AG 39 PART 5

Bu bizim finalden önce Memet’le Zühre’yi okuyacağımız son partımız. 

Keyifle okuyun!

☀️☀️☀️

Kalbim yetişemiyordu korkudan buz tutacak bedenimi ısıtacak kadarcık kanı göndermeye. Ciğerlerim amansız bir hastalığa tutulmakla kıvranacağım sanrısıyla titretiyordu göğüs kafesimi. Aldığım soluklar uğramıyor sanki bana. Hepten öldürmeye niyetli bu vakit beni.

Bu vakit Memet’im kendini Yazhan belasının önüne atmak istiyor çünkü.

Gözüne bakmaya çalışıyordum. Kayınpederlerim var diye konuşamıyorum, gözümün önünü alan yaşların ardından ona bakmaya çalışıyordum. Elini ayağını tutup, dur, demek istiyorum ona. Tutamıyordum. Gitmesin diye karşısında durup ağlayabiliyordum sadece.

Öfkeden rengi ısınan tenine karşın korkudan buza çalıyordum ben olduğum yerde. Biri bir şey söylesin, kocamı durdursun istiyorum.  Fakat amcası ‘Gitme,’ demiyordu. ‘Tek gitme,’ diyordu ısrarla. Babası ‘Dur,’ demiyordu. ‘Birilerini bekle,’ diyordu.

Kardeşlerine bakıyordum biri halimi görsün, çare olacak bir söz söylesin diye. Hiçbiri bana bakmıyordu ki. Baksalar da göremezdi onlar nasıl korktuğumu. Memet’ten başkası baksa derdimi anlamazdı benim.

Görmüyor musun Mem? Gideceksin diye korkudan nefes alamıyorum şimdiden. Sesimi de mi duymuyorsun? Karşında durmuş gitme diye ağlayacağım sinirden.

Halime Hanım bana dönmüştü yüzünü. Memet’in onun sözünü dinlemeyeceğini acı da olsa kabullenmiş, bir şey yapmam için benden medet umuyor gibi bakıyordu.

Benim ise elim kolum bağlı sanki. Biraz sonra ardımdaki aralık kapıdan çıkıp gider de onu durduramam korkusuyla yerimden kıpırdayamıyorum. Üst kata çevirdim başımı. Zelal’i buldu gözlerim. Elimi salladım ona beni fark etsin diye. Nihayet beni gördüğünde boynumu acıtacak bir sertlikle sallayıp aşağı çağırdım. Şu an gelinlik etmek zorunda olmadan konuşabilecek tek kişiydi.

Zelal daha basamakları inmekteyken evin dışından daha evvel duyduğumuz o adamın sesi ulaşmıştı içeri. Miraz Yaman geri dönmüştü.

Erkeklerin hepsi kapıya döndüğünde ben sadece Memet’e bakıyordum. Memet aradığı ayağına gelmiş gibi tüm hırsını kuşanmıştı bile. Elleri yumruk olduğunda bir yumru gelip tıkadı benim boğazımı da. “Hozan!” dedi çenesi sıkılı bir halde. “Efkan’la kadınlarını yukarı çıkart! Herkesi!”

Yekta amca kapıya çıkarken Memet de peşinden gitmesin diye ceketinin arkasından yakaladım. Çekip devam edecekti. Parmaklarımın arasından kumaş kaymasın diye iki elimle asıldım bu defa. Yüzünü ardına çevirdi. Başımı iki yana salladım gitme der gibi.

Avucunun ortasına bir ateş yakmışlar kadar sıcak eliyle evinden yurdundan atılacakmışım gibi her geçen dakika daha da soğuyan ellerimi tutup ceketini kurtardı pençemden. “Yukarı!” dediği gibi babasının peşinden kapıya çıktı.

Ardından gitmek için attığım adımda Hozan yakaladı kolumdan. “Yenge! Gitme! Yeterince sinirli abim. Ben yanındayım. Siz dediğini yapıp çıkın yukarı.” Basamakların ortasında kalmış Zelal’e doğru sürükleyecekti beni. “Zelal! Al yengemi yanına.” Efkan’ı ittirdi basamaklara. “Çıksana oğlum! Ne bekliyorsun?”

Dicle kucağında Kerem’le merdivenlerin başında durmuş, Efkan’a sesleniyordu yanına çıkması için. Zelal ise yerinden kıpırdamıyor, Yaman’ın sesinin geldiği yere bakıyordu sadece. Birkaç basamak altında durup kapının eşiğindeki kalabalığa baktım ne olacağını seçemez bir halde.

Neden tek başına gelmişti Miraz Yaman? Memet’in bunca sinirinin üzerine ne diye geri gelmişti?

“Eh!” dedi Baver sonunda. Annesiyle Efkan’ı tuttu dirseklerinden, sürüklercesine merdivenleri çıkmaya başladı. Orta yerde benle Zelal’e denk gelince kafasıyla ittirdi kardeşini de. “Yürü!” Yüzünü bana döndü o sinirle. “Tek tek isim vereyim Zühre?!”

Hozan devam etmem için bana bir şeyler derken kapının önündeki kalabalık dışarıya ilerliyordu. Nereye gidiyorlardı? Hozan’ın kolunu tuttum esefle. “Abiniz yalnız!” Baver’e döndüm. “Tamam! Bizi bırakın! Gidin siz! Mem tektir dışarıda!”

Baver tuttuklarını yukarı çıkartıp odaya soktuktan sonra inmişti yanımıza. Beni de çıkartmak için kolumu tutacağında elimi kaldırdım. “Gideceğim. Yemin ederim ben kendim gideceğim. Siz abinizin yanına gidin! Yaman’ın karşısında tek kalmasın!”

“Hozan sen git!” dedi Baver. Hozan dışarı çıkarken kolumdan tutup yukarı çıkartıyordu beni. Baver de yanlarına gitsin istiyordum. Hiç zorluk çıkarmadım ki benimle vakit kaybetmesin.

Kata çıktığımızda durdu. Durmasın, hemen gitsin diye ittirecek oldum. Kaldırdığım ellerim havada kaldı. Baver’in gömleğinin beyazında bugün Miraz Yaman’ın üstüne düşen kırmızı ışıktan gördüm.

Ardıma dönüp ışığın geldiği yere bakacak olduğumda Baver iki eliyle yüzümün iki yanını tutmuş, beni durdurmuştu. “Sana bir görev vereceğim Zühre,” dedi bir anda. “Işığa değil, bana bak.”

Dediğine odaklanamadım. Üzerindeki ışığı çok net görüyordum. Hareket ediyordu. Göğsünün sol tarafına geçince durmuştu. “Dediklerime odaklan Zühre. Benim şimdi çok acil çıkmam gerekecek.”

Işık yanıp sönmeye başladığında baktım Baver’in yüzüne. Gidecek miydi? Yaman evimize kadar gelmişken abisini bir başına bırakıp gidecek miydi? “Ama… Nereye? Yaman…”

“Sadece dinle Zühre. Yaman içeri girecektir birazdan. Orası önemli değil. Senin beni Yaman konağın kapısına çıktığı anda arayıp haberdar etmen gerek sadece. Bunu yapabilir misin?”

“Nereye Baver?” dedim dehşetle. “Abini bırakıp gidemezsin! Abinler…”

“Abimi bırakmıyorum,” dedi sözümü kesip. O sıra göğsündeki ışık daha hızlı yanıp sönmeye başlamıştı. Bir telefon titremesi duydum. Baver’den geliyordu. Kelimeleri hızlanmaya başladı. “Zühre gitmiyorum. Sadece etrafa bakıp, geleceğim. Buralarda olacağım. Şayet Yaman yalnız gelmediyse adamlarını evden uzak tutacağım. Güvenliğiniz için! Anladın mı beni?”

