken o müthiş parfümünün etkisinde bırakmıştı yine. “Görüşmeyeli nasılsın?”

“İyi. Sen?” diye sorarken derin aldığım nefesi de derin vermiş, dayanamayıp peşinden söylemiştim. “Çok özür dileyerek parfümüne tekrar bayıldığımı söyleyeceğim.”

Mora çalacak rujuyla hoşnutça gülümsemişti. Elini saçıma attı. “Saç yağından da memnun musun?”

Konuyu benden önce açtığı için kadına sarılabilirdim bile. “Çok memnunum. Bir akrabamın düğününde herkes kullandı. Herkes çok beğendi. Bana kalmadı diye çok üzülecektim ki denk geldik.”

Ondan nasıl tekrar isteyeceğimi sormak için doğru kelimeleri aramaktan beni yine Asuman kurtarmıştı. “Bitirmiş olacağını tahmin etmiştim. Yanımda bir şişe daha getirdim.” Çantasından geçenki şişeden çıkarıp uzattı. 

Zelal benden önce davranıp kaldıracağım elimi tuttu hemen. “Parası neyse verelim. Yoksa gerek yok.”

“Bana ait olan hiçbir şeyi parayla satın alamazsın,” dedi Asuman Zelal’in yüzünde gözünü gezdirirken. “Küpelerin çok hoş. Makyajın da…”

“Her zamanki halim,” dedi Zelal sıradan bir şey duymuş gibi.

“Hırçın saçlarına da bir el atsak…”

Zelal anında çıkıştı kadına. “Sana ne düşmüş benim saçlarımın derdi? Bülbül nezaketten herkese övgü dağıtır. Sen iki övgü aldın diye herkes tarafından beğenilirsin mi sandın? Ben seni beğenmiş miyim de sen beni kendine benzeteceksin?”

Aralarına girme ihtiyacı hissettim. Allah’tan erkek tarafına çay yollayan Halime teyze Xezal’la buraya da çay getirmiş, hepimiz onla oturmuştuk. 

Asuman az evvel yaşanan gerginlik hiç olmamış gibi Halime teyzeyi incelemeye başlamıştı. Çay dolduran Xezal’dan bize kadar ağır ağır gelmişti.

Halime teyze de o sırada Asuman’ı incelemişti. Kıyafetlerinden makyajına kadar tasvip etmeyeceği çok şey yakalamışsa da çaktırmamak için gülümsemişti. “Zoranbeg’den misin sen de? Kürtçemizi anlıyor musun?”

Asuman, Halime teyzeye elini salladı hiç olmayan bir şeyi üzerine almamak isterce. “Yok. Hayır. Ne buradanım ne de dilinizi anlarım.” Çayından bir yudum alırken odada da gözünü gezdirmişti. “Eviniz çok otantik gerçekten.” Zelal sanki dandik denilmiş gibi kaşlarını çatınca Halime teyzeye açıkladım çaktırmadan. “Gezmemde bir sakınca var mı?”

“Elbet, elbet,” diyerek kalktı Halime teyze yerinden. “Buyur kızım. Gezdireyim.”

Zelal kaşla gözle kadınların peşinden gitmemi işaret ettiğinde gözlerimi devirdim. “Anneni kaçıracak değil ya?”

Dibinde oturan kızı gösterdi başıyla. Bana gitmemi işaret etti. Oflayarak kalktığımda Zelal önüne iki bardak almış, birindeki çayı diğerine aktararak ona yaslanarak oturmuş Beyza için çay soğutmaya başlamıştı. 

Asuman’dan aldığım saç yağını da odama koyarım diye önce kendi odama geçtim. Durmadan çaldığı belli olan telefonumu fark edince, şarjdan aldım hemen. Tanımadığım bir numara arıyordu. “Alo,” dediğim gibi kapatmıştı. Bir sürü mesaj da atmıştı. 

“Bülbül. Benim Çakal. Eve Çakma Yaman’lar gelecek. Ayak altında dolanmayın. Bizim kızlarla odanızdan çıkmayın.”

Mesaj o kadar Baver abinin yazabileceği türden bir mesajdı ki kayıtlı olmayan numaraya anlam veremesem de okudum. 

“Asuman yılanı da geliyormuş. Kadın ortamına girebiliyor diye yanınıza sızmaya çalışır. O çeneni sıkı tut. Bilgi verme.” Mesaja gözümü devirdim. “Benim hakkımda sorduğu hiçbir soruya cevap verme!”

“Allah kimseyi Merxas’lara düşman etmesin,” dedim kendi kendime. “Kadına herkes ayrı tavırlı.” Halbuki saçını beğendim diye bana hiç karşılık beklemeden kendi yağından getirip duruyordu. 

Sonraki mesaja baktım. “Asuman’la kimse yalnız kalmayacak. Sen de dahil. Annem ve Zühre özellikle! Odalara da sokmayın. Hiçbir eşyasını bir yere bırakmasın.”

Yağ şişesini yatağın üzerine bırakıp telefonu alıp çıktım odadan. Halime teyzeler üst kata çıkmışlardı bile. Yanlarına giderken bir mesaj daha gelmişti. “Berzan ve benimle alakalı hiçbir şey söylemeyin! Gerekirse Berzan’ı tanımıyorsun bile.”

Asuman sırtı dönük konuşuyordu. “Zelal’le tanışmıştık zaten. Hozan Bey’le Memet Bey’i de ağırlamıştık. Ama diğer oğlunuzu hiç görmedim. O yüzden üç çocuğunuz var sanıyordum. Yine de çok gençsiniz Halime Hanım. Oğlunuz Baver de çok büyük değildir herhalde. Buralarda mı? Hiç çocuk göremedim de…”

Halime teyze aldığı iltifatla hoşnut olmuştu. “Baver’im Hozan’dan bile büyüktür. Evde değil bugün. Valla bize de hiç haber etmeden aniden…”

Ürdün meselesi açılmadan son basamağı da çıkıp lafa atladım. “Halime teyze! Kızlar yeni çay koyalım mı diye soruyordu. Erkeklerin çayı bitmiş de…”

“Ne çabuk içmişler?” diyerek söylenecek oldu Halime teyze. “Büyük demliği göndermişim.”

“Valla anlamadım. Sen bi’ bak istersen,” dedim basamaklardan çekilip. “Odaları ben gezdiririm.”

Halime teyze yanımızdan ayrılınca Asuman ile tek kalmıştık. Direkt Baver abinin odasına gidecek oldu. Önüne geçtim. “Ev halkı yanımızda yokken ayıp olmaz mı?”

Gülümsedi. “Sadece merak etmiştim. Öylesine bakıp çıkarım. Rahatsız olacaklarsa aramızda kalabilir,” diyerek kapıya elini uzattı. 

Baver abinin lafını yerim korkusundan kapının önüne tüm bedenimle girdim. “Erkeklerin odasına girmeyi ayrıca ayıp sayarlar şimdi. Ben boşken bile girmem.”

“Öyle mi?” diyerek çekilmek zorunda kaldı. “Üst katlara çıkmak da ayıp sayılır sanırım.”

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “İşte,” dedim benim yapabileceğim bir şey yok der gibi. O sıra telefonuma mesaj gelmişti. 

Asuman’ın gözü telefonuma kayarken açıp baktım hızlıca. “Benimle ilgili her soruyu duymazdan gel. Odama sakın sokma!”

“Şey..” diyerek kapattım telefonu. “İstersen benim odama inelim. Hiç değilse orayı göstermiş olurum. Zaten hepsi aynı.”

Asuman çok da önemli bir şey yapmayacak gibi odanın kapısını açacağında kırmızı bir lazer yanıp sönmüştü elinin üzerinde. Lazerin nereden geldiğini görmek için dönerken sordum. “Şu ışığı gördün mü?”

“Birileri bizden rahatsız oldu,” diyerek tamamen çekildi Asuman. “Belli ki senin odandan başkasını göremeyeceğiz. Gidelim.”

Asuman’a döndüm. Bu lazeri bir ben mi tuhaf buluyordum? “Birileri eve ışık tuttu! Sen de gördün değil mi?”

Alaycı bir gülüş yokladı Asuman’ı. “Çakal’ı gerçekten hiç mi tanımıyorsunuz?”

“Sen tanıyor musun?”

Önümden geçip merdivenleri adımlarken hoş bir sesle ardına konuştu. “Sırlarla dolu bir adam.”

Peşine düştüm hemen. “Sır derken? Ney gibi bir sır?”

“İnan bana Çakal’la uğraşamam. Onunla konuşursunuz. Tabii konuşmayı başarabilirseniz,” dedi komik bir şeymiş de ben de gülecekmişim gibi. 

Aşağı inince durmuştu. Önüne geçip odamı gösterdim. İçeri girer girmez etrafı inceleyerek yatağa kadar gitmiş, aniden kendini bırakarak oturmuştu. “Ne kadar düşünürsem düşüneyim senin Merxas’larla olan asıl bağını çözemiyorum Bülbül.” Yatağın örtüsünde gezdirdi elini. “Abin burada şofördü değil mi?”

“Evet,” dedim gayet normal bir sesle. “Bu yüzden benim çocukluğum burada geçti.” Ona açıklamasını yapacakken sürekli uyarıldığım için hikayemi başa almamaya çalıştım. “Yekta amcaların kızı gibiyimdir. Yakınız yani.”

“Hozan Merxas’la daha yakınsınız sanki?” Yatağa yayılır gibi iyice bıraktı kendini. “Onun sesini taklit ediyormuşsun?”

Hem rahatlığına hem de söylediği şeye şaşırmıştım. “Sen bunu nereden biliyorsun?”

“Düğünler…” dedi yeterli bir açıklama olarak. Devamını beklediğimi görünce tamamladı cümlesini. “…herkese her şeyi duyurabileceğin alanlardır. Kulağıma öyle çalınmıştı. Yeteneğin çok hoş olduğu için tebrik etmek istedim.” Elini yatağa vurdu. “Yaklaşsana. Hiç tanışmıyormuşuz gibi uzak duruyorsun.”

Yatağın yamacına kadar gittim. “Siz düğünde miydiniz? Hiç görmedim.”

Elimden tutup yanına çekti, yatağa düşürdü beni. “Değildik Bülbül. Ama herkesin bir tanıdığı illa ki bir yerlerdedir. Benim kulağıma geldiyse emin ol herkesin kulağına gitmiştir. Özellikle araştırmıyorum. Rahat ol yanımda.” İyice yatağa yayılmıştı. Dekoltesinden göğsünü saran sık dantelli sütyenini bile görüyordum. “Ama sen burada epey rahat gibisin. Ev halkından sayılıyorsun neredeyse.”

“Yani çocukluğumdan beri…”

“Hozan’la alakalı olabilir mi?” diye pat diye sormasını beklemiyordum. “Sizi çok yakıştırıyorum. Bence bakışlarınızdan her şeyiniz açıkça görünüyor.”

Uzanır gibi oturuşum tuhaf geldiğinden dikleşip otururken sormadan edemedim. “Öyle mi?”

“Elbette öyle. Yakın zamanda Merxas gelini olursun diye düşünüyorum. Evdeki herkesle samimi görünüyorsun.”

“Yok o kadar da değil de,” diyerek bacaklarımı topladım. Hozan’ın bana nasıl baktığını görmüştü de böyle düşünmüştü acaba?

“Bence o kadar. Umarım yakın zamanda Merxas gelini olursun. Benim de bu vesileyle bu taraftan bize güler yüz gösterecek bir tanıdığım olur.” Elini dizimde bir tozu siler gibi dolandırdı. “Tabii kayınlarından yana zorlanabilirsin. Özellikle Çakal olanından. Çok zor birisi.”

“Yok canım,” dedim hemen. “Çakal abi beni kendi kardeşinden ayırmaz.”

“Öyle mi?” derken hafif şaşırmış, gülümsemişti. “Onu pek birileriyle anlaşma isteğindeyken göremiyorum. Adam kendi kuzeniyle bile anlaşamıyor.”

“Hangi kuzeni?”

“Berzan Özdağ,” dedi öylesine söyler gibi. “Tanıyorsundur.” Başımı salladım. “Çakal ile husumetleri çok derin. Belki sen sebebini de biliyorsundur?”

Baver abinin mesajları gözümün önünden geçti. Onlar hakkında konuşmamak için tuvaletini saklayan çocuklar gibi ıkındı ıkınacak hale düşmüştüm. 