Işık hızla yanıp sönüyor, telefon durmadan titriyordu. Gözümü o ışıktan alamıyordum bir türlü. Sanki birazdan kulağımızın dibinde bir şey patlayacak, tüm sesler birbirine girecekti. “Baver… Bu ışık ne?”

“Komşunun piç çocukları lazer tutuyordur!” dedi sinirle. “Takılma!”

Neden? Niye böyle bir şey yapsınlardı? Neden Miraz Yaman’a yapmışlardı? Neden şimdi Baver’e yapıyorlardı?

“Zühre bana güveniyor musun?”

Beni hep kandırdığını biliyordum. Ama ben yine en çok Çakal’a güveniyordum. “Aradığım gibi gelecek misin?”

“Güvenliği sağladığım gibi geleceğim,” dedi o beni hep inandıracak ses tonuyla. “Ben etrafı kolaçan ederken nerede olduğumu soran olursa… Efkan aşağı inmek için sorun çıkarıyordu, ben de sizinleydim. Tamam mı?”

“Yalan mı…” diye soracakken yine o konuştu.

“Kimse teyidini yapmaz bunun. Yalanın ortaya çıkmaz. Yeter ki soran olduğunda, ben buradaydım dediğimde, başını salla. Diğerlerine dönüp sormazlar bile. Anladın mı?”

Baver’in üzerindeki ışık deli gibi yanıp sönmeye, telefonu kısa bir suskunluğun peşinden tekrar titremeye başlamıştı. “Zühre tamam desene!” diye bağırdığında geldim kendime.

“Tamam!” dedim güvenlik için ne yapması gerekse gidip yapsın diye. Elini ceketinin içine attı. Telefonu çıkardığı gibi kulağına dayadı. “Çıkıyorum! Bana sadece bir dakika…” derken merdivenlere adım atacaktı ki durdu. “Siktir!” Birden geriye döndü. “Zühre şu lazeri tutan piçe bak!”

Ardıma dönüp işaret ettiğine baktım. Işık birden gözümü alacak oldu. Elimi siper ettim. Çocuğu görmek için parmaklarımı araladığımda ne ışık ne de herhangi biri vardı. Ardımdan bir ıslık sesi duyunca dönüp Baver’e bakacaktım.

Baver de yoktu. Kattan atlayarak dışarı çıkacak değildi. Nereye gitmişti?

Sağa sola bakındım. Aşağı koşarak inmişse diye merdivenlere bakmak için yaklaştığımda Miraz Yaman’ı gördüm. İçeri girmişti. Koçer amcayla kayınpederim onun önünden salona yürüyordu. Miraz Yaman da tek kolu ceketinin içinde, öbürü sargılı eli yüzünden dışarıda, peşlerinden gidiyordu. Hozan kapamak üzere demir kapıyı tutarken içeri en son giren Memet’in elinde silahı vardı.

Elim kalbimi buldu. Hozan bana sakin kalmam için işaret yaparken Memet silahını beline takmadan girmişti salona.

“Yaman içeri mi girdi?” diye sordu Zelal ardımdan. Başımı salladım ona dönmeden. “Bu adamın hiç mi korkusu yok?” dedi merdivenlere yaklaşıp.

İneceğini anlayınca kolundan tuttum. “N’apıyorsun?”

“Xezal kaldı aşağıda. Kavga sesleri yükselirse korkudan öldürür kendini.” Kolunu bıraktım alıp gelmesi için. Aşağı indi. Oturma odasından Xezal’ı çıkarıp merdivenlere yöneltti. Kendi onunla çıkmadı. Salona doğru dönmüştü.

“Zelal!” diye seslendim bağırmadan.

Dönüp işaret parmağını dudaklarına bastırdı. Xezal’ın ona seslenmelerini de dinlemedi. Eliyle git işareti yapıp salona doğru parmak ucunda yaklaştı. Memet bu sinirle onu orada görse iyice çıldıracaktı.

Xezal çıktı yanıma. Koluma girip odaya doğru götürdü beni. Yatağa oturttuğunda başıma ağrılar saplanıyordu. Oturduğum yerde sallanıyormuş gibi hissediyordum.

Halime Hanım odamda iki yana gidip gelirken Zelal gelmedi diye ona kızıyor, Memet’i durdurmadı diye kocasına sövüyordu. Hiç susmuyordu korkudan.

Dicle’yle Efkan Kerem’i almış bir köşede ne olacağını, Yaman onlar için geldiyse ne yapacaklarını fısıldaşıyorlardı.

Xezal Mir’i beşiğe koymuş tıkırtısını tüm seslere eklemek pahasına bilinçsizce sallayıp duruyordu.

Alnımı avucuma basıp parmaklarımla sıktım şakaklarımı. O salondan iyi bir çıkma ihtimali yok muydu? Yaman, Yazhan’lardan biraz bile olsun farklı olsa ne olurdu?

☀️☀️☀️

Silahımı çekip dışarı çıktığımda kalabalığın içinde Miraz Yaman dediği gibi tekti. Bir elinde bileğine kadar çıkan sargıyla, ceketinin tek kolunu giyebilmiş halde karşımda duruyordu. Düşünmeden silahı ona doğrulttum. “İleri gittin Yaman!”

“Biliyorum,” dedi sargıda olmayan elini kaldırarak. “Silahsızım Merxas. Müsaadeniz varsa içeride konuşalım.”

“Müsaade istemek şimdi aklınıza gelmiş?!” diyerek karşılık veren babam oldu.

Bu kez sargılı elini hafifçe kaldırdı Miraz. “Adetim değildir. Mecburiyetten müsaadenizi alamadım. Kızın zaten kesmiş cezasını.”

“Az yapmış!” derken Zelal hakkında duyduklarından memnundu babam. “O çocuğun da hakkıydı! Ona sıkacaktı bir de!”

Yaman’ın gözü ona doğrulttuğum silaha kaydı. Neyine güvenerek tek geldiğini anlamaya çalışıyordum. Ardından gelen ne bir araba ne bir adam vardı. Yaralı koluyla silahsız gelmiş olamazdı.

“İçeride konuşalım mı Xalo*(Dayı)?” dedi babama sorarcasına. Etrafımızdaki kalabalıktan rahatsızdı. “Sizden kim var olacak bilmem, benden sadece ben varım.”

“Buyur!” dedi babam eliyle içeri gösterip. Buyur etmesine öyle şaşırmıştım ki silahı indirmeden yüzümü dönmüştüm. Bana bakıyordu zaten. Havadaki elini silah tutan elimin üstüne koydu indirmem için.

Silahsız adama silah çekme, diyordu gözleri. O adama kızının silah çekmesinin üstünden bir saat geçmemişti. Zelal’in dışarı atmak pahasına kendi canını acıttığı adamı biz içeri mi buyur edecektik?

“Salona geçelim!” dedi amcam da kimse yerinden kıpırdamadığında. Bu kez onu buldu gözlerim.

Yaman’ı içeri alacaklardı. Hangi sebeple?

“İndir Memet,” dedi babam elini hafifçe kaldırıp tekrar silah tutan elime koyduğunda. “Önce konuşalım.”

Babamların buyur ettiğini kovmak istesem de Yaman’ın peşinden kimse gelmeyeceğe benziyordu. Silahsız, yaralı, tek başına gelmiş adama daha fazla silah tutamazdım. Silahımı indirdiğimde Yaman da elini indirmişti. Babamla amcam içeri geçerken peşlerinden attı adımlarını. Önümden geçmesini bekledim. Peşinden girdim içeri. Doğrudan salona girdiğimizde Hozan da gelmiş, Baver henüz yetişmemişti. Kaçırmak istediği bir ortam değildi. Buraya damlaması gerekti.

Babamla amcam her zamanki yerlerine, salonun başındaki tekli koltuklara oturmuşlardı. Yaman ikili koltuğu ortalayıp tek başına tüm yeri kapladı. Karşındaki ikili koltuğa ben oturduğumda Hozan da gelip benim koltuğun başlığına oturmuştu.

“Büyük oğlan nasıl Merxas?” diye sordu Yaman bana bakıp. Sorusuyla kaşlarım çatıldığında devam etti. “Bizim kızlar pek sevmişti. Merak ediyorlardı.”

Kerem’den bahsediyordu. Serdal’ın alıkoyduğu oğlumu, getirildiği yolda çok ağlamasın diye evinin kızlarından birkaçını göndermişti Yaman.

“Yalan olmasın kızların hepsi sevmemiş,” dedi gülecek bir simayla. “Benim kızlardan birinin saçını çekmiş. Peşinizden epey şikâyet etti.”

“Senin kız?” diye soran babamdı.

“Bende iki kız var Xalo,” dedi Yaman ardına yaslanıp. Evlendiğini duymamıştık. “Kız kıymetlidir, bilirsiniz. Saçlarını çekeni de unutmuyorlar. Az evvel evden çıkarken Kerem’in evine gidiyorum deyince ‘Saçını çek baba,’ dedi. Dert oldu bana. Nasıl yapsak?”

Amacını anlamamıştım. Nasıl bir muhabbetle kendine yol yapmaya çalışıyor, neyden bahsetmeye çalışıyordu?

“Bizim oğlanda çekilecek saç yoktur,” dedi babam parmaklarının arasındaki tesbihi hiç çevirmeden.

“Benim kızın içini rahatlatacak kadar vardı sanki Xalo,” dedi Miraz imalı bir kafa sallayışla. “Denk gelirlerse bu kız neden oğlanı yolmuş demeyin. Baştan konuşalım.”

“Niyetin ne?” diye sordum saçmalamasını daha fazla dinlememek için. Bugünün gündemi benim oğlanın Miraz’ın kızının saçını çekmesi değildi.

“Kız çocuğunun sağladığı adaletin hesabını bir de biz kesmeyelim diyorum Memet,” dedi yaslandığı yerden doğrulup. “Bahoz da bir ayıp etmişti.” Sargılı elini kaldırıp indirdi. “Sizin kız faturayı bana kesti. Adalet sağlandı. Hesap…”

“Bahoz benim evime silah çekmiş!” dedim aklını başına alsın diye.

“Kerem de benim kızın saçını çekmiş.”

Sinirle kalktım yerimden. “Ne diyorsun lan sen?! Neyle neyi mukayese ediyorsun?”

“Benim kızların saçı bir ev kadar değerlidir,” diye devam ettiğinde üzerine vardım boğazını sıkmak için.

Hozan geçti önüme. “Abim dur,” dedi, tüm kuvvetiyle beni yerime itmeye çalıştı. “Memet!” diye uyardı babam da oturduğu yerde dikleşip. “Sakin kurê min*!”

Babama döndüm yüzümü. “Denileni duymuyor musunuz bavo? Amacı nedir anlamıyor musunuz?”

“Benim kızların saçı bir ev kadar değerliyse sizin kızların da bir o kadardır elbet,” dedi Yaman boğazına yapışmadım diye konuşmaya devam edebiliyorken. “Bu yüzden sinirinizi anlayabiliyorum demek istedim.” Sinir ne görsün diye ona döndüm yüzümü. “Hiçbir şeyi denk tutmak değildir niyetim. Asıl mevzudan evvel biraz muhabbet edelim istedim. Beceremedim.”

“Muhabbet edecek vakit midir?” dedim beni tutmak için hâlâ direnen Hozan’ı kenara ittirip. “Nerede lan Bahoz?”

“Ablamın torununu istiyorsunuz,” dedi tahmin ettiği bir şeyi duymuş gibi. “Buraya onun hakkında konuşmaya geldim zaten.”

“Ne konuşması lan?” diye yakasına yapıştım sonunda dayanamayıp. “Attığı taş mı önümüze düşmüş? Ne konuşması?” Yerinden kalkıp tek eliyle ellerimi boğazından uzaklaştırmaktan başka bir şey yapmadı. “O it bana hesap verecek!”

“İt dediğin çocuktur,” dedi gözünü gözüme dikip.

“Ne çocuğu?” dedim yakasından sarsarken. “Eline silah alıp ev basacak yaşta!”

“Doğru,” dedi düz bir sesle. “Devran da o yaşta Bahoz’un dedesini vurmuştu.”

Mevzu hep aynı yere geliyordu. Hep aynı yerde bir Yazhan denk geliyordu sinirime.

Yakasından boğazına çıktı ellerim o dakika. “Sadece hatırlattım Merxas,” dedi soluk borusuna yaptığım baskıdan rahatsızca tek eliyle bileğime yapışırken.

“Abi, yapma,” diyerek kolumdan çekiştirmeye çalıştı Hozan.

Babam da yerinden kalkmıştı sonunda. “Mem! Bi’ bırak, ne demeye gelmiş, duyalım.”

Kalktığı yere iterek bıraktım Miraz’ı. “Ağzından çıkana dikkat edeceksin Yaman. Yoksa ne tek gelmiş ne de yaralıdır derim!”

Kızarmış boynunu rahatlamak için bir kısa öksürdü. Yetmedi yutkundu. “Bugün,” dedi, sesi istediği netlikte çıkmadı. Bir daha öksürdü. “Bugün yeğenlerimi de çocuklarını da tutamıyorsam sebebi zaten sizsiniz Merxas.”

“Açık konuş,” dedi babam elini hafifçe kaldırıp tesbihini bileğine düşürürken.

“Ben uzlaşma ve barış insanıyım Xalo,” dedi Miraz. “En başından beridir de önceliğim bunlardır. Eniştem de seneler evvel bu niyetle gelmişti size. Barışı ilk sizin tarafınız bozmuş.” Yine Devran’ın Kudret Yazhan’ı vurmasından bahsediyordu. Kendi tarafını aklamak için ne olsa oraya dayandıracaktı. “O mecliste Kudret eniştemin pazarlığını ettiği arsalardan başka arsa kalmamış gibi seneler sonra yine o arsalara el atarak ilk kışkırtma yine sizden gelmişti,” dedi bana bakıp.

O arsa ticari olarak iyi konumdaydı. Üzerinden seneler geçmişti. Yazhan’lar da talip olmuştu. Bize rakip olmaktan başka amaçları yoktu. Bu yüzden bizim teklifimiz kabul görmüş, arsaları biz almıştık.

“Dilaver gençti, fevriydi. Babasından sonra o arsaları da aldığınızı duyunca…”

Sözünü kesip uyardım. “O şerefsizin adını evimde anmayacaksın!”

“Yeğenim,” dedi üzerine bastırarak. “Seni hedef almıştı Memet. Yine haksızdı. Üstüne hata etti. Kurşun kadınlara geldi.” Mevzuyu bugünden başka günlere götürdükçe beni daha da sinirlendirdiğinin farkında değil miydi? “Biz de bilirdik jandarmaya teslim edip, hapis yatırmasını. Ama cezasını kesesiniz diye yerini bizzat ben veriştim size!”

Çakal bulmuştu Dilaver’in saklandığı yeri. Yaman belki gizlendiği yerde onu korumayarak yalnız bırakmıştı ama Çakal bulmuştu yerini. Ben öylesini biliyordum.

“Çakal’a sorarsınız,” dedi Yaman kendinden emin bir tavırla. “Ben elimi yeğenimin üzerine koymuş olsaydım, üstünden bin yıl da geçse dokunamazdınız. Ama dökülen kanınıza sayıp, size ben verdim.”

Tanıyordu Baver’i. Çakal diyecek kadar tanıyordu. “Nereden tanışıyorsun kardeşimle?”

“Herkes gördüğü yerden tanır Çakal’ı. Siz de tanırsınız.”

“Ne diyorsun lan?” dedim sonunda dayanamayıp. “Adam gibi söyle!”