Asuman uzandığı yerde fazlasıyla rahattı. “Ama gerçekten husumetli olsalar düğünde bu kadar eğlenip aynı anda Ürdün’e neden gitsinler ki? Acaba diyorum…”

“Aa Baver abi Ürdün’e mi gitmiş?” diye yüksek çaplı bir şaşkınlıkla karşılamaya çalıştım. “Benim ondan hiç haberim olmaz ki.”

“Hani seni kardeşinden ayırmazdı?”

Nasıl çevirebileceğimi bilemez oldum. “Kardeşine de öyle. Herkese hatta… Yani bize hiç konuşmaz ki. Eve lazer tutuldu diyorum ona bile cevap vermiyor mesela. Ben hiçbir şey bilmiyorum.”

Yerinden ağırca doğruldu. Parfümü etrafımda birkaç tur dolanmıştı sanki. Karşımda durduğunda daha önce hiç almamışım gibi kokusunun ortasında kalmıştım. “Kuzeniyle ilişkisini de biliyorsundur Bülbül. Düğünde hep birlikte durmadan oynamadınız mı?”

Gözlerim arasında bir şey arar gibi dolanışı kendimi söyleyeceğim her kelime için kötü hissettirecekti. Konuşmadan kaçmak istedim. “Annemle babam boşandı benim. Çocukken hep annemdeydim.”

“Anlamadım?”

“Aslında ben aşiretimdeki kimseyi tanımıyorum. Hep annemdeydim ya. Arada abim için gelip giderdim. Hatta inanamazsın düğünde kendi kardeşimi bile tanıyamadım. Hani öz kardeşim değil aslında. Babamla karısından olan kızı. Annemin de kocasından olan bir kızı var. Aslında çok da üvey kardeşim olmuyorlar ama işte abim kadar da öz değiller demek istiyorum. Hani annemden olan kardeşimi bebekliğinde birkaç kez gördüm tabii de babamdan olanı ilk kez görmüştüm. Ondan tanıyamadım.”

Asuman yavaşça çekilirken gülümsüyordu. “Sakin ol.”

Tek nefeste saydırmaktan nefes nefese kalmıştım sanki. Burnumda biriken sümüğü sertçe çektim. “Biraz hastayım da birkaç gündür. Ondan saçmalıyor gibi oldum. Kusura bakma.”

“Lütfen yanımda rahat ol Bülbül. Beni arkadaşın olarak gör,” diyerek yatağın üzerine attığım bakım yağını yanına çekti. “Bunu yanıma alsam daha iyi olacak. Hırçın görümcen benden pek hoşlanmadı.”

Zelal ondan hoşlanmadı diye o mükemmel yağdan mahrum mu kalacaktım? “Parasını verebilirim,” diye teklifte bulundum kaybetmemek için. 

“Gerçekten mesele para değil Bülbül. Benim tek isteğim dostluğun.” Şişeyi elinde çevirdi. “Ama belli ki sen de beni tehdit olarak görüyorsun. Dostluğunu benden saklıyorsun.”

“Ay yok ben çok dost canlısıyımdır normalde. Şimdi bir anda gerildiğimden…”

“Niçin gerildin?” Mesaj gelen telefonumun ışığı yanıp sönünce benle birlikte oraya bakıp dönmüştü. “Yoksa hakkımda uyarılıyor musun?”

“Asla,” dedim telefonu ters çevirirken. 

Parmağını çeneme koyup yüzümü kendine kaldırdı. “Ben bana nasıl davranılırsa öyle davranırım Bülbül. Aynını da beklerim. Buralarda tecrübeli bir dosta ihtiyacın olduğunda beni mutlaka ara.” Göğüslerinin arasına iki parmağını sokup telefonunu çıkardı. “Numaranı yaz.” 

Sıcacık telefona numaramı yazıp ona geri verdim. Beni çaldırdı hemen. “Kaydedersin.” Yağı alarak kalktı. “Dışarıda buluşabiliriz. Araman yeterli.” Üzerime doğru eğildi. “Tabii Çakal’ın haberi olmazsa daha iyi olur. Malumundur. Beni pek sevmez.”

Telefonu göğüslerinin arasına sokarken gözümün oraya kayması benim suçum değildi. “Neden?” diye sordum. Dikleştiğinde görüş açım azad olmuştu. “Yani neden Baver abi seni sevmez. Bir de neden buluşalım demiştin?”

“Bir nedene ihtiyacımız yok,” dedi gülümseyerek. “Her ikisi için de.” Kapıya doğru giderken seslendi. “Senin samimiyetine güveniyorum Bülbül. Mutlaka denk gelelim.” Kapımı açarken bana omzu üzerinden bakmıştı. “Miraz Bey kendisine dayı diyen herkese kapısını açar. Mutlaka denk geleceğiz.”

Ben adama dayı deniyor diye yaşlı biri sandığımdan dayı diye kodlamıştım bir defa. Ağzıma yapışmıştı sonra. Adamdan bir şey isteyeceğimden değildi. 

Asuman çıkınca telefonu çevirip mesaja baktım. “Asuman’dan bir şey alma. Ona bir şey verme.” Kayıtlı olmayan numarayı aradım. Açmadı. Mesaj yazdım. “Oradan emir vermek kolay abi! Kadın dibime dibime giriyor. Kötü bir niyeti de yok ayrıca. Siz takmışsınız düşman da düşman diye.”

Mesajımı gönderip çıktım peşinden. Oturma odasına döndüğümde Zühre yenge Dicle’yle gelmişti. Asuman Dicle ile sohbete başladı. Miraz dayı yeğenini görmeye gelmişse de kadın tarafına geçmesine izin verilmez diye Asuman’ı özellikle getirmiş. Onlar kendi aralarında tanımadığımız birileri hakkında sohbet ediyordu. Halime teyze de başlarında durması gerek diye arada orayı dinliyor, bahsedilen kişileri tanımayınca Kur’an okumadan dönen Mori halayla Kürtçe bir şeyler konuşmaya geçiyordu.

Xezal çayları servis ettikten sonra mutfaktaki kuzenlerinin yanına gitmişti. Zelal ise yamacından ayrılmayan Beyza’nın saçını örmüş biz yokken. Bunu hangisi istemişti bilmiyorum ama Beyza saçındaki örgülerden pek mutlu görünüyordu. 

Biraz sonra Esme çocukların içeride durmadığını söylemeye geldiğinde Zühre yenge tehlike yok diye çocukların getirilmesini kabul etmişti. Ortama Kerem’le Mir’in girmesi ile Beyza yerinden fırlamıştı. “Ke-Ke-Ke…” diye heyecanla Kerem’i gösterdiğinde dayanamayıp ben araya girmiştim. 

“Kerem, evet. Bak öteki de Mir,” diyerek çocukları tanıttım. 

Kerem annesinin yanına gittiğinden Beyza da Zühre yengenin yamacına gitmişti. Kendi de küçücük bir çocuktu ama kendinden küçük çocukları görmek bunca büyüğün içinde onu heyecanlandırmıştı sanırım. Onları gülümseyerek izlerken biri bacağımı çimdikleyerek dibime girmişti.

“Ah,” dememe aman vermeden yamacıma çökmüştü Zelal. “Nereye kayboldun o kadınla? Kuytu köşede bir şey vermedi sana değil mi?”

Abi kardeş beni beş yaşında çocuk sanmıyorlar mıydı, deli ediyorlardı. “Neyimizi verebilirsek verdik karşılıklı. Oldu mu?”

“Allah korusun seni,” dedi mümkün olsa onu da yapabilecek kadar salakmışım gibi. 

Alınmıştım açıkçası. Yanından kalkıp gidecektim. Bacağıma basıp oturttu beni. “Sonra küsersin. Şimdi bana lazımsın.”

“Git kendine küs olmayan birini bul,” diyerek başımı çevirdim ondan. Asuman’dan ablalarıyla ilgili bilgi alan Dicle’ye verdim kulağımı.

Zelal omzuma yaslandı. “Bülbül… Valla iyiliğini düşündüğümden kızıyorum ben. Hadi sonra küs bana. O Çakma Yaman ne için geldi, babamlara bu kadar ne anlatıyor, Dicle’yle ilgili ne karara varacaklar. Her şeyi merak ediyorum işte. Hasan Eniştem namaza geçti. Şimdi kapıyı dinlemeye gitsem namazdan dönünce beni görür, anında babama yetiştirir. Hadi n’olursun gel bana gözcülük et. Bak bana küssen bile Dicle için yap.”

“Dicle için tamam,” dedim, başımı ona çevirdim diye küslüğüm hemen düştü sanmasın diye. 

Burnumu hırıltılı çektiğimde gülümsemişti. “İlacını aldın mı sen?”

Böyle tatlı sorarsa hastayken benle ilgilendi diye hemen affedeceğim de gelirdi ama. “İçtim,” dedim normal sesle. Ayağa kalkmadan uyardım. “Ne duyarsan bana da söylemezsen gerçekten küserim.”

Gözlerini kapayıp açtı hızlıca. Bir tane şeker tabağını aldı yerden, şekerlerini diğer boşalan tabaklara pay edip onu doldurmaya gidecek gibi kalktı yerinden. Ben de peşinden gidişim şüphe çekmesin diye tuvalete diye kalkacaktım da kimse nereye diye sormadığından öylece çıkmıştım. 

Zelal eniştesinin hangi odada olduğunu işaret etti. Ben o kapının oraya geçtim. Kapı deliğinden ara ara içeriyi yokladım. Zelal de elinde şekerlikle salonun kapısına geçti. Kulağını kapıya dayayıp dinlemeye başladı. 

Allah’tan eniştenin namazı pek uzundu. Ne zaman baksam ya oturmuştu ya ayakta. Seccade üzerinde diye namazda olduğuna emindim. Ortam o kadar kontrolümüz altındaydı ki sorun çıkabileceğini düşünemezdim. 

Önce Efkan çıktı kiler tarafından. Sonra Zelal eliyle yaklaşmaması için ona işaretler yapmaya çalıştı. Efkan durumu anlamadıysa diye yanına ben koştum. “Miraz dayı geldi. Git saklan sen.”

Salonu aldı hedefine. “İçeri de mi?” Gitmemek için sorduğunu sandığımdan başımı salladım. Birden salona doğru gittiğinde şaşkınlıktan koluna asıldım. “Delirdin mi?”

“Kaçıp saklanmaktan bıktım abla,” dedi salona doğru davranırken. Durduramıyordum onu. 

Zelal kapının önünü kollarıyla kapadı. “Sakın,” diye fısıldadı. “Manyak mısın Efkan? Yaman öldürmese abimler dövecek seni. Git!”

Efkan son akıl kırıntısını çoktan kemirmiş olacak asla bizi dinlemiyordu. “Miraz Yaman!” diye bağırdı bir anda. “Ben buradayım!”

“Allah seni!” diye kısık sesle bağırdı Zelal. Bir anda beni tutup yandaki odaya soktu. Daha biz kapıyı kapatamadan salonun kapısı açılmış, Miraz dayı elinde silahla çıkmıştı. Zelal’le kalkaladık.

🎻🎻🎻

Miraz Yaman’ın ateşkeste bizi ağırladıktan sonra kendi hanesinin önemli bir parçası olan kızıyla buraya gelmiş olması ateşkesin ciddi şekilde yaşatıldığının en önemli göstergesi olmuştu. Babamın keyfi pek yerindeydi bu yüzden. Miraz’a bakınca karşısında görmeyi arzu ettiği birisi var gibi biriktirdiği sözleri söylemesi bu yüzdendi. 

“Bunca senedir ihtiyaç olan, bu ateşkesle kendini belli etmiştir. Bu defa kalıcı bir barış için tez vakitte görüşmelere başlamak farzdır.”

Miraz babamı aynı ciddiyetle dinlemişti. “Barış artık farzdır. Ama ateşkes için bile kırılgan bir dönemde barış için fazla erkendir.”

“Barış için taraflarca eksik vardır bavo,” diyerek söze Memet abim katıldı. Miraz ondan büyük olsa babamın sohbetine girmekten imtina edecekti. “Yaman’lardan başka Zoranbeg’de barış isteyenden çok savaş isteyenle karşı karşıya geldik.”

“Bizde de barışı hasretle bekleyenler vardır Memet Merxas,” diyerek karşılık verdi Miraz Yaman. “Senin gözün sadece sana silah çekeni görmüş.”