“Ortak tanıdığımız var,” dedi yüzüme dikkatle bakarken. “Belli ki siz bilmiyorsunuz.”

Kimdi ortak tanıdıkları? Arkadaşları mıydı yine? Yaman’la görüşen kim Baver’le de görüşürdü?

“Orasını Çakal’la görüşürsünüz,” dedi babama dönmeden. “Ben Dilaver’den sonra abileri size cephe almasın diye yine barışı sağlamaya çalıştım Xalo. Bizim tek alacak verecek hesabımız Devran Merxas’tır,” dedi amcama bakıp. “Onu da bilirsiniz.”

“Keşke Devran o gün tek Yazhan bırakmasaymış,” dedi amcam tükürürcesine bir ifadeyle.

Yaman hoşlanmadı bu sözden. Amcamdan aldı yüzünü. Babama baktı. “Ama siz yine kışkırtan taraf oldunuz. Efkan Uçar bizden kız kaçırdı. Siz de kalkıp Efkan’ı himayenize aldınız. Ne bekliyordunuz? Hayatında Devran’ı görmemiş Bahoz onun kiniyle büyümez, halasının kaçıran adamı kollayan evi basmaz mıydı?”

“Bunun için geldin demek,” dedim sonunda niyetini anlayınca. Tüm bu konuşmaların, geçmiş hesapların, aile hayatlarıyla yumuşatmanın tek amacı Bahoz’u aklamaya çalışmaktı.

Miraz Yaman, Yazhan’ların aksine iyi bir konuşmacıydı. Ama uzlaşma istediği taraf benim düşmanımdı.

“Nasıl ki hak edeni size teslim ettiysem…” dedi yine Dilaver’i kastedip. “…bugün de haddini aşanın cezasını kendim keseceğimi demeye geldim. Bahoz çocukluk etmiş. Öfkeyle düşünmüş. Çocukluğuna vermeyecekseniz, dedesini ve amcasını kaybetmenin üzerine halasını kaçırana olan öfkesine vereceksiniz.”

“Buna sen mi karar vereceksin?” diye sordum bu kez boğazına yapışsam bırakmayacağım bir hiddetle.

“Runê kurê min *(Otur oğlum),” dedi babam tesbihini geri eline düşürdüğünde. Taşları tek tek sayacak bir dikkatle baktı tesbihine. “Efkan, abisinin kanına karşılık saydığımdan himayemdedir,” dedi Yaman’a.

Babam hâlâ Yaman’la konuşmaya devam ediyordu. Ben konuşmak istemiyordum. Ben evimden yaka paça atmak, o savunduğu Bahoz’u önünde parçalamak istiyordum.

İki elimi yüzümde gezdirdim sakin kalabilmek için. Kanımda dolanan delilik tanıdıktı. Devran gibi ardını düşünmeden bir şeyleri yakıp yıkmak istiyordum. Fakat babamın konuşmak istediği yerde amcam bile aksini istemesine rağmen susarken, benim kan çıkartmam olmayacaktı. Çok zor oturdum yerime.

Miraz Yaman onunla konuşmak isteyen tek kişinin babam olduğunu anlamıştı. Ona hitap ediyordu. “Bugün niyetiniz ne olursa olsun zaten saf tutmuş bir tarafı kışkırtacağınızı biliyordunuz Xalo.” Bana baktı kısa bir aralık. “Ben sizin Efkan’ı himaye etmenizdeki bir niyetinizin de Serdal’ı kışkırtıp ortaya çıkartmak olduğunu anlıyorum.”

“Serdal ortaya çıkacak Yaman,” dedim bir başka diyeceğinden evvel. “Bugün değilse bile yarın. O şerefsizi ortaya çıktığı güne dek saklamanın bir hayrını görmeyeceksin. Bekledikçe katlanacak öfkem. Ama ben Serdal’ı bulacağım.”

“Bulabilirsen, görüşürüz Merxas,” dedi çekinmeden. “Ben ablamı bir defa yıkıp oğlunun mezarında ağlatmışım. Serdal’a niyetlenmişsen bu defa hep birlikte görüşürüz. Fakat Bahoz çocuktur, dokundurmam.”

“Geç o zaman barış ister sözleri Miraz,” dedim sinirim haddi aştığında. “Sen o ikisini kolladıkça barışı sağlayabilecek olduğunu mu sanıyorsun?”

“Kimseye zarar gelmemiş Memet,” dedi karşılık olarak. “Serdal arabana zarar vermiş, dilersen masrafını kendi cebimden vereyim. Oğlunu alıkoymuş, cezasını ben kesip kucağına kadar getirmişim çocuğu. Bahoz bugün kapına zarar vermiş, yine ben cezasını kesip…”

“Sen kimsin senin verdiğin cezayla benim için huzura ersin?” dedim yumruk olan elimi dizime dayayıp.

“Devran çıkana kadar kimi hayatta tutsam kâr,” dedi dürüstçe. “Ama o günden sonra kimi tutarım, kime sıkarım, ben de bilmiyorum Memet.”

“Ben o günü de beklemem Miraz,” dedim dürüstlüğünün karşılığında. “Civan’dan yeminim var. Serdal’ı bulduğum gün, son günü olacak. Bahoz’a da bir daha bu haneye silah doğrultamayacağını iyi öğreteceğim.”

“Anladım Merxas,” dedi başını sallayıp. “Biz seninle çok görüşeceğiz o halde.” Yerinden kalktı. “Elim ablamın evinin üzerindedir. O hanenin kapısına dayanıp kimseye dokunamazsınız. Boşa yola koyulmayın derim.” Babama doğru konuştu. “Xalo, izninle bugünden sonrasını ateşkes sayalım. Ben o tarafı tutayım, sen bu tarafı. Asıl meselemizin konuşulacağı güne kadar hanemizin eli kana bulanmasın bir daha.”

“Geçti o vakit Yaman,” dedim araya girip. “Koruduklarının yarını olmaz.”

“Bulursan…” dedi yine üzerine bastırarak. “…olmasın Merxas.” Omzundan kayacak ceketi tutup düzeltti. “Çünkü bulursan ben ateşkesi sağlayamamışım demektir. O zaman sıkabilirsin ancak.” Ceketinden indirdi elini. Babama uzattı. “Bir gün beni misafir et Xalo. Konuşacak başka bir mevzumuz var.”

Babam yerinden kalktı. “Ben Zoranbeg’den misafir kabul etmem. Onlar da misafirlik etmeyi bilmez.” Tesbih olan elini uzatıp Yaman’ın elini kavradı. “Sen mert adama benziyorsun.”

Yaman babamın elini hafifçe sıkıp salladı. “Haber gönderdiğin güne dek yeğenim burada emanettir.”

Babam sıktığı eli bıraktı. “Gelin, olduğu evde emanet değildir.”

“Eyvallah,” diyerek havada kalan elini indirdi Yaman. Amcama başını kısaca salladı. Karşılık alamayınca bana döndü. “Umarım seninle de bir daha birbirimize silah çekmişken denk gelmeyiz Memet.”

Babamın dediği gibi mert bir adama benziyordu. Fakat yanlış evi kolluyor, karşımda kalıyordu. “O eve büyüklük etmeyi kes Miraz.”

Umduğu cevabı alamamış, başını sallamıştı. Geldiği gibi, konaktan çıktığında da tekti Miraz Yaman.

“Merttir,” dedi babam ardından.

“Yazhan’ları tutuyor,” dedim kim olduğunu unutmasın diye.

“Herkes olduğu tarafını tutar,” dedi babam yerine otururken. Ardına yaslandı. “Bu genç kırk sene evvel doğmuş olsaydı Yazhan’lara akıl olurdu.”