Abim sert bir karşılık verdi. “Silah çekileli çok oldu Miraz. Biz atılan kurşunları topladık. Şimdimiz ateşkesse masumlar arada daha fazla zarar görmesin diye ateşkestir bizde.”

Miraz babama baktı. “En yakınından da görürsün ki öcler alınana dek bu ateşkes barışa bağlanmaya hazır değildir. Kimse içini soğutmadan barış meclisine gelmez Yekta Bey. Bu bizde de böyledir, sizde de.”

“Barış için fedakarlıklar yapılır!” dedi babam sesini yüksek alarak. “Kimi alacağını öcünü feda eder, kimi dökülen kanını. Ama barış için iki taraf da fedakarlık yapar.”

Babamın Devran abi çıkmadan barış meclisini toplamak için iki tarafın da alacağı tüm öclerden vazgeçmesini istemesi ile salonda sessizlik olmuştu. Memet abimin bakışlarından anlıyordum ki o memnun değildi. Kabul etmek istemeyecekti. Yanımda oturan Yaman’ın ifadesini çok seçemiyordum. 

Ortam bana bunaltıcı gelmeye başlamıştı. Kasıla kasıla kelimeleri seçmek, topluluk adına bağlayacı kararları kendi fikirlerince almaya çalışmak, bir lafın altında çok mesaj vermeye çalışmak bana yorucu geliyordu. Barış istemek bana göre en olağan olandı. İstenirdi ve herkes riayet ederdi. Şartlar ve toplantılar meseleyi sakız gibi uzatmaktan öte değildi. Barışı gerçekten isteyen, hiçbir seçenek sunmazdı. Barış istemeyenle de saatlerce tartışmak düz duvarı çarpa çarpa geçmeye çalışmak gibiydi. Yaralayıcı ve manasızdı.

Kadın tarafına geçip hiç değilse kızların fotoğraf çekmelerine eşlik etmeyi daha eğlenceli buluyordum. Bir şey olsa da çıkmam gerekse diye beklerken en olmasını ummadığım oldu. Efkan bağırdı. Onun bağırmasıyla Miraz Yaman ayağa kalkmıştı. 

“Miraz!” diye uyardı babam. “Önce konuşalım.”

“Önce ben konuşacağım,” dediğinde silahını çıkardığı gibi kapıya çıkmıştı. 

Abimle onun peşinden çıktığımızda Efkan’dan önce misafir odasının önünde Zelal’le Nalin’i görmüştüm. Doğruca onların önüne geçtim. Zelal hemen savunmaya geçti. “Abi valla şekerlikle çıkmıştım odadan. Efkan kilerden çıkınca karşılaştık. Onu durdurmaya çalıştım. Benim meseleyle alakam yok.”

Kapıyı üstlerine çektim. “Buradan çıkmayın!” Kapıyı kapatınca önünde durdum. 

Memet abim de silahını çekmişti Miraz’a. “Gençler bir hata yapmış Miraz. Yeğenin kadar hatalı, yeğenin kadar masumdur Efkan da. İndir silahını.”

Az evvel odanın dışında bağıran Efkan namlunun ucunda kaskatı kesilmişti. Söylemek istediği çok şey var fakat ağzını açsa öleceğinin farkında dili damağı kurumuştu şimdi. Babam onun önüne geçti. “Cahildir Miraz. Büyüklük edip affedeceğiz.”

Miraz Yaman’ın hedefi sadece Efkan’dı. “Benim yeğenimi kaçırırken bu cesaretle mi kaçırmıştın? Çık öne!”

Babam ardına elini atıp kolundan sıkıca tuttu Efkan’ı. “Benim avlumdasın Miraz! Ardıma almışım. Dokunamazsın.”

Abim silahının tetiğini çektiğinde ortam giderek gerilmişti. “Babam öne geçmiş Miraz. O silahı indireceksin!”

Abim yalnız kalmasın diye silahımı çıkarmak zorunda kaldım. Az evvel bana can borcu olduğunu söyleyen adama silah tutmak doğru gelmedi. “Konuşarak halledebiliriz,” dedim silahı kaldırmadan önce. “Efkan’ı tanımak gerekmez mi?”

“Salonda konuşalım,” diye katıldı babam dediğime. “Silahları indirelim.”

“Sana dedim xalo*(dayı),” dedi Miraz silahını indirmeden. “Bu ateşkes barışa gitmez. Ama burada, bizim aramızda da bitmesin. Beni Uçar’la yalnız bırakın. Siz gidin.”

“Pişman değilim!” dedi Efkan bir anda tüm cesaretini toplamış gibi.

Miraz’ın sesi yükseldi. “Olacaksın!”

Sesler yükselince oturma odasının kapısı açılmıştı. Beyza isimli küçük kız babasının sesine fırlamış, Miraz o an silahını indirip ardına almıştı. “Beyza içeri gir!”

Kızın gözünü onunla birlikte gelen kadın kapadığında Miraz silahı beline soktuğu gibi babamın arkasına elini atıp Efkan’ı yakasından çekip almış, salona sokmuştu. “Miraz!” diyerek babamla abim içeri daldı. Gelen seslerden Efkan’ın sağlam bir dayak yemeye başladığını, bizimkilerin ayırmaya çalıştığını anlamıştım. 

“Dayı!” diye dehşetle içeri girmek isteyen Dicle’nin önünü ben kapadım. “Dur bacım! Tartışıyorlar. Bir şey olmaz. Sinirini atarsa otururlar.”

Dicle daha fazlasının olacağının korkusuyla yamacımdan geçmeye çalışırken babasının yanına kaçmak için direnen Beyza da yanımdan kaçıp gitmesin diye elimi önüne atıp onu da durdurayım demiştim. Elimi görür görmez olduğu yerde durup geriye kaçmıştı neyseki. Kadın gelip kızı kucaklayıp hengameden götürdü. 

Dicle’yi alması için yengemlere başımı salladım. Meseleyi erkeklere bırakmaları için onları içeri yolladığımda nihayet avlu boşaldı diyeceğimde ardımda bıraktığım odanın kapısını aralamış meraklıları ikinci kez yakalamıştım. “O kapıyı…” dememe kalmadan hızla kapattılar. 

“Ya Sabır Allah’ım.” Salona geçtim. Efkan’ı halamın oğulları köşeye almışlar, yüzündeki kanları siliyorlardı.  

Miraz Yaman ise babamın karşısında oturmuş konuşuyordu. “Bir aşireti kız kaçırıp karşısına alacak adam böyle zayıf olamaz. Bir diğer aşiretin ardına sığınıp kaçarak yaşayamaz. Ya adam gibi yaptığının bedelini öder ya adam gibi yaptığını sahiplenir.”

Efkan yediği dayağın hararetiyle cevap vereceğinde abim onu susturdu. Babam konuştu. “Efkan bugün buranın evladıdır. Uçar’lar abisinin kanı olan evden kız kaçırmasını kabul görmezler. Efkan’ın ardında duracak kimsesi kalmamıştır. Bizim gencimiz korkaklığından saklanmamış ardımıza. Biz onu evladımız sayıp almışız yanımıza.”

“Bu yaptığınızın bir anlamı da Zoranbeg’den kız kaçıranı kendi soyunuzdan olmasa bile korumaktır xalo,” dedi Miraz Yaman. 

“Kız kendi gönlüyle kaçmıştır,” dedi babam. “Zorlama yoktur. Adını çıkartmak için verilmiş bir leke yoktur. Gençler yuva kurma niyetindedir.”

Miraz olaya başka bir pencereden bakıyordu. “Bu niyetle Rojxani’den kaç genciniz Zoranbeg’den kız kaçırmaya kalkacak? Kaçını mazur göreceğiz? Kaçının aslı kızın kandırılması, korkutulması, zorlanması çıkacak?”

Bir yerde haklı bir bakış açısıydı. Efkan’ın yaptığını görmezden gelmek, Zoranbeg’den kız istesek vermez diyenlere cesaret verebilirdi. Daha fenası kızın gönlü olmadan zorla kaçırılması, kızın ailesine dönmeye korkması ile onun bastırılmasına sebep olabilirdi. 

“Ben bugün sizin yaptığınızın haklı yanından çok haksız yanını görürüm xalo,” diyerek devam etti Miraz Yaman. “Yeğenlerim namus meselesi der, Efkan’ı ister. Efkan’ı korumak için karşısında hasımlarını görür. Amaç gerçekten ailesinin bile sırt çevirdiği gence sahip çıkmak mıdır? Yoksa namus meselesinde hasmınıza karşı durmak mıdır?”

Babam ellerini koltuğunun iki yanına koydu. “Senin bizden yana şüphen var mıdır?”

“Olsa kızımı misafiriniz etmezdim.”

“Bizim de senden yana şüphemiz yoktur,” diyerek karşılık verdi babam. “Olsa kızımı misafir göndermezdim.” Ellerini indirdi. “Bizi karşı karşıya getiren ne Rojxani ne Zoranbeg’dir. Yazhan’larla olan husumettir.”

Miraz başını salladığında yine konuşmalara dönüş yapacakları kesinleşmişti. Amcamın oraya geçip oturdum. 

🎻🎻🎻

Zelal kapıyı dinlerken eniştesi gelince uyarmış, mutfağa şeker almaya geçiyormuş gibi yapmıştık. Hasan enişte salona geçince Zelal’in bana olan ihtiyacı bitmiş, oturma odasına dönmüştüm. Dicle yerine oturamıyordu. Zühre yengenin onu sakinleştirmeye çalıştığı hengamede Kerem’in aniden çığlık çığlığa ağlaması ile hepimiz sarsılmıştım. 

Beyza denen bücür herkes ayağa kalkınca fırsat bu fırsat deyip Kerem’in saçına asılmıştı. Zühre yenge koşup oğlunu aldığında Asuman da Beyza’yı kucaklayıp odadan çıkartmıştı. 

Kerem’i susturmak için bir ton oyuncağı önüne yığmış, şekerlemeleri yalatıp kandırmaya çalışmıştık. Nihayet susturduğumuzda Zelal kapıyı dinlerken Asuman’a yakalandığı için bir sinir yanıma dönmüştü. “Vallahi benim suçum değil,” diyerek kendimi sıyırmaya çalıştım, olanı anlattım.

Zelal Dicle’nin yamacına çekti beni aynı şeyi iki defa anlatmamak için. “Sorun yok. Her zamanki meseleleri konuşuyorlar.”

“Efkan?” diye sordu Dicle.

“Babam halletti,” dedi Zelal. Açıkladı. “Komutanı askeriyede kalabilirsin mi ne demiş? Hani devletin askeri olsa kimse dokunamaz diye askerliği bitince de orada kalsın demiş abimler de.” Dicle’ye baktı. “Seninkinin de bi’ asker olası varmış. Lojman çıkınca seni yanına aldıracakmış hatta. O dayın da senin için bir şeyler yapacağını dedi ama çok umursamadım onun dediklerini, geçiyorum. Anlayacağın benim babam arayı çok güzel yaptı. Kocan da asker olacak. Sen bi’ ferahla artık. Yoksa çocuk içinde stresten kuruyacak.”

Dicle hakikaten rahat bir nefes alıp verince şükürden ağlayacak duruma düşmüştü. Herkes onunla ilgilenirken ben de Halime teyzenin yamacına oturup kaç gündür hasta olduğum için sevemediğim Mir’i gıdıklamaya başladım.

🎻🎻🎻

Sıkılmıştım. Tekrar edip duran cümlelerden başım şişmişti. Ha bire çay servis etmekten de gına gelmişti. Nihayet ayağa kalktı Miraz Yaman. “Biz artık gidelim.” Herkesle ayağa kalktım. Yaman ilk ondan en uzağa oturtulmuş Efkan’a baktı. “Yeğenimi Yekta Merxas’tan başkasına getirseydin seni elimden kimse alamazdı.”

Düşman aşirette bile olsa babamın himayesine güvendiğini belli etmesiydi bu. Ayrıca babam ardına aldığı için Efkan’ı vurmaması da buraya gösterdiği saygıdandı. Babamdan hepsi tam not almıştı. Miraz’ı yolcu etmek için kapıya kadar çıkacaktı. 

Kadın odasının kapısını aralayıp kalkılacağını haber verdim. Annemler adı Asuman olan kadınla ayaküstü vedalaşırlarken korkmuşsa içinde kalmasın diye küçük kızı sevesim gelmiş, elimi saçına değdirecek olmuştum. “Bu kızın saçları ne güzelmiş böyle.” Elim daha ona değmeden Asuman’ın ardına saklanmış oradan bana bakıp gülümsemişti. Onu gördüğümü anlaması için göz kırptığımda eliyle yüzünü kapamış, beni de güldürmüştü.

Bülbül’e baktım o da gülüyor mu diye. “Flört damarının yaş sınırı bile yok mu Ozan?”

“Küçücük çocuk Nalin,” dedim onun gibi kısık sesle. 

“Bana göz kırpan yakışıklı bir abi olduğunda dibim düşerdi.”

Bana dolaylı yoldan yine yakışıklı olduğumu söylemişti de ben bu kızla yaşıttım. Ona göz kırpan yakışıklı abi kimdi? “Senin dibin birine mi düşmüştü?”

“Üff Hozan farazi diyorum.” 

Kollarını göğsünün altında kavuşturduğunda insan içindeyiz diye dibine giremedim. Kapının önünden çekildiğimde Beyza koşarak çıkmış, doğrudan babasının dibinde almıştı soluğu. Elini saçına atıp güzel olup olmadığını tekrar ede ede sordu Miraz’a. 

O an emin oldum. Utandığı ortamda dili dolaşan bir çocuk değildi. Gerçekten kekemeliği vardı. Heyecanlanınca çoğalıyordu. Küçük olduğu için bana sevimli gelen halinin yanında kekemeliğinin geçici olmasını uman yanım haline bir parça acımıştı da. 

Miraz kızın saçında elini gezdirip beğendiğini söylediğinde kız zafer kazanmış bir hevesle döndü oturma odasından tarafa.  “Zela!” diye seslendi. Yabancı erkek var diye kapıya kadar çıkmayacak kardeşim içeri girecekken adını duymuş, omzu üzerinden dönüp kıza bakmıştı. 

Miraz’ın dibinden ayrılmadan örgüsünü gösterip konuştu Beyza. “Gü-güjel o-muş.”

Söyleyeceğini söylediği gibi herkesin ona bakmasından utanıp Miraz Yaman’ın bacağının arkasına saklanmıştı. Orada güldüğünü duyduğuma emindim.

Zelal kıza cevap verdi nihayet. “Güzel olacağını sana baştan söylemiştim.” Babamlar var diye başka bir şey söylemeden oturma odasına geçti.

“Ağırlama için teşekkür edelim xalo,” diyerek babama elini uzattı Miraz. Babam elini tuttuğunda kısaca sıkıp bırakmıştı. “Yeğenimi göndermeni yine isteyeceğim.”

“Bakalım inşAllah,” demekle yetindi babam. “Seni ayrıca bir vakit tekrar ağırlayalım.”

“Bakalım,” deyip kızını kucağına aldı. Yanındaki kadına döndü. “Asuman emaneti teslim et, gidelim.”

Kadın kapıya çıkıp elinde sarı bir beze sarılı kutuyla geri geldi. “Annenden,” diyerek teslim etti Dicle’ye. 

Dicle annesinden bir şey gelmiş olmasına hem çok şaşırmış hem sevinmişti. Nasıl alacağını bilemez gibi elini kaldırıp indirmiş, nihayet almayı becermişti. Dayısına baktı emin olmak ister gibi.

“Daha değil. Ayarlayacağım,” dedi sadece. Sanırım ablasının kızını henüz affetmeye hazır olmadığından bahsediyordu.

Annesinden gelen küçük bir adım bile yetmişti Dicle’yi sevinçten ağlatmaya. Babamlar Yaman’ı yolcu ederken Dicle bezin içindekilere bakmak için odasına geçmişti bile. 

Miraz kızını arabaya oturturken Beyza Kerem’in saçını çektiğini babasına gülerek söylemişti. Miraz kapıyı çekip abime baktı. “Sana demiştim Memet. Ödeştiler sayacağız.” Veda eder gibi başını sallayıp arabasına bindi, adamlarıyla peş peşe çıkıp gittiler. Abim hepimizde önce içeri girip direkt oturma odasına geçti Kerem’e bakmaya. 

Dışa kapıdaki herkes nihayet içeri girdiğinde Mori halam avluda biz bize kaldığımızdan emin olmuş, merak ettiği bir şeyi sormuştu. “Yanında gelen hanımıydı? Yoksa yabancı?”

“Yabancı,” dedim. “Bildiğim kadarıyla Miraz Yaman’ın karısı yok.”

“Estağfurullah,” dedi İmam enişte. “Kız kimindi?”

“Onun,” dedim bu defa enişteme. “Galiba evlatlıktı. Ya da belki hanımı vefat etmiştir, tam hatırlamıyorum. Evlenmeden kendi çocuğu da olabilir şimdi çok hakim değilim o tarafa.”

“Estağfurullah!” diyerek memnuniyetsiz bir ifadeyle beni kınayacak oldu eniştem. “Gençlerin önünde doğru örnek kalmamış.”

“Günahını sevabını bilmeyiz,” dedi babam misafirin ardından konuşulmasından hoşlanmadığını belli eder sesle. “Fakat sözleri doğrudur. Bu genç Zoranbeg meclisinde olması gereken yerdedir.”

Babam adamı hakikaten beğenmişti. Halamın oğulları gitmeden yemeğin hazırlanmasını söyleyip salona geçti aynı cemaatle. Halamın gelinleri valizlerini toparlamış, misafir gitti diye ortaya çıkmışlardı. 

Ben de yediği dayaktan sonra sağlam mı diye Efkan’ı yoklamaya geçen abimin yanına geçtim. “Dişler duruyor mu?”

Efkan’ın burnunda kırık yoktu. Kaşı ve dudağı patlamış, elmacık kemiğinde biraz ezik vardı. “Vurdu ama öldürecek kadar sert değildi abi,” dedi başka yerinde hasarı olmadığını belli ederek. 

“Dövmek için dövdü çünkü,” dedi Memet abim de. “Belli ki gereğini yaptım, ben dövdüm diyecek birilerine. İstese seni vurmuştu şimdiye.” Efkan’ın omzuna vurdu elini. “Korkak mısın, dayanıklı mısın, diye seni denemiştir.”

“Hiç korkmadım abi,” dedi Efkan gür bir sesle. “Asker adam korkar mıymış? Ben hiç korkmadım.”

Bana kalırsa namlu onu bulduğunda sağlam korkmuştu. Dili damağı kurumamışsa bir şey bilmiyordum. Abim babamın yanına döndüğünde Efkan’ı karısının yanına gitme isteğinde buldum. Çok bekletmemek için öylesine sordum. “Buldun mu benim gitarı?”

“Bir sürü alet vardı abi. Şu kadarcık-kolunun yarısını gösterdi- bir tanesi kırıktı. Belki atarsın diye ayırdım. Gerisine bakamadım.”

“O kadarcık gitar olmaz ki,” desem de onu çok tutmamak için gönderdim. “Ben bakarım, sağ ol.”

Bir an boşluğuna denk gelmiş olacak. “Sağ ol!” diye bağırarak ayaklarıyla pozisyon alıp hazır ola geçti. 

Yaptığını aynı anda fark ettiğimizde o utanmış ben kahkahalara boğulmuştum. “Lan oğlum sen asker olmuşsun bile.”

“Abi gülmesen?” dediğinde kıyamadım. Gönderdim odasına. 

Küçük gitar dediğinin ne olduğuna bakmak için kilere geçtim. Kenarda sapı kırık keman kutusunu görünce tanıyamadım. Üzerindeki tozu silip içini açtım. 

Bir çift mavi boncukla kırık bir keman karşıladı beni. 

Kemana o kadar yabancıydım ki elime hiç almadığıma, onu hiç çalmadığıma emindim. Alındığı ilk andan itibaren kimse açıp bakmamış bile olabilirdi. Bir hevesle babama aldırıp sonra unutmuş olma ihtimalim de yoktu. Bu kutu açılmış, içine iki mavi boncuk koyulmuştu. 

“Hozan!” diyerek peşimden geldi Nalin. Kilere gizlice giriyor gibi parmak ucunda seke seke gelmişse de seslenişi eminim dışarıdan da duyulmuştu. “Miraz dayı ne dedi en son? N’apa…” diye soracakken sorusu kendi kendine kesilmişti. 

Elimde boncuklarla baktım ona. “En son konuşulanları kapıdan dinleyemediniz mi yoksa?” Boncukların üzerine üfleyip tozlarından kurtardım. “Kardeşimin bir tane kötü huyu var. O da bulaşıcı galiba.”

Alaylı laf dokundurmama triple karşılık verir sandığımdan sonraki sözümü hazırlamıştım aslında. Nalin dediğimi duymuşa benzemiyordu. Önce elimdeki boncuklara, sonra kutusunun içinde kırık şekilde yıllarca unutulmaya terk edilmiş kemana baktı. Kemanda çok kalmadı gözü. Kaçıp beni buldu. “N’apıyorsun?”

“Efkan oyalansın diye eskilerle ona iş çıkartayım demiştim de pek işe yaramadı.” Boncukları avucumda ona gösterdim. “O keskin hafızan bunların da kime ait olduğunu hatırlayacak mı?”

“Ben…” derken uzun süre çıkartamayacağı bir kelimeyi arar gibi dolandı dili. Geri geri gidecek oldu. Bir şeye tutunmaya ihtiyacı varmış gibi yanındaki dolabın rafına elini koymak istedi. Avucunu rafa denk getiremeyince savsakladı. Refleksen elimi atıp onu tutacağımda bir anda bağırdı. “Tutma!” 

Elim boşlukta asılı kaldı. “Bülbül… Düşme diye…”

“Düşmem,” dedi bir adım geriye çıktığında. Bağırmış olmayı o da garipsemiş olmalı, sesini düşürmüştü. “Düşmem, tutma. Elin tozlu.”

Boncukları cebime tıkıştırıp elimi pantolonuma sürdüm. “Annemler neyin lazım olduğunu bilemeyince sormadan köşelere atıyorlar. Dönüp bakarım diye diye ertelemekten unutmuşum. Toz tutmuş her şey.” Elimi yeterince sildiğimi düşününce ona gösterdim. “Temiz.”

Ellerime baktı. “Temiz,” dedi ama tutmadı. “Ben kızların yanına gidecektim.” Geri geri kapıya doğru gitti.

“Bana gelmiştin?”

“Sonra yine gelirim.” Kapıyı açıp çıkacakken konuştu. “Toz tutmuş her şeyi at. Özellikle kırık olanları. At gitsin.” Cevabımı beklemedi, burada kalmak istemiyor gibi çıkıp gitti.

Çok toz çıkartmamıştım ama yiyeceklerin olduğu yerde toz tutmuş eskiler için bana kızabilecek olanlar vardı. Kemanı atmak için kapayıp kaldırdığımda Orhan’ın babasının dükkanının ismini gördüm kabın altında. 

Küçükken tüm enstrümanlarımı ona yaptırtırdım. Çevrede her enstrümanı ha deyince bulamayacağımdan daha kolay olur, arkadaşımın babası da bize indirim yapar sandığımdandı. Büyüyüp başka şehirlere gidince aslında el oyması bir enstrüman için bile kazıklanacak kadar pahalı satıldığını öğrenince Orhan’la aram bozulmasın diye babasından sessizce uzaklaşmış, bir daha ondan bir şey almamıştım. Dostluğumuzun hatırına konusunu hiç açmasam da Orhan’la da aram açılınca salaklığıma ayrı kızmıştım. 

Oktar amcadan aldığım enstrümanların hepsi çocukluğumda kalmıştı. Geneli benim o zamanki boyuma ve el kavrayışıma göre yapılmıştı. Bu kemanı özel olarak yaptırtmış olsam çok para verdiğim için kırmaya korkardım. 

Ne olmuş olabilir ki hem kırmış hem saklayıp unutmuş olayım?

Kemanı atmak yerine daha sonra incelemek üzere yerine koydum. Kilerden çıktığımda avluda çocuklar oynuyordu. Aralarından geçip Bülbül’ün odasına gireceğimde babam seslenmişti. “Hozan!”

İçeri girmek için gittiğim kapının önünde orada hiç işim yokmuş gibi babama dönmeye çalıştım. “Bana seslendin bavo?”

“Gel buraya!”

Salona doğru giderken önünden geçtiğim çocukları tutup öptüm belki bana diyeceği şeyi unutup salona gider diye zaman kazanmaya çalışıp. Babam olduğu yerden milim kıpırdamamıştı. Mecbur yanına gittim. “Buyur baba?”