“Onları bize düşman eden başlarında olmayan akıl değil, başlarının içindeki pis akıldı bavo,” dedim karşısına oturup. Yine bize karşı kinlenirlerdi. Yine aynı savaşın içinde can verirdik karşılıklı. “Yaman ne derse desin ben daha fazlasını beklemeyeceğim.”

“Memet haklıdır,” dedi amcam nihayet. “Bugün karşıma oturmuş ‘Devran’ın kellesini isteyenleri yarın tutmam,’ diyen adamın sözüyle oturup kalkmam.”

“Koçer!” dedi babam uyarı mahiyetinde.

“Amcam haklı,” diyerek ben de ona destek oldum. “Apaçık ‘Devran çıkana kadar bize karışma, o gün hesaplaşalım,’ demeye getirdi bavo. Devran abi senelerdir hapis yatarak diyet ödemiş. Onların yaptıklarını sineye çekip, kendimizi verecek değiliz.”

Amcam avuç içini oturduğu koltuğun koluna vurdu dediklerimi birebir kabul ettiğini söyler gibi.

Babam amcama baktı ama dönüp bana konuştu. “Bugün ben Yaman’ı misafir ederim, Devran’ın çıktığı gün Yaman da bizi. Seneler sürecek kıyımların önünü ancak öyle alırız Mem. Ben yarını da düşünürüm.”

Başını iki yana salladım. “Yazhan var oldukça bitmeyecek bu savaş,” diyerek kalktım yerimden. “Ben o Bahoz’u da Serdal’ı da bulmak zorundayım.”

“Desturum yoktur Mem,” dedi babam da yerinden kalkıp. “Ateşkese uyacağız.”

Xezal’ın korkudan bayılıp tir tir titrediği gün, Zelal’in eline silah alıp canını yaktığı gün, Zühre’nin çocuklarımla bir ağladı gün… Ben bugün dünyanın en mert adamıyla bile aynı masaya oturmuş olsam ateşkesine uymayacaktım.

“Defalarca dedim bavo. Kaybedecek canım yoktur, dedim. Ben bugün birini daha kaybederim korkusuyla eve varana kadar can verecektim.” Amcam da kalktı ayağa her dediğimi onaylar gibi bakarken. “Ayağıma kadar af dilemeye Serdal da gelse… Ateşkesi kabul değildir.”

“Abi…” dedi Hozan tereddütle.

“Çekil,” dedim elimle önümden çekip.

Salonun kapısından çıkacağımda, “Memet!” diye bağırdı babam ardımdan.

“Bu defa değil bavo,” diyerek salondan çıktım. Zelal kapının kenarındaydı. Telaşla geri çekildi. Yaman gittikten sonra inmiş olmalıydı. “Baver nerede?”

“Bil-miyorum,” dedi tereddütle. “Ne… yapacaksın ki?”

Zelal’i geçip avlunun ortasında bağırdım. “Çakal!”

Ne bok yiyordu da aşağı inmemişti şimdiye dek? Merdivenlerin başına kadar gittim seslenerek. Madem Yaman’la ortak tanıdığı vardı, bana Serdal’la Bahoz’dan birini olsun bulduracaktı! “Çakal!”

Basamakları hızlıca çıktığımda salondakiler avluya çıkmış, üst kattaki herkes merdivenlerin başına toplanmıştı. “Baver nerede?” dedim Zühre’ye denk geldiğimde.

“İçeride…” dedi eliyle ardında bir yeri öylesine göstererek.

“Çakal!” diye seslendim odalara doğru. Sesimi duymuyor muydu?

Hozan ardımdan koşmuştu yukarı. “Abi babamı dinle. Gitme şu soysuzların peşine!”

Annem Hozan’a atıldı hemen. “Nereye gidecekmiş? Ne yapacakmış?” Bana baktı sonra. “Mem! Ne olsun istiyorsun oğlum? Allah belalarını versin, bırak peşlerini!”

“Çakal!” diye bağırdım yine. Hiçbir odanın kapısı tıkırdamadı. Evde değil miydi?

Baver’in odasına bakmak için gireceğimde Zühre elini kalbine koymuş halde önüme geçmişti. “Peşlerinden mi gideceksin?”

Hiçbiri anlamıyor muydu beni? Bugün karşılık vermezsem alacakları cesareti, yarına neyin kinini güdüp geleceklerini göremiyorlar mıydı? Onlar için nasıl korktuğumu da mı bilmiyorlardı?

Ben kimleri kaybetmiştim? Bugün bu evde kime değse kurşun, yine ben kaybedecektim!

“Çakal! Allah’ın cezası!” dedim artık sabrım toz zerresi kadar kalmadığında.

“Memet!” diye bağırdı babam avluda tüm gücüyle. “Ateşkestir, demişim.” Başımı çevirip aşağı baktım. “Dediğimin üstüne… Bugün bu evden çıkacaksan, hakkım helal değildir sana!”

Başka bir söz etmesine gerek kalmamış gibi kararlı bakıyordu. Elimi ayağımı bağlayacak bir sözü vardı, onu da söylemişti. Şimdi kendi ellerini belinde bağlamış, ardını döndüğü gibi salona girmişti.

Babamdan helallik almak için bir mezarın daha önünde dizimi kıramam mı gerekecekti? Öyleyse benim mezarım olsundu bu!

“Öyle olsun bavo,” dedim kendi kendime. Baver’i bulmak için odalara girdim tek tek.

☀️☀️☀️

Kayınpederim hakkını helal etmeyeceğini söylediğinde Memet’in duracağını sanmıştım. Durmuyordu. Oda oda Baver’i arıyordu. Ben az evvel Yaman’ın gittiğini haber etmiştim Baver’e. Baver geldiğinde Memet gidecek miydi?

Göğsümün iki yanından bir baskı içimi sıkıştırıyordu. Kötü bir şey olmadan evvel nefesin tıkanacağı o hale sürüyordu beni. O sıkışıklığın içinden kurtulmak için kalbim deli gibi atıyordu. Olduğu yere sığamıyor, gürültüyle çırpınıyor, sesiyle beni de kendiyle delirtecek oluyordu.

Xezal merdivenlerin korkuluğuna tutunmuş, Memet’in odalara girip çıkmasını sessizce ağlayarak izliyordu. Halime Hanım, Memet’in peşinden girdiği her odaya giriyor, onu dinlemeyen oğluna durmadan yalvarıyordu.

Dicle donmuş gibi irice açılmış gözleriyle Efkan’a bakıyor; Efkan hiçbir şey yapamaz halde başını iki yana sallıyordu.

Zelal, Baver’in evde olmadığını bilmediğinden Memet’ten önce bulup engel olmak için sağı solu arıyor; Hozan annesinin peşinden abisine babasının haklı olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Ben ise durmuş, onları izliyordum sadece. Gitmiyordu ayaklarım bir adım öteye. Sanki tüm kan bacaklarımda kurumuş. Uzanmıyordu elim öylesine birine. Sanki tüm canım nefesime karışıp bedenimden çıkıp gitmiş. En sonunda ruhum dayanamamış, bedenimdeki o sıkışıklıktan firar etmiş, göğe yükselmiş.

Şimdi etrafımda olan biten her şeye oradan bakıyorum. Kendimi de görüyorum. Oğlum dönen telaşın içinde gelip eteğime asılmış. Eğilip onu alamıyor, put misali taş kesiyorum an be an.

Memet kardeşini bulamamakla delirmiş gibi üst kattaki odalara çıkarken, Dicle’yi aşağı indirmeye çalışıyor Efkan. Yanımdan geçip giderlerken Efkan ne diyor, Dicle kime ağlıyor bilmiyordum. Halime Hanım Memet’i durdursun diye kocasının yanına koşarken Hozan kimlere sakin olması için bağırıyor anlamıyordum.

Xezal olduğu yere çökmüş, kimsenin onu fark etmeyeceği kadar usul ağlarken; Kerem kucağıma almıyorum diye elini dizlerime vura vura ağlıyordu. İkisinin de ağlamalarını duyduğum halde nasıl hâlâ tepki veremiyorum, bir türlü çözemiyordum.

Ben kendime bile dokunamıyordum. Nefes alıyor muydum, bilmiyorum. Öylece durmuş ne kadarı gerçek ne kadar hayal anlamaya çalışıyorum.

Çünkü ben bu anı biliyorum bir yerden. Herkesin yabancı olduğu hissiyle çelişecek kadar uzaktaydım ama ben bu ana tıpkı böyle yaşamışım kadar da aşinaydım. Yine bir şey yapıyordu Yazhan’lar. Memet’in canına tak ediyordu yaptıkları. İntikam almak için peşlerine gitmek istiyordu. Büyükler yalnız gitmesin diye etrafına kim var kim yok toplamak istiyorlardı. Oğlum ağlıyordu yine. Babası da gitmek istiyordu. Amcasını arıyordu. Benim oğlum ağlarken ben gitmesin diye babasına yalvaracak oluyordum.

Gidiyordu. Oğlum yetim kalıyordu.

Ben bu anı tıpkı böyle biliyordum. Fakat burada herkes yabancıydı bana. Ben bile yabancısıymışım kendimin. Fakat bu an tıpkı öyle bir an yine.

Olan biteni izlediğim yerden kendi içime düştüm bir anda. Bedenim sarsıldı gerçeklikten. Onlarca ses bir filtreyi yırtmış gibi çarpmaya başladı kulak zarıma. Ayılttı üstümde uyuttuğu tüm kilitlerimi. Ağlayan oğlumu aldım kucağıma ilk. Başını boynuma yaslarken baktım etrafıma.

Kaybedecek olanlar yine aynı! Fakat şu an farklı bir an! Çünkü bu kez ne olacağını biliyorum durduramazsam.

Memet giderse kaybedeceğim!

Bir şey yapmalıydım. Bir şey yapmalıydı herkes. “Hozan!” dedim bir an sesimi duyacak sanıp. Yukarıdaydı. Yakınımdaki birine seslenmeliydim önce. “Xezal!” dedim ondan tarafa dönüp.

Oturduğu yerde içli içli ağlıyordu. “Yenge,” dedi mırıltıyla. “Abim gitmesin.”

“Gitmeyecek!” dedim yanına varıp. “Kalk yerden! Kalk, babanın yanına in.” Anlamadı ondan ne istediğimi. “Memet de abin gibi hapse girsin mi istiyormuş? Git sor babana!”

“Beni dinlemez,” dedi yerinde küçücük kalacak gibi sızlanırken.

“Dinlemesin! Görsün halini!” Elimin tekini uzattım tutup kalksın diye. Tutunca çekip kaldırdım. “Git yanına! Kime ağladığını görsünler!”

Xezal ne yapacağı bilemez halde basamaklara giderken Halime Hanım elini dizlerine vurarak geri yukarı çıkıyordu.

Anlamıyor muydu? Memet onu dinlemeyecekti! Gidip gelip ağlamasının bir anlamı yoktu.

Kata adım atacağında önünde durdum. “Dış kapıyı tutun!” Bir an dediğimi anlayamadı o da. “Baver evde değil. Dışarıdan gelecek. Kapıyı tutun! Memet onu görmesin.”

“Ya Rabbi! Ya Rabbi!” diye yakararak geldiği hızda indi aşağı.

Kerem hâlâ ağlıyordu boynumda. Ona da tanıdık geliyor muydu bir şeyler? O da kimi kaybedeceğini anlıyor muydu? Onun küçük yüreği benimki gibi çıldırıyor muydu korkudan?

Kucağımda iki yana sallayarak üst katın merdivenlerine attım adımımı. “Hozan! Zelal!”

İsimlerini bağırdığımda boğazıma giren hava alev ateş bir nefes olmuştu bana. Kursağımdan aşağı doğru indiği gibi yakmıştı içimi. O ateşi yutkunurken ne yapacağımı bilemez halde savsaklayacak oldum durduğum basamakta.

Zelal indi sesimle. “Yenge! Baver abimi…” dedi, elimi kaldırarak susturdum.

“Boşver Baver’i! Sen Memet’in belindeki silahı alabilir misin?”

Silahı olmazsa kimseyi vuramazdı. Belki silahı olmazsa evden de çıkmazdı. Aklıma ilk bu gelmişti ama benim yukarı koşup alacak dermanım yoktu.

“Silahı alıp kaçabilir misin Zelal?!” dedim üst katta kapılar sertçe kapanırken.

“Ne yapayım, ne yapayım?” dedi Zelal dehşetle.

“Silahı al, bizim odaya kaç, banyoya girip kitle kendini!” Sorgulamadan yapsın diye koluna vurdum elimi. “Hadi Zelal! Ben abini tutacağım.”

“Tamam, tamam. Yol üstünden çekil sen.”

Ayağımı çektim basamaktan. Kerem’i kendimle iki yana sallamaya devam ettiğimde, Zelal henüz birkaç basamak çıkmıştı ki Memet bir hışım ondan evvel inmişti aşağı. Hızını kesmek için kucağımdaki Kerem’le önüne geçtim. “Ağlıyor!” diyerek oğlumu gövdesine bırakacak gibi yapıştırdım ona.

Memet düşmesin diye Kerem’i tuttuğu anda Zelal arkasından silahını almıştı.

“Kaç!” dedim silahının belinden çekildiğini anladığı gibi elini kardeşine atacak olan Memet’in elini havada yakalarken.

“Zühre,” diye bağırmadan evvel Kerem’i yere bırakmıştı Memet.

Zelal dediğimi yapıp bir hız bizim odaya girdiğinde, Memet beni aşıp ardından gitmişti. “Gel buraya!”

Hozan da peşlerinden gidecekken tuttum onun kolundan. “Çocukları al, aşağı indir! Kimse gelmesin yukarı!”

Başta nedenini soracak gibi oldu. Sonrasında hiçbir şey sormadan başını salladı, Kerem’i aldı kucağına.

Kerem ne olduğunu anlayamıyordu. Onu geri kucağıma almamı istiyor, bir eli ağzında ötekini bana doğru uzatıyordu. Elini tutup öptüm. “Geleceğim annem. Ağlama.”

Parmaklarına ağzından akan salyası bulanmış halde, “Bava…” dedi ya Memet’i de istediğini anladım. Karnımın üstünden göğsüme dek bir his sızlattı beni o anda. “Bava da gelecek!” dedim oğluma.

Hozan’a Mir’i almasını söyledim. Hozan Mir’i de beşikten alıp aşağı inerken, “Yemin ederim Memet bizi bırakıp gitmeyecek!” dedim bir kez de kendime.

Odama girip kapıyı ardımdan kapattığımda kalbim göğüs kafesime çarpıyordu şiddetle.

Memet banyonun kapısına vuruyordu. “Zelal! Delirtme beni! Ver silahı! Kendini vuracaksın!”

“Emniyeti açıp kapatmayı biliyorum!” dedi Zelal içeriden.

“Saçmalama!” diye bağırıp avucunu kapıya vurdu Memet. “Aç şu kapıyı!”

Ayakta dursam durabilir miydim bilmiyor bir halde sırtımı yaslamıştım kapıya. Zelal’e seslendim. “Sakın açma!”

Memet bir sinir yüzünü bana döndü o anda. “Zühre karışma!”

“Gitmeyeceksin,” dedim başımı iki yana sallayıp. “Yemin ederim ben burada ölsem bile sen beni aşıp gitmeyeceksin!”

Derin bir nefes alıp başını yukarı kaldırdı. “Zühre!” dedi yüzünü bana eğerken geri. “Yapma! Yapma! Yapma!”

“Gitme o zaman!” dedim nefesim tıkanacak gibi hızlı hızlı soluk alıp verirken. Sesim titredi. “Gitme bir yere Mem.”