“Kendine bir valiz hazırla. Beni Hakkari’ye bırakacaksın.”

“Ben?” diyerek kendimi gösterdim. Başını aşağı salladı hiç başka ihtimal yokmuş gibi. “Bavo halamlar kalıyor. Yeğenlerinin arabasında illa boş yer vardır. Ben niye boştan yere…”

Sormama izin vermedi. “Gelinler rahat gitmez. Yerlerini dar etmeyeceğiz.”

“O zaman abimlerden biri…”

“Baver yok. Memet kendi eviyle ilgileniyor. Sen boştasın.”

Ben herkese göre her daim boştaydım zaten. “Bavo ben de pek boşta sayılmam. Sahnelere dönmek için…”

Bir türlü cümlelerimi tamamlatmak istemiyordu. Yine böldü. “Beklesin. Daha mühim meselelerimiz var.”

Yine en başa dönmüştük. Ne zaman sahnelere dönecek olsam babam başa sarıyordu. “Bavo seni götürcek olan kimse olmasa kapıda adam var. Ama bu işi ben yapmasam benim yerime yapacak olan yok.”

Yaptığım açıklamadan sonra tavrı değişmedi. “Kendine valiz hazırla. Yemekten sonra yola çıkacağız.”

Salonun kapısı açıldığında eniştemle denk gelmiştik. Onun önünde babamla tartışmak istemedim. “Sadece götüreceksem valize gerek yok. Ben hemen geri dönerim.”

“Hozan da bizle geliyor?” diye sordu eniştem pek memnun olmuş bir sesle. Elini omzuma koydu. “Gelin oğlum. Misafirimiz olun.”

“Önemli işlerim var enişte. Çok kalamam,” diye açıklama yaptığımda babam içeri geçmişti bile. 

Eniştem hazırlanmam için beni bıraktığında şansıma söverek gerisin geri çıktım avluya. Yanıma sadece yolda terlersem yine hasta düşmeyeyim diye rahat bir şeyler alırsam alırdım. Halamlar buradayken babam ve eniştemle orada kalmak gibi bir düşüncem yoktu. 

Mutfaktan Zelal’i odasına çağırdım. Ütü masası en son onun odasındaydı. Ne olur ne olmaz iki gömlek iki pantolon seçtim kendime. Odasına gittim. “Şimdi sen çizgi bırakmadan ütelersin diye ütüle desem… Sen de gözümü çıkartmadan olur abi desen?”

Elimden kıyafetleri sinirle çekti. “Sanki normalde karınız gelip ütülüyor da ben ütülerken gözünüzü çıkarıyorum.” Geçti ütü masasının başına. “Daha masa senin odanda mıydı diye sorduğun an ben biliyordum ki sen ütüle diyeceksin.”

Kapıyı ardımdan çekip girdim içeri. “Söyleneceksen bırak ben yapayım.”

“Senin yüzünden söyleniyorum!” Gömleği silkeleyip masaya yatırdı. “Yapıyorum.”

Ellerimi havaya kaldırıp tek kelime etmeden onun yatağına bıraktım kendimi. Gömleğin kollarına geçene dek bir şey demese de sonra kendi konuştu. “Abi bari bir nişan yapın da senin gömleklerini Bülbül’e kitleyeyim artık.”

“Ayda yılda bir tane gömlek istedim Zelal.”

“Düğün boyunca giydiklerin Allah tarafından mı ütülenip dolabına giriyordu abi?” Buna diyebileceğim bir şey yoktu. Kardeşim devam etti. “Ayrıca Bülbül’ün ağzını aradım ben biraz. Evlenmek istemiyor değil. Sen teklif etmiyormuşsun sanki?”

Oturduğum yerden kalkıp kardeşimin yamacına geçtim bir çırpıda. “Öyle mi dedi direkt? Senin kendi yorumun mu yoksa?”

Ütünün buharı içerisinde yüzüme baktı yanlış bir şey demişim gibi. “Ben lafları yanlış yorumlayan biri miyim? Ne diyorsam doğrudur. Ne diyorsam duymuşumdur.”

Dinlenmedik kapı bırakmayan kardeşim direkt Bülbül’ün ağzından duymasa bile başkasına derken duymuş olabilirdi. Kardeşimin saçı boynunu terletmesin diye sırtına doğru götürüp orada tuttum. “Başka bir şey dedi mi? Hani şöyle teklif isterim ya da şu zaman isterim gibisinden bir şeyler?”

Zelal diğer gömleğe geçerken yarım ağız gülümsüyordu. “Öğreniriz abi. Ama görüyorsun ki elim işte. Sonrasında yorgun olur muyum bilemiyorum.”

Ütüyü elinden alacak oldum. “Sen ver bana bunu. Yorulma.”

Ütüyü bırakmadı, beni yana iteledi poposuyla. “Ay istemez. Millet halini görüp berduş mu bu diyecek. Ben ütülerim.” Saçını tuttum yine buharda ter tutmasın diye. “Ama illa bir şey yapayım karşılıksız kalmasın dersen sen de bana bir şeyler verebilirsin.”

Evin nitelikli dolandırıcısı Çakal’dı ama kardeşlerimi dolandırmam diye alnı pak dolanırdı. Fakat Zelal’de ha bire karşılıksız iş yapmama şeklinde kardeşlerini bile dolandırma sezmeye başlamıştım. “Küpelerin azarını daha yeni yemişim. Hatırlatırım.”

“Ay öyle bir sipariş vermeyecektim. Hani gönlünden ne koparsa abicim.” Gömleğin yakalarını özenle geçti. “Hani bunca yorgunluğumun karşılığını vermek istersin diye dedim. Mecbur değilsin.”

Elimi arka cebime atıp cüzdanımı çıkarttım. “Para sana kurban olsun. Fakat net cevap isterim.” Cüzdanın bir yanını açtım. “Kaç kurtarır?”

Ütüyü yana koyup cüzdanın ağzını tam açtı. “Kaç var?” En görmemesi gerekeni gördü. “Abi bu ne?”

Bir hız kondom paketini oradan alıp cüzdanımı kardeşimin eline tutuşturdum. “Çöp paketiydi. Yola atmayayım diye sıkıştırmışım. Unutmuşum. Al sen istediğin kadar. Hatta hepsi senin.”

“Senin bu unutkanlıkların,” diye söylendi de bana birkaç kağıt bırakıp gerisini aldı. “Çöpe değenleri bıraktım.”

Kondomu elimin içinde buruşturdum. “Ütülediklerini valizime koyarsın.” Cüzdanımı alıp odadan hızlıca çıktım. 

Kırışmış kondomu düzeltip yerine koyacağımda artık ona ihtiyacım olmayacağı için vazgeçtim. Hakikaten çöp olması için buruşturup odamdaki banyoya attım. Günübirlik gerekebilecek eşyalarımı valize sıkıştırıp avlunun boş anını kolladım, Bülbül’ün odasına sızdım. 

Yatağa uzanmış, yorganı üzerine çekmişti. “Hasta mısın?” 

Yanına vardığımda gözleri açık sadece uzandığını gördüm. “Yoo… Öylesine. Yapacak işim yoktu. Uzandım.”

Üzerini açtım. “Kalk hadi. Terlersin böyle.” Tişörtünün ense kısmı hafif ıslak görünüyordu. “Kalın bir şey giy. Sıcak soğuk yaparsan tam iyileşemezsin.” Cevap vermeden yerinde oturmuştu. Dolabından ona uygun bir şey çıkarayım dedim. Dolabı açtım. İçerisi boştu. “Kıyafetlerin nerede?”

“Valizde çantada,” dedi öylesine der gibi. 

Bir insan her an gidecekmiş gibi neden kıyafetlerini yerleştirmeden dururdu? “Kırışır öyle. Yerleştirelim.” 

Valizine elimi attığımda yerinde doğrulup durdurdu beni. “Baver abi gelince toplaması zor olur. Kalsın öyle.”

Elim valizde kaldım. “Abim gelince gidecek misin?”

Yerine geri oturdu. “Kaç kere konuştuk ya Hozan? Abime gideceğim, dedim o kadar.”

Bu gece yola gidecektim. Nalin’i yıkacak haberi söyleyip bir başına bırakıp gidemezdim. Birkaç gün daha bekletmem gerekirdi. “Hiç değilse…” dedim ama cümlemi nasıl toparlarım bilemedim. “Aslında… Valizini bana verir misin diyecektim.”

Anlamsız geldi ona da. “Ney?”

“Babam eniştemlerle Hakkari’ye gidecek. Beni sen bırak diye tutturdu. Yola gideceğim. Kendimi biliyorum. Terlerim. Hem zaten halihazırda rahatsızım da. Bana valiz gerek.”

“E sizin bir ton valiziniz yok mu?”

Vardı. Ama abim benden önce gelir de beni beklemeden söylerse Nalin kaçar giderdi. Bari eşyalarını toplayacak kadar kalsındı. Ben yetişirdim. Belki eşyalarını da düşünmezdi de hiç değilse her an çıkıp gidecek misafir gibi olmasındı.

“Abim evini kuruyor. Hepsini onlar almış. Şimdi ayıp olmasın diye alamadım.”

“E hemen yenisini alabilirsin de.”

“Şimdi valiz için dışarı mı çıkayım Bülbül? Benle bir valizi paylaşmayacak mısın?”

“Hayır ondan değil de…” Yerinden kalktı. “Aklım yerinde değil ya. Al tabii. Dur boşaltayım.”

“Sen otur. Ben boşaltırım.” Valizi açıp elime geçen her şeyi raflara belli bir düzenle koymaya başladım. Elimden almaya kalktı ama vermedim. Çok itiraz etmedi. “Uykun mu var? Niye kafan yerinde değil?”

Yatağa oturdu. “Uykum var.” Yana devrilip uzanır hale geçti. Örtüyü kendine dolayıp ardına döndü. “En iyisi uyuyayım.”

Valizin içindeki tüm kıyafetleri yerleştirdim. En altta kalınca eski bir defter çıkmıştı. Onu da yerleştirmek için çıkardığımda içine sıkıştırılmış bir bileklik düştü. Yere eğilip aldım. Defterin hangi sayfasından düştüyse oraya koymak için sayfalarını araladığımda bilekliğin boncukları çok tanıdık geldi. Cebimdeki boncukları çıkardım. Birebir aynıydı. Boncuklar bu bilekliğindi hatta.

“Keman kutusundan çıkan boncuklar…”

“Bilmiyorum Hozan. Aniden uyku bastırdı. Konuşarak bozmak istemiyorum. Valizi boşaltıp al sen.”

Kaçıyor. Boncuklardan mı? Kemandan mı? Niye kaçsın bunlardan?

Boncukları defterle valize bırakıp yatağına oturdum. “Sevgilim…”

Sinirlenmişti. “Hozan vallahi uykum kaçarsa senle günlerce konuşmam!” Sesi hiç uykuya düşmüş değildi. Gözlerini sıkarak kapattığı kırışmış kaz ayaklarından belliydi. 

Aklımı karıştırıyor. Bu konudan bu kadar kaçması aklımı çok kurcalıyor.

“Gelince konuşuruz.” Yorganımı sırtına tam örttüm. Valizi bendeyken çekip gidemezdi zaten. “Beni bekle.”

“Alışkınım,” diye mırıldandı. Veda etmek için uyku numarasını bozmayacaktı.

Ben eğildim üzerine. “Hemen geleceğim.” Saçının köşesinden öpüp ayrıldım. “Bülbüller sana emanet. Sularını değiştirmeyi unutma.”

Kalkıp benim hatırlattığım şeyi kendisinin asla unutmayacağıyla ilgili bir şeyler demesini bekledim. Uykuya çoktan dalmış gibi yapmayı seçmişti. Onu zorlamamak için valizini alıp sessizce çıktım odadan. 

Odama çıktım. Kendi valizimi boşaltıp yatağın altına sakladım. Nalin’inkine eşyalarımı dizerken bilekliğiyle defterini çıkartmayı unuttuğumu fark ettim. Defteri kıyafetlerimin arasına koyup aşağı indim. 

Akşam yemeği yendi. Halamın çocukları geçe kalkmamak için babamın çay ısrarına kalamayacaklarını söyledi. Ev halkıyla vedalaşma sırasında ben evin arabasını kapıya çekmiştim babam rahat binsin diye. 