Ellerini kaldıracak oldu iki yanına. “Anlamıyorsunuz beni,” dedi bezgince.

“Anlatmıyorsun!” dedim elimi ardıma atıp kapı deliğindeki anahtarı bulup çevirirken. “Nereye gideceksin? Neden gideceksin? Hiçbir şey anlatmıyorsun!”

Kilit sesine indi gözleri. “Zühre. Beni delirtme!”

Anahtarı yuvasından çıkarıp göğüslerimin arasına sıkıştırırken kapıdan aldım kendimi. “Yazhan’ların peşine gideceksen açmayacağım bu kapıyı.”

Kilitlerden bıkmış olacak dönüp banyonun kapısına vurdu avucunu. “Çekil kapının ardından!”

Zelal kapıdan biraz uzaklaşsa kıracağını anlamış, birkaç hızlı adımda banyo kapısıyla arasına girmiştim. “Hayır!” diye bağırdım nefes nefese.

“Çekil!” dedi sabrı kalmamış gibi.

“Silahı ne yapacaksın?!” diye bağırdım ben de son sabrımı ele ayağa attığımda. Kalbimin sesi çınladı kulağımda. Kendi sesimden başım dönecek de yere düşeceğim sandım. Elimi kaldırıp göğsüne koydum. “Allah aşkına dur.”

Elimi tutup indirdi önce. “Duramam Zühre.” Kollarımdan tutup yüzüme baktı. “Bugün birinize bir şey olsaydı ben ne yapacaktım? Ha?”

“Kimseye bir şey olmadı,” dedim ağlamak üzere sızlanırken ses tellerim.

“Oldu Zühre! Kime ne olduysa ben unutmadım!” Kollarımdan tutmasa ayaklarının önüne düşecek kadar takatim azalmıştı dediğiyle. “Anlayın artık! Ben durdukça onlar durmayacak. Anlayın artık biriniz beni!”

“Sen beni anla,” dedim ellerimle ceketine asıldım ondan kuvvet alayım diye. “Gitme,” dedim yalvarır bir serzenişle. “Korkuyorum sana zarar gelecek diye. N’olursun gitme!”

“Ben birinizi daha kaybedemem Zühre!” dedi nihayet bağırmaktan alçağa düştüğünde sesi. “Her evden çıktığımda ardımda kalanlara bir şey olacak mı diye düşünmek azap. Onlar da bu kin sürdükçe azabım bitmeyecek!”

“Bitecek,” dedim elimde hiçbir kanıt yok.

“Bitmeyecek,” dedi harflerin her birinde kanıtların ismi gizli. “Bitsin istiyorsan önümden çekileceksiniz.”

Takatsiz bedenimi elektrik akımına tutmuş gibi dikleştirmişti korku. “Çekilmem! Zarar göreceğini bile bile seni gönderemem! Mem! Korkuyorum diyorum!”

“Bana bir şey olmayacak,” dediğinde kollarımı çektim tutuşundan.

Ellerimi göğsüne vurdum. “Nereden biliyorsun?” dedim o hırsa bulanan sinirimle. “Etin demirden mi? Bir kurşunun geleceği yer seni benden etmez mi? Nereden biliyosun?!”

Ellerimi tutmaya çalıştı. İzin vermedim. Göğsüne vurmak için kaldırdım yine. “Hiç mi korkun yok senin?! Civan’ı sakat bıraktılar gözümün önünde! Bir kurşun da sana gelir korkun yok mu?”

Ellerimi tuttu. Ama şahlanmıştı öfkem. Korkumdan kamçılanıyordu durmadan. “Gidip onlara sıkacaksın, onlar da senin peşine düşecek! Sana bir şey olana dek bitmeyecek kavgan! Görmüyor musun?” Nefesim tıkandı boğazıma. Gözümün önünü aldı yaşlar. “Sana bir şey olursa bize ne olacak bilmiyor musun?”

“Zühre…” dedi beni susturmak için.

Susmazdım. Susamazdım. Gözümden aktı birkaç damla hiddetle. “Zühre kalmayacak! Sana bir şey olursa ardından ağlayacak kadar bile olsun Zühre kalmayacak!” Gözlerimi kapayıp alnımı vurdum göğsüne. “Sana bir şey olursa öleceğim Mem!”

“Zühre,” dedi bir daha uyaracak gibi.

“Zühre değil!” dedim elimi yaslandığım göğsüne vururken. “Sen Mir için önce Memet diyecektin.” Başımı kaldırdım göğsünden. Gözüne baktım. “Ben Mir’in bir yarısını doldurmak için çırpınırken sen diğer yanını nasıl terk edeceksin?”

“Zühre,” dedi bu kez yapma diyecek gibi.

“Kerem babasız kalmasın diye benden almak istedi onca kişi. Ben sana güvendim!” dedim ağlamakla boğulan sesimle. “Kerem sana güvendi Mem! Anneden önce baba dedi! Sen oğlumu yine mi yetim bırakacaksın?”

Bu kez “Zühre,” deyişi çaresizliktendi.

Ben de o kadar çaresizdim karşısında. “Benim tek dayanağım sensin Mem! Sen benden kendini nasıl alacaksın?” Ellerimi onun elleriyle birlikte vurdum göğsüne güçsüzce. “Sen beni üç çocukla öleyim diye mi bırakıp gideceksin?!”

Kaşları çatıldı dediğimle. Dizlerimdeki derman tükenmişti neredeyse. “Hamileyim,” dedim sonunda. Mavileri tüm bulanıklığıyla dalgalandı birbirine. “Hamileyim!” diye haykırdım yüzüne. Daha fazla kendimi taşıyacak takatim kalmadı. “Düşeceğim,” dedim içimde bir sıcak dengemi şaşırtırken.

Memet kollarıyla sardı beni. Fakat dizlerim kırılmıştı orta yerden. Gömleğine asılan ellerim gayesiz kaldı. Memet’e doğru yaslandı tüm bedenim. “Zühre!” dedi telaşla onun da dizleri benim için kırılırken. Yere indi diz kapakları benimle.

Alnımı gömdüm sinesine. “Beni bırakma,” dedim yere indiğim halde yerin dibine düşecekmişim gibi şiddetle. “Bu kez ölürüm bebekle. Beni bırakma!” Kapandı gözlerim o saniye. “Gitme,” dedim son bir nefesle.

Bayılacağım sandım. Memet’in eli yanağıma değdiğinde canımı kollarında verecek kadar güçsüz düşeceğim sandım. “Zühre!” dedi bu kez korku onda ev sahipliği etmekte. “Kendine gel! Zühre!”

“Gitme,” dedim tek derdimi mırıldanarak. “N’olur gitme.”

“Baver! Hozan!” diye bağırdı Memet önce. Hızlı nefesleri ıskalıyordu kapanacak gibi titreşen kirpiklerimin arasını. “Zühre! Bak yüzüme!”

“Mem gitme,” dedim sanki bana nefesmişçesine.

“Bana bak Zühre!”

“Gitme…”

“Gitmeyeceğim!” dedi sonunda yüzüme eğildiğinde. “İyi ol gitmeyeceğim.”

Kırgın bir sevinç kımıldadı içimde. Gülemedim ağlamaktan. “Beni kandırma,” dedim yanağımdaki elini tutmaya çalışırken. “Dermanım yok. Dayanamıyorum. N’olur beni kandırma.”

“Gitmeyeceğim!” dedi alelacele. “Hozan!” diye bağırdı dışarı. Bana döndü geri. “Neyin var? Ağrın mı, sancın mı…”

“Yok,” dedim elini tuttuğum gibi yanağımdan alıp. “Benim senden başka sızım yok.” Elini karnıma indirdim titrekçe. “Bizim senden başka dileğimiz yok.”

Elinin altındaki karnıma indirdi bakışlarını. “Ne zaman?” diye sordu ilk. “Ne zaman öğrendin?”