Halamlar davet edildikleri ev ziyaretlerini tamamlayınca Berzan’la beraber evlerine döneceklerdi. Halamla sadece kızı Gulazer ve süt kızı olan kalacaktı. Gerisi vedalaştıkça arabalarına geçerken Hasan enişte benim olduğum arabada öne oturmuştu. Oraya babam geçer diye düşünsem de adamı kaldıramazdım. Babama baktım.

Babam yola çıkacak olan herkesle vedalaşan taraftaydı. En son herkes araçlarına bindiğinde yanıma geldi. “Bin oğlum. Selametle git.”

Yanlış anladım saydım. “Git?” 

“Ben halanlarla geleceğim.”

Komik bir şakanın içine düşmüşüm gibi oldu. Sinirden de olsa güldüm. “Bavo hani ben seni bırakmak için düşüyorum ya yola?”

Elini omzuma uzattı. “Sen eniştenle gideceksin. Ben halanlarla geleceğim. Orada bir iki gün misafir ol. Beni eve geri sen getireceksin.”

Şaka dinledikçe artık komik gelmiyordu. “Bavo Allah aşkına ben eniştemle…”

“Huş*,” diyerek susturdu beni sesimiz enişteme gitmesin diye. “Dediğimi yap. Yola çık. Ben sana sonra konuşacağım.”

Benim yerime Sabri abi götürsündü eniştemi. Benim de kendime göre işlerim vardı. Geri döneceğimi söyleyeceğimde babam omzumu sıkıca tutmuştu. “Dediğimi yap Hozan.”

Millet yola çıkmak için beni bekliyordu. Eniştem de camı aralamış ne konuştuğumuza kulak verecek gibi eğilmişti. Babama herkesin içerisinde karşı çıkamadım. “İki güne gelecek misin?”

Başını salladı. Evden kimseyle vedalaşmadan bindim araca. Babama bir parça kızgındım. Ona da veda etmek için bakmadım, yola çıktım. 

🎻🎻🎻

Hozan soru sormasın diye kendimi uykuya öyle sıkı atmıştım ki gerçekten uyuduğumu gecenin bir yarısı uyanınca anlamıştım. Bir anlık boşlukla Hozan’ı görme isteğimle çıktım yataktan. Birilerini Hakkari’ye götüreceğini hatırlamam geç olmamıştı. Hiç değilse bübüllerimize bakarım diye çıktım odadan. Mutfağın ışığı yanıyordu sadece. Zühre yengeyle Dicle bir şeyler atıştırıyordu. Onların yanına gitmedim. Kızlar oturma odasında sohbet ederek sabahlayacak görünüyordu. Gülüşme sesleri gelse de onların da yanına gitmedim. 

Hozan’ın odasına çıktım. Kapıyı açınca kanatlarını çırparak kendilerini belli eden kuşlara baktım. Suları ve yemleri vardı. Galiba her gün odaları dolaşıp kirliler var mı diye kontrol ederken Xezal kıyamayıp onları besliyordu.

Kafesin yamacına oturdum. “Ne kadar beceriksiz bir anne olurmuşum ben. Hep benden önce başkaları besliyor sizi.”

Unuttuğumdan değildi. Bana gerek kalmadığındandı. Hozan’a gelirsek bence o kesin unutuyordu. Salak olduğundandı.

Parmağımı kafesin içine sokup tüylerine dokunmak istedim. Parmağımı gagalamaya kalkan kesin salak Ozan olandı. Onları birbirlerinden pek ayıramasam da bence salak olan hep Ozan olandı. 

“İnsan çocukluğunun olduğu yere dönünce hep iyi anılarla karşılaşacağını sanıyor. Ama kötü olanlarla aynı yerde bekliyor.”

Başımı duvara yasladım. Hozan’ın o kemanı atmış olduğunu düşünmüştüm hep. Benim olduğu için saklamış, sonra unut muydu? Yoksa o keman bir hayalet gibi kendiliğinden saklanmış, sinsice beni mi beklemişti hep?

Dizlerimi kendime çekip kollarımla sardım. Hozan’ın gittiği yerde çok yorulmasını, dönene kadar unutmuş olmasını bekleyecektim. 

Hozan’ın bir defa olsun benimle ilgili bir şeyi hatırlamayıp unutmasını diledim.

🎻🎻🎻

Şu an Nalin’in yanında uyuyor olabilirdim. Belki o çoktan uyanmış olurdu. O halde şu an Nalin’le kırık kemanı konuşabilirdim.

Ama ben babam yüzünden yol boyunca İmam eniştenin monoloğunu dinlemekle cezalandırılıyordum. Adamın uykusu da gelmiyormuş yolda. Evine varana dek konuşmaya ant inmiş sanki. Bir ömürdür bu adamla yaşayan halamın cenneti sadece ibadetleriyle değil enişteme ‘Her şeye karışma be adam, sus!’ dememesiyle de kazanacağına emindim artık. 

Ara ara gaza yüklenip süreden kısayım diyordum, fark edip uyarıyordu. Gecenin bir yarısına kadar sabır çeke çeke vardım Hakkari’ye. Eniştemlerin muhitine varınca artık ondan kurtulacağım diye şükür edişim günaha girmek sayılmazdı. 

Ağaçların arasındaki taş yolu sallana sallana geçtiğimizde nihayet birbirlerinden birkaç metre uzağa yapılmış evler arasına park ederek görevimi tamamlamıştım. “Enişte izninle ben geri döneyim.”

“Baban yarın öbür gün gelecem demiş. Sen bize misafirsin,” dedi aksini kabul etmez sesle. “Hem bu saatte geri yola gidilmez. Gel hadi.”

Yalan değil, uyku suratımı okşuyordu hafif hafif. Büyük kuzenler eşleri ve yolda uyuklayan çocuklarını alıp civardaki kendi evlerine geçerlerken, ben eniştemle halamın evine girdim. Herkes kendi telaşındayken salonda koltuğun başına kafamı koymamla orada uyuyakalmışım. Geri dönüp eniştem uyandırdı. Sabah namazının vakti girmiş, camiye gidecekmiş. Normalde Berzan’ı kaldırıp götürürken bu defa buranın kırmızı listede işaretli bekarı ben olduğum için beni götürmesi gerekmiş gibi uykumu paramparça etmişti. 

Yatağım nereye kuruldu bilmediğimden geçip yatamadım da. Eniştemin peşine takılıp bu soğukta camiye yürüdüm. Adam arabayla gitmeyi kabul etmediği gibi oğullarının evinde ışığı yanan var mı diye kontrol ede ede gidiyordu. Uyanık olan varsa yanına alacaktı. Yol yorgunu olan herkes belki beşinci rüyasındaydı. Eniştemle yalnız gittik camiye. 

Berzan’ı kınadığım duruma bu kadar çabuk düşmeyi beklemiyordum. Abdesthanenin soğuk suyuyla içim titreye titreye abdest alırken burada iki gün böyle namaza kaldırılsam zatürre olacağıma emin oldum. Ben de gariban kuzenimin yerinde olsam evlenip babamdan kurtulma planları yapardım. Hiç değilse beş vaktini tam kılacak olan insan kendi evinin sıcak suyunda abdestini alır, bu soğukta dışarı çıkmadan namazını kılardı.

Enişteme göre böylesi zorluk çekmek daha sevaptı. Benim de böyle sevaplara pek ihtiyacım vardı. Üzerine basılmaktan diken kadar sertleşen cami halısında alnım secdeye gidene kadar kaçıncı rekatta ne yaptığımı fark etmeden uykulu uykulu eniştemi taklit ettiğimi fark ettim. “Allah’ım sen kusuruma günah yazma,” diye geçirdim içimden. Çaktırmadan kalanına eşlik ettim. 

Eniştem namaz sonrası camidekilerle kısa bir sohbete geçtiğinde silindir şeklindeki kolona omzumu yaslayıp orada dua edecek pozisyonda bir parça uyumayı umdum. 

Aklıma çocukken kıldığım namazlardan birinde Bülbül’e keman öğretebilmek için ettiğim duam geldi. Orada açıldı gözlerim. Ona keman çalmayı hiç öğretmediğimi hatırladım. 

Eniştem artık eve gidip rahatça uyuyabileceğimi söylediğinde kemanı hatırlamaya çalışmakla meşguldüm. Eve vardığımızda yer yatağım hazırlanmıştı. Dışarıda buz tutmuş ellerim ısınana kadar uyuyakalmıştım. 

🎻🎻🎻

Hozan’ın yatağında uyuyakalmıştım. Ev günler sonra kalabalığın çoğundan azad olunca kalan tüm insanlarına rağmen boş gelmişti gözüme. Belki sadece benim her gün görmeyi umduğum yok diyeydi. Merdivenlerden ağır ağır indim aşağı. Kızlar düğün sonrası dedikodularıyla sabahlamışlardı. Benimle ilgili de epey dedikodu olduğundan Zelal kahvaltı hazırlarken hepsini bir bir bana ötmüştü. 

Birilerine göre ben babam vurulduğunda da abimin sahte taziyesinde de babamın evine gelmeyerek ne kadar kötü biri olduğumu belli etmiştim. Ne aileme saygım vardı ne büyüklerime. Ama düğün oldu mu oyunlardan geri kalmıyor, sadece eğlencelere gelip gidiyordum. Her yaz buraya gelişimi bilen birilerinin sözleri olmalıydı bu. Belki özellikle babamın tarafından birilerinin.

Birilerine göreyse beni babam silmişti. Annemle kaçıp gitmiştim çünkü. O beni evine almıyordu. Ben de bu yüzden her gelişimde babama yalvarıyor, Yekta amca aracılık edip bizi barıştırsın diye buraya sığınıyordum. Ama babam benim gibi bir kızı olmadığını söylemiş, beni ölsem bile kabul etmeyecekmiş. Bu kadarını kimin uydurabileceğini bile bilmiyordum.

Tek istediğim bunları uyduranların karşıma çıkıp bizzat yüzüme konuşmasıydı. Hepsinin suratına abimin ölmediğini, babamı da benim yok saydığımı haykırmak, ne kadar salak olduklarıyla onları baş başa bırakmak isterdim. 

“Üzül sinirlen diye demedim. Haberin olsun diye dedim,” diyerek beni teselli etmeye çalıştı Zelal. “Bak Xezal’ın arkasından bile neler neler demişler. Ama benim hakkımda konuşabilmişler mi? Yok. Neden? Abilerim burada ya. Babamın kulağına gider diye korkuyorlar.” Sesini kısık aldı benden başkası duymasın diye. “Bak Zühre yengem kimin gelini olsa ‘Eski kocasının senesi dolmadan evlendi de düğünde yeni gelin gibi süzülüyor,’ diyerek ayıplayacaktı bu insanlar. Ama şimdi tam aksine ‘Bak başına gelenlere nasıl da isyan etmedi, yuvasını kurdu. Her ortamda Merxas gelini olarak ne de güzel başı çekiyor,’ diye övüyorlar onu. Farkı ne? Merxas gelini olması. Hem Yekta Merxas’ın gelini hem Memet Merxas’ın eşi. Hadi yiyorsa hakkında kötü bir şey desinler de kulağımıza gelsin.”

Benim suçum Merxas gelini olmamam mıymış yani?

Zelal içimi okumuş gibi çevirdi. “Senin hem arkandan konuşuyorlar hem de hakkında yalan yanlış şeyler söylemekten çekinmiyorlar. Niye? Çünkü babanın kulağına gitse seni mi savunacak? O yüzden rahatlar.” Gerdanını bir edayla savurup saçını geriye aldı. “Hani işinize karışmak gibi olmasın ama Merxas gelini kontenjanında girebileceğin yeri biliyorsun.”

Neyi nereye bağlamıştı şimdi?

Oflayarak buzdolabına yaslandım. “Hakkımda konuşmasınlar diye abinle evlenmemi mi teklif ediyorsun yine?” Elimle bir onu bir kendimi gösterdim. “Farkında mısın? Sana evlilik teklifi halandan geliyor. Banaysa senden.”

Tepsiye dizdiği kahvaltılıkları bıraktı bir anda. “Haklısın valla. Sana abimden gelmeli.” Bana döndü tamamıyla. “Sana gelse hoşuna gider?”

Dediğine istemsizce güldüm. “Abin önce evine gelsin.”

Yanından geçip gidecekken önüme kaydı. “Valla meraktan sordum. Cevabımı almam lazım. Abim nasıl sorsa hoşuna gider? Ne olsa hemen evlenirsin?”

“Millet haklı. Sen halalarına benziyorsun. Hep bir evlendirme merakındasın,” diyerek kaçmaya çalıştım konuşmadan. Tepsiyi alıp oturma odasına geçtim. 

Ama peşimden geldi. “Niye evlenmek deyince kaçıyorsun hemen? Sen abimi evlenecek kadar sevmiyor musun?”

Sabır çekerek döndüm ona. Tepsiyi kucağına bıraktım. “Niye sofrayı ben kuruyorum? Sen hazırlıyordun, al.” 

Ev halkını çağırmak üzere koşarak yukarı çıktım. Zühre yenge yeni evinin alışverişine gideceği için Esme ile çocukları hazırlıyordu. Onları es geçip Xezal’ı yolladım aşağı. Onun odasında Kur’an okuyan Leyla da sayfası bitince ineceğini söylemişti. 

Kızı gördüğümden beri her gün Kur’an okuyordu. Kendinin duyacağı bir sesle okuduğu için kapıyı çekmeden biraz dinlemiş bulundum. Yalnızca sesi güzel olduğundan değil, okuduğu yer de ahenkli olduğundan kulağa hoş geliyordu dinlemesi. 

Kapı arasından kızı dikizler halimle yakalanınca utanmıştım. “Şey sayfan çok sürer mi diye soracaktım. Çay soğumasın da doldurmayayım… Ondan.”

“Az kaldı abla,” diyerek okumaya dönecekken ekledi. “Dinlemek istersen buyur içeri.”

“Yoo hiç dinlemiyordum,” dedim yanlış anlaşılmamak için. 

“Dinlemen daha iyi,” dedi benim aksime telaşsızca. “Kur’an okunurken dinlemeliyiz ki Allah’ın rahmetine ve merhametine nail olabilelim.” Yanında yer açtı oturmam için. 

“Öyleyse geleyim tabii,” diyerek geçtim içeri. Yanına oturdum. Gözümün ucuyla Kur’an’a baktım ama Türkçe tek bir harf göremedim. “Ben de okuldaki din dersinde birkaç sureyi okumuştum. Kısa kısa da olsa bir şeyleri biliyorum yani. Ama bu Arapça.”

“Abla sureler zaten Arapça.”

Kızın yanında salak durumuna düşecek oldum. “Yok yani Türkçe okunuşları kadar Arapça kısmını şey edebiliyorum. Ama bu Arapça Arapça hani.” Açıklamam da çok yalpalayınca anlatmak zorunda hissettim. “Ben küçükken yazları Kur’an kursuna falan gitmedim. Annemle babamın olaylı evlilikleri ve peşinden bize patlayan olayı boşanmalarından çok fırsatım olmadı. Şimdi diyeceksin bu bir bahane değil ama…”

“Estağfurullah abla. Öğrenmek isteyen her yaşta öğrenir.”

“Hem zaten benim ezberim de çok kuvvetlidir. İstesem Hozan’ı geçerim.” Kız şimdi niye ondan bahsettiğimi anlamayacaktı. “Hozan’lar küçükken öğrenmiş ya. Bana hava atıyordu geçen. Ben müsait bir zamanda onu sollarım.” Açıklamamı açıklamak istedim. “Hozan’la biz arkadaşız. Çocukluktan.”

“Biliyorum abla,” dedi gülümseyerek. “Zelal söyledi. Allah tamamına erdirir inşAllah.”

Zelal tam olarak arkadaşlığımızı nasıl bir tamamına erdirilebilecek bir şey olarak anlatmış olabilirdi? “Çocukluktan epey arkadaşız,” dedim burnumun ucunu kaşırken.

“Bence çok yakışıyorsunuz. Allah eşleri birbirine benzer yaratır diyorlardı da siz gördüğüm en benzeyenler olabilirsiniz. Karakter olarak.”

Şimdi ben seni mutfak beziyle dövsem haksız mıyım Zelal? Arkamdan yalan yanlış konuşanlardan biri de senmişsin!

“Yani o kadar da değil de…”

“Bence o kadar,” dedi Leyla saf bir samimiyetle. “İnşAllah tez zamanda kavuşursunuz.”

Amin desem mi bilemedim. Çaktırmadan içimden dedim. O anlamın diye Kur’an’ı gösterdim gözümle. “Sen şimdi buradaki her şeyi okuyabiliyorsun değil mi?”

“Evet. İstersen gidene kadar sana da öğretebilirim. Hem Hozan abi gelinceye kadar ona yetişmiş olursun.”

“Geçerim bile,” dedim anlık çoşkuyla. Leyla bana tebessüm edince büyüklerin onu Hozan’la tanıştırmak için getirdiğini hatırladım. 

Fakat Leyla Esme gibi değildi. O bana kötü niyetle bakmamış ben ona önyargılarımla muamele etmemiştim. Şimdi bakınca bu kadar iyi bir kızla aramın kötü olmasına üzüleceğimi anlamıştım. İyi ki ikimiz de adı konulmamış şeyler için birbirimize kötü davranmamıştık. Çünkü Leyla’nın Hozan’dan haberi olmadığı kadar gözü de yoktu. 

Yeni edindiğim imanlı arkadaşımla kahvaltıdan sonra ilk dersimizi yapmak üzere anlaşmıştık. Hozan dönene kadar hatim bile çıkarabilirsin deseler inanacak kadar kendime güvenim gelmişti. 

🎻🎻🎻

Öğleye kadar uyuma planlarım kahvaltı hazırlığıyla suya düşmüştü. Direkt Mori halamın oğlu olan Berzan’ı aradım. “Kardeşim sen bana ah etmiş olabilir misin?”

Nedenini bile sormadan gülmüştü. “Babam mı?”

“Evlen Berzan. Çekilecek çile değil. Gel seni hemen evlendirelim kardeşim.”

Annesini birkaç akrabanın evine misafirliğe götürüp geleceğini söyledi. Eniştemle öğle vakti camiye uykulu uykulu giderken Berzan’ı nasıl evlendiririmin derdine düşmüştüm.

🎻🎻🎻

“Ben bunu Kürtçe şarkılarda telaffuz farkı için kullanıyordum,” dedim Leyla’ya. “Neyi nasıl okuyacağıma dair işaret işte.”

Kız harflerin üstüne altına gelen harekeleri göstermişti. “Abla o kadar hızlı ezberliyorsun ki bir yerden biliyorsun diye düşüneceğim artık. MaşAllah barekAllah.”

Başımda Zühre yengeden aldığım bir yazma vardı. Oyaları gözüme girmesin diye ha bire içeri katlarken gülümsedim. “Benim ezberim iyi olmasa kafayı yerdim okulda. Sınavlardan bir gece önce hocanın çıkar dediği yerleri ezberleye ezberleye geçtim o dersleri ben. Kafamda şarkılara yer kalsın diye son dakikaya bırakmayıp günü gününe çalışsam valla okul birincisiydim.”

Tabii dersler sıkıcı olmasa, konular anlayabileceğimden fazla zor olmasa ve hocalara küsmeseydim. Ne yandan baksam benden çalışkan bir öğrenci çıkmaması hep başkalarının suçu oluyordu. 

Halime teyze gelini tarafından alışverişe çağırılmadığı için Mori halalarla akrabalardan birine çay içmeye gitmişti. Döndüğünde beni Leyla’yla Kur’an başında görünce hem pek şaşırmış hem de pek sevinmişti. “MaşAllah bu kızlara,” diyerek başımıza geldiğinde uyuşan dizlerime rağmen edebli oturuşumu bozmamıştım. “Nalinim o güzel sesiyle ne de güzel okur şimdi.”

Ayağıma kan gitmemesi hiç dert değildi o an. Yerimde yükselip alçalmam iltifattan dans edişim sayılabilirdi. “Halime teyze böyle giderse bu Ramazan’da hatim edermişim bile.” Biraz daha övülürüm diye kadının gözünün içine içine bakmam umuyorum dışarıdan çocukmuşum gibi durmuyordu. 

“Sen çalışkansın. Yaparsın,” demesiyle keyfim fazlasıyla yükselmişti. “Yazması da nasıl yakışmış. MaşAllah. Çıkarma, kalsın hep üstünde.”

Bir saatte elli defa elimi örtüye atmıştım. Ya oyaları gözüme giriyor ya saçımdan kayacak diye öne çekmem gerekiyordu. Kendimi yolda sağı solu görüp ürkmesin de arabayı çeksin diye görüşü yandan kısıtlanan atlar gibi hissediyordum böyle. İmkanı yoktu ki gerekli anlar dışında bununla yaşabileyim. “Allah affetsin, ben yapamam. Sağa sola çarpar, sakat kalırım,” dedim Leyla’ya kısık sesle. Güldü dediğime. İlk dersimiz bitince Zühre yengesinin örtüsünü odasına bırakıp kaçtım.

Akşam herkes yemek için Mori halaların davet edildiği eve giderken Leyla benim yüzümden yorulmuş, uyuyakalmıştı. Gulazer de onun için kalınca evde kızlarla baş başa olduğumuzdan bu akşam yemeğinin bende olduğunu söyleyip hepsini dinlenmeye yollamıştım. 

Özenle yaptığım yemeğin yanına salata bile yapınca mutfaktaki masayı kurup kızları tek tek çağırdım. 

“Ay ay ay benim yengem…” diye giriş yapan Zelal’in poposunu mıncıkladım. “Ne dedim be?!”

“Herkese demişsin diyeceğini.” Leyla bile biliyordu Hozan’la sevgili olduğumuzu. 

Hemen carladı Zelal. “Ben sizi tutuyorum. Bilmesi gereken yerlere söylüyorum. Teşekkür edeceğine…”

“Rica edeyim de artık gereken yerlerin neresi olduğunu bana da öncesinde bildir.” Tenceremin kapağını açtım. “Neyse. Size görüp görebileceğiniz en mükemmel salçalı makarnayı yaptım. Yanında salatamız bile var.”

Zelal eğilip fırına baktı nedenli nedensiz. “Başka?”

Masaya yerleşen kızlara baktım. “Biz bizeyiz diye başka bir şey yapmadım.”

“Yoğurtla güzel olur,” dedi Xezal kalkıp buzdolabından yoğurdu çıkarırken. “Zaten kaç gündür hep ağır şeyler yiyorduk. İyi oldu.”

Gulazer de sessizce bir şeyi çakmış gibi sırıtıyordu. “Yarın da başka şey yaparsın. Tabii eğer biliyorsan?”

“Yani neyin tarifine baksam yapabilirim gibi.” Tencereyi gösterdim. “Ev yemeği dediğin şeyleri zaten büyükler yapar. Makarna neyimize yetmiyor?”

Zelal inanamazca baktı bana. “Bülbül sen makarnadan başka bir şey yapmayı bilmiyor musun?”

“Yoo… Canım çekerse deneyebilirim ama gerek yok. Çok iyi tost yapmasını da iyi bilirim ayrıca.”

“Vay benim belangaz abim,” dedi Zelal görümce moduna hızlı bir geçişle. “Sen abime her akşam makarna tost mu yapacaksın?”

Sinirden yüzüme ateş çıktı. “Abine niye yemek yapayım? Kalksın bir zahmet o yapsın. Ben size yaptım.”

Zelal kızlara baktığında hepsi aynı anda gülmüştü bana. “Annemin nasibine bakın. Yüzlerce misafire yemek yetiştiren gelini evden gidiyor, makarna bile yapamayan gelini peşinden geliyor.”

Tencereyi masaya bıraktım kırgınca. “Artık iftira ediyorsun. Makarna yaptım ya işte. Beğenmeyecekseniz siz yapsaydınız. Ne yiyorsanız yiyin. Ben gidiyorum.” 

Mutfaktan çıkıp gideceğimde utanmadan gülerek bana sarılmıştı. “Ay çok komiğime gitti. N’olur küsme.”

“Bir de alay ediyorsun Zelal. Bırak.”

Ellerimi tutup zorla sofraya oturdu. “Vallahi gıkımı çıkarmayacağım. Allah adı verdim otur.” Beni oturttuktan sonra çeşit az diye kahvaltılık bir şeyler de çıkardı sofraya. Bir tepsiye de ayrıca dizdi. “Dicle’yle kocasına götüreyim. Hazır kimse yokken baş başa takılsınlar.”