“Doktora gittiğimde.” Gözleri beni buldu. Neden daha evvel söylemediğimi soracağını biliyordum. Burnumu çektim güçsüzce. “Söyleyecektim. Kötü şeylerden uzakta olsun istedim. Her şeyin yolunda olduğu bir zamanda olsun istedim. Korktum.”

Parmakları aralandı. Karnımın tamamını kapladı eli. “Doktora gidelim.”

“Gerek yok,” dedim elini elimle kavrayıp. “Benimle kal. Biz ancak o zaman iyi oluruz.”

“Zühre,” dedi bezgin bir nefesle. “Gitmezsem ateşkesi kabul etmiş sayılacağım.”

“Kabul et o halde,” dedim telaşlı bir hevesle. “Yalvarırım kabul et.”

“Bugün ateşkesi kabul etmek, sınırıma gireni affetmektir,” dedi esefle. “Yarın…”

“Yarın ne olursa haklarıdır diyeceğim,” dedim eline sıkıca asılıp. “Yemin ederim yarın olursa gitme demeyeceğim. Ama şimdi gitme.” Çocuklarımızın hatrına kalsın istedim. Elini karnıma bastırdım hafifçe. “Ölecek kadar korkuyorum Mem. Yanımızda kal.”

Gözlerini kapayıp sıktı. Yüzünü yüzüme yasladı. “Yapma Zühre. Bırak…”

“N’olursun Mem,” dedim yanaklarımı yanaklarına sürterek. “Kerem ‘Bava,’ diyerek ağlıyor aşağıda. Mir uyanınca seni görmek isteyecek. Benim kalkıp yatağa uzanacak kadar halim yok.”

Elini bacaklarımın altından geçirdi önce. Kolunu sırtıma dayanak yaparak kaldırdı beni yerden. Yatağa götürüp uzandırdığı anda elini tuttum. “Yanıma yat.”

“Çocukları…”

“Zelal getirsin,” dedim hemen. “Sen gitme.”

“Tamam, yat,” dedi omuzlarımdan bastırıp yatırdığında. Banyonun önüne gitmek için uzaklaştığında yattığım yerden doğruldum tedirgince. Kapıya vurdu elini. “Çık dışarı!”

“Abi…”

“Çık! Çocukları getir!”

“Niye?” diye sordu Zelal. “Çıkayım diye yapıyorsan…”

“Zelal!” dedim ayaklarımı her an kalkmam gerekir diye yere indirirken. “Çıkabilirsin.” Memet’e bakarak söyledim sözümü. “Abin gitmeyecek.”

“Bakın açıyorum kapıyı. Elimde silah…”

“Aç!” diyerek kapıya vurdu Memet. Kilit çevrildi içeriden. Kolun dönmesini beklemeden Memet açtı. “Ver şunu!” diyerek açtı kapıyı. Zelal silahı uzatırken bana bakıyordu izin alır gibi. Memet silahı elinden aldığı gibi kızı banyodan çekip çıkardı. “Bir daha eline silah almayacaksın!”

“Niye ittiriyorsun?” diyerek uzaklaştı Zelal. “Herkes de elime silah almama takmış.”

“Çocukları getirsene,” dedim Zelal’e. Gözüm Memet’in elindeki silahtayken elimi göğsümün arasına atıp anahtarı çıkarıp uzattım. Zelal anahtarı alıp çıktı odadan. Benim gözüm hâlâ silahtaydı. “Çocuklar gelecek,” dedim kaldırsın diye.

Alıp dolabın üzerine attı, içimdeki sancılı nefes dışarı çıktı. “Uzan sen,” dedi yanıma yaklaşıp. Örtüyü kaldırdı yatağın içine gireyim diye.

“Benimle uyuyacak mısın?” dedim ayaklarımı toplayıp uzanacakken.

Ayaklarımı tutup yatağa koydu. Omuzlarımdan bastırıp yatırdı. O sıra Zelal çocukları getirmişti. Mir hâlâ uyuyordu her şeyden habersiz. Elinden tutup yürüttüğü Kerem odaya girene kadar sessizdi. Bizi görünce ağlamaya başladı hemen. Memet gidip aldı kucağına. Zelal Mir’i getirip yanıma yatırsın diye yorganı kaldırdım. Mir’i yanıma uzatıp çıktı odadan Zelal. Memet de Kerem’i sakinleştirmeye çalışıyordu.

Kucağına aldı diye susar sanmış olmalıydı. Kerem ağlamaya devam edince bana döndü. “Susmuyor.”

“Getir yanıma.” Mir’i kaydırıp yatağı ortaladım. Kerem’i öbür yanıma alıp uzattım. “Ne olmuş benim oğluma?”

Elini ağzından çıkarmadan “Bava,” dedi şikâyet eder gibi.

Memet’e baktım. Onun için ağladığını söyler gibi baktım. “Ah baba!” dedim elimi Memet’in bacağına vurup. “Oğlumu almadın kucağına. Ah baba!”

Memet Kerem’i ona ne zaman uzattığımı, ne zaman alıp yere bıraktığını bile unutmuştu. Bunun için ağladığını anlayınca Kerem’i kucağına çekip öptü başından. “Baba ben seni korkma diye bıraktım.” Bir kez de alnından öptü. “Şşşş… Bu kadar ağlama. Buradayım.”

“Yanımıza yat,” dedim örtüyü sıyırıp. “Yat ki hepimiz huzura erelim.”

“İnsanın elini kolunu bağlıyorsunuz,” dedi bıkkın bir ifadeyle. “Kay yana.”

Mir’i üzerime çekip yana kaydım. Memet bıraktığım boşluğa Kerem’le oturdu. Kucağına yatırıp örtüyü üzerine çekti. Mir’le iyice yanaştım yanına. Başımı yastığa koyup elimi bacağına sardım. “Eğer uyursam ve sen gidersen…”

“Gitmeyeceğim. Uyu,” dedi örtüyü sırtıma çekerken.

“Söz ver,” dedim halsizliğimin uykuya düşeceği raddede.

“Söz Zühre, söz. Yatın artık.”

Gözlerimi kapadım yavaşça. Belki birkaç dakika kapalı kaldı gözlerim ama uykuya düşemedim. Memet yatakta kıpırdandığında araladım hemen. “Nereye?”

“Şşş…” dedi sadece. Kerem’le kalktı. Beşiğe bıraktı. Dönüp Mir’i aldı yanımdan. Onu da beşiğine bıraktı. Geri yatağa döndü. “Sana yat demiştim.”

“Uzanmadın yanıma,” dedim çocuksu bir inatla.

Uzun bir nefes saldı kendini yanıma bırakırken. “Oldu mu istediğin gibi?”

“Sarıl bana,” dedim kollarımı ilk ben ona atarken.

Karşılıksız bırakmadı beni. Sarıp kendine yasladı çok sürmeden. “Ağrın var mı? Gidelim mi doktora?”

“Yok,” dedim yüzümü koynuna dayayıp. “Bana sen yetersin.”

“Ne kadarlık?” diye sordu elini sırtımda gezdirirken.

“Daha ilk ayı,” dedim bebeği sorduğunu anlayınca. “Doktora gitmesem bir iki hafta daha anlamazmışım ama.”

“Sabahki halinden anlamalıydım.”

“Anlasaydın,” dedim kendime rahat bir yer bulmuş olmanın huzuruyla gözlerimi yumarken. “Açım.”

“İnelim mutfağa.”

“Biraz uyuyayım önce,” dedim rahatımdan vazgeçemeyeceğimden. “Çok acıkınca uyandır beni.”

“Tamam,” dedi göğsünü bir nefesle şişirip beni de kendiyle kaldırıp indirirken. “Uyu bakalım.”

“Bak ben uyurken…” dedim en son. Gözlerim kapandı bu kez uzunca