Xezal da kendi yengesine bir tepsi hazırlayıp dönünce makarnamdan yemeye başlamışlardı. Her lokmadan sonra Gulazer’le Zelal birbirlerine fısır fısır bir şeyler söyleyip gülüyorlar, Xezal da onları uyarıyor ama gülmemek için kendiyle savaş veriyor gibiydi. “Ya vallahi hepinize küseceğim artık!” 

Xezal’ı gösterdim önce. “Zaten sana birkaç küslüğüm vardı, biliyorsun.” Zelal’e döndüm. “Sana da küslüklerim ayrıca vardı. Üzerlerine bunu da ekliyorum.” Gulazer’e baktım. “Seni kayıracaktım ama belli sen de hak ediyorsun.” 

Elim en son Leyla’ya gösterince o konuştu. “Bence çok güzel yapmışsın abla. Makarnayı böyle yapan diğer yemekleri de istese mükemmel yapar.”

“Sana küsmüyorum,” diyerek indirdim elimi. Bugünkü hocam hem çok güzel ders anlatıyor hem de çok haklı konuşuyordu. “Müsait bir zamanımda tüm yemekleri de ezberler herkesi geçerim.”

“Keşke senin şu müsait zamanına bir denk gelseydik,” diyerek küslüğüme küslük eklemek üzere alay eden Zelal’e sırtımı dönerek oturdum. Kahkaha atarak sırtıma vurdu. “Ay ben bununla ne yapacağım?”

Ben küsmüştüm. Kimle ne yapıyorsa yapsındı artık. Yemekten sonra bulaşığa da elimi atmadım. Çay zamanı bir tek Leyla hocamla konuştum. Diğerleri hâlâ benimle dalga geçmekle meşguldü çünkü. Halime teyzeler misafirlikten dönünce uyumaya geçtim. Hiç aramadığı gibi mesaj bile atmayan Zelal’in abisine de ayrıca küsecektim. Biri ona haber etsindi!

🎻🎻🎻

Gün içinde yapacak hiçbir şey bulamadığımdan sağda solda bulduğum her oturacak yerde uyumuş, geceye uyku bırakmamıştım. Şarj aleti bulamadığımdan telefonum da kapanmış, kuzenlerimden biri evine davet ederse onların şarj aletine takarım diye geçiştirmiştim.

Gece yere kurulan döşeğe uzanmış tavanı seyrederken düşündüm durdum. Düşünecek o kadar boş vaktim vardı ki hangi konuya girsem sonuna dek düşünecek kadar dalabilir oldum. Eve dönünce ne yapacağımın üzerinde çok durdum. 

Bir türlü Bülbül gelmeden öncesinde hayatın nasıl devam ettiğine akıl sır erdiremedim. Günlerim okul, aile ve hozanlık üzerine kuruluyken dolu dolu geçiyor sanıyormuşum. Geriye aile ve hozanlık kalınca çok şeyle ilgileniyormuşum gibi geliyordu. Şimdi Bülbül’le geçen günlerimin yanında hepsi siyah beyaz anılara dönmüştü sanki. Hepsinde birer boşluk vardı artık. O boşluklu hayata dönmem artık mümkün değildi.

Bülbül’le hem evim hem işim tamamlanmış olmuştu. Şimdi konağa dönsem, rahat yatağıma yatsam, yanıma onun gelmesini beklerdim. Şimdi sahneye çıkacağım, dolu dolu bir program hazırlayacağım desem, yamacıma Bülbül’ün geçmesini beklerdim. 

Ben artık Bülbül’süz bir hayat düşleyemem bile.

Bugün hiç sesini duyamamıştım. Zaman geçmek bilmemişti. Ev halkıyla olduğunu bilmek içimi rahatlatıyordu bir parça. Ama onsuz kalmak bu rahatlığımda bile beni rahatsız edecek bir şey oluyordu. 

Sağıma soluma dönüp durdum. Bir ara doğrulup babam karşımdaymış gibi ona hislerimi anlatırken buldum kendimi. “Bavo… İstersen kız istersen döv. Ama gerçek bu. Ben Bülbül’ü seviyorum. Müsadenle onu senin gelinin…”

Kafamı kaşıdım durdum. Önce Bülbül’e sormam gerekti. Evlenmek istediğine emin olmam gerekti. 

“Bülbül…” diyerek diye onunla konuşmaya geçtim. “Bak o kafanda evlilik namına korkutucu ne varsa sil at sevgilim. Benim evlilik tanımıma da uymuyor onlar zaten. Biz senle… Bize göre…”

Elimi yüzüme vurup aşağı çektim. Acaba ilk kızlarla mı konuşsaydım? Bülbül konuşmanın ortasında diyeceklerim hoşuna gitmedi diye ya kaçar gider ya da kalır küserdi. Kızlara nasıl hislerini açmışsa düşüncelerini açmıştı belki. Onun istediği gibisini öğrenir de konuşurdum. Belki babamdan önce Memet abime desem o bana yön gösterirdi.

“Abi… Kızacaksın biliyorum. Evimizde kalan kıza mı baktın diye belki çok kızacaksın ama yemin ederim benim niyetim ciddi. Sen de Zühre yengemle gizlice buluşmuyor muydun ayrıca?” Yerimde doğruldum. “Ha abi? Zühre yenge de Nuşen ablamın arkadaşı değil miydi? Evimize gelip gidiyordu. Sen de ona bakmadın mı? Şimdi bana gelince ne bu tavırlar? Biz sana…”

Boşlukla kavga ederken sesim yükselince hesap sorarca havalanan elime bakakalmıştım. “Ulan ben bu evde beş vakte kalmaz delirirmişim.” 

Ayağa kalkıp ışığı yaktım. Delirmemek için kendime oyalanacak bir şey bulmam lazımdı. Gözüm Nalin’in valizine kayınca odada ikinci bir ışık yanmış gibi aydınlanmış oldum. “Ulan nasıl unuttum?” 

Nalin’in yıllanmış defterini çıkardım. “Bakalım bu neymiş?”

Günlük benzeri bir şey çıkmasını umuyordum. Ama ilk sayfasında tanıdık bir şarkının sözleri yazılıydı. Tabii bir şeyler farklıydı. Bazı cümlelerin altı renkli kalemle çizilmişti, bazı cümleler ise yıldızla işaretlenmişti. Sanırım yıldızlı olanlar sonradan uydurulmuştu. 

Okurken hayretler içerisinde döşeğe oturdum. Bunlar bir çocuğun elinden çıkacak kadar bozuk bir el yazısıyla yazılmıştı. Fakat bunlar benim Bülbül’üm tarafından benim için uydurulmuş sözlerdi. 

Tüm şarkıların kısımlarını parça parça değiştirmişti. Ya çocuk aklıyla kendi uydurmuştu ya da en etkilendiği kısımları bilerek benim ismimle yazmıştı. 

Her sayfa değiştirişimde beni hem bir gülme alacak oluyor hem gözümün önüne gelen çocuk haline manasını çözemediğim bir hüzünle ağlamam düşüyordu. 

Bunları yazan çocuk beni çaresizce özlemişti çünkü. Bunları yazan çocuk beni çok özlemişti. 

Tüm şarkılarını bana söylemiş, tüm şarkıları benim için yazmıştı. 

Bülbül benden başkasına yar olmazmış. 

Gözümün önü buğulanınca burnumu çekip elimin tersiyle sildim suratımı. Ben de özlemişim o çocuğu. Ben çok özlemişim o çocukluğu. 

Ansızın arayıp sesini duyasım geldi. Gece o kadar geçti ki ev telefonunu arasam duyamazlar diye arayamazdım. Bülbül’ün defterindeki her bir sayfayı tek tek okuyarak çevirdim. Bir sayfada kendi el yazıma denk gelmeyi beklemiyordum, şaşırdım. Kırışmış bir kağıt sayfaya uhuyla yapıştırılmıştı. Üzerindeki yazının benim o yaşlardaki yazım olduğuna emindim ama ne için yazdığıma emin değildim. 

İki tane mavi boncuğun bende Bülbül. Almak istiyorsan çabuk gel.”

Bu mavi boncukları Bülbül gelsin diye mi alıp saklamıştım ben? O halde neden hatırlamamıştı? Bilekliğini bile defterin arasında saklamışken boncukları nasıl hatırlamasındı?

Kemanla mı ilgili Bülbül? 

Bizimkilerden aldığım enstrüman paralarını çar çur etmediğimi onlara kanıtlamak için mutlaka öğrendiğim ilk şarkıda gidip onlara çalmıştım. Benim bir kemanı yaptırıp da kırıp kenara atmış olma ihtimalim olamazdı. Bunu hatırlardım. 

O keman gerçekten senin miydi Bülbül?

O halde neden hiç çalmamıştık beraber? Neden hiçbir gelişinde kemanını almamıştı yanına? 

O kemanı sen mi kırdın Bülbül?

Bu soruları ona soracaktım. Benim olmadığına emindim çünkü. 

Bileğimde ona ait olan takılmaktan gevşemiş lastik tokayı çıkarıp zorlayarak kopardım. İki mavi boncuğu tokaya geçirip kopardığım yerden bileğime göre bağlayıp taktım. “Bakalım mavi boncukları hatırladığımı görünce sevinçten bana nasıl sarılacaksın?”

Çocukluğumuzu ayrı, şu anımızı ayrı özlemiştim. Bir oda ötemde olup bana seslenmesini, saçma sapan bir şeyler sorup uyuyana kadar yanımda uzanmasını özlemiştim. 

O özlemle sayfaları çevirdim. Bir yere kadar var olan şarkılarda bana uydurduğu sözleri okumuştum. Bir yerden sonraysa hiç tanımadığım şarkılara denk geldim. Başta gerçekten bilmediğim bir sanatçının şarkıları sanacak oldum. Ama sonrasında sözlerin amatörlüğünden ve ritme uymayacak tonlamalarından başka bir tahmine kaydım. 

Bu şarkıları Bülbül kendi yazmış.

El yazısı giderek düzelmişti. Bunları artık çocuk olan Bülbül yazmamıştı. Harfleri daha okunaklı, kelimeleri hatasız yazabilecek kadar büyümüş Nalin yazmıştı.

Döşeğe defteri yatırıp üzerine gömülecek kadar içine düştüm. Onun da benim gibi kendi şarkılarını yazmak istemesi beni öyle heyecanlandırmıştı ki evde olup kendi karalamalarımı yanına koymak istedim. 

Bülbül’le sadece çocukluğumuz bir değil. Hayallerimiz de bir.

İkimiz de kendi şarkılarımızı söylemek istiyoruz bir gün. 

Nalin benden çalışkan çıkmıştı. Ben amatörce karaladığım ne varsa bir yere bağlanmayınca köşelere atıp unutmuştum. Nalin hepsini sonuna kadar götürmüş, şarkılarına isim bile vermişti. İlk yazdıkları bir parça komik, çokça başka şarkılardan araklanmış sözlerle taklit gibiydi. Ama ergenliğinde ona eşlik etmiş önemli dizeler olmalıydı. 

Bunları okuduğumu öğrenirse beni parçalayabilirdi. Bu yüzden defteri sonuna kadar okuyacak, yapabilirsem birini ezberleyecektim bile.

Belki bir gün… Onun yazdığı bir şarkıyı okurdum. 

Belki bir gün… Onun yazdığı defterde okunmuş bir şarkı olurdum.

🎻🎻🎻

Bakalım Hozan, bakalım. Bir gün her şey olabilir sonuçta. Biz kendi günümüze bakalım. 

Görüşmek üzere BÜLBÜL 🐦

4.9 8 Oylar
Article Rating
Abone
Bildir
guest

7 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Haviş
Haviş
3 ay önce

Çok şükür bölüm geldi

Yorumyapmayageldim
Yorumyapmayageldim
3 ay önce

Okuduk bitti ama bu

Haviş
Haviş
3 ay önce

Keşke kaçsan

Zeynep
Zeynep
3 ay önce

Keman Ferhat Aşiret Efkan Bunlarda bülbül eski bülbül olamaz ki hepsi çok ağır gelicek bülbüle

Şilan
Şilan
3 ay önce

Daha çok yamanlı sehne istoyoruzzzzz
İstek değil ihtiyaç

Şilan
Şilan
3 ay önce

Miraz yaman🔥❤️

Scroll to Top
7
0
Düşüncelerinizi duymak isterim, lütfen yorum yapın.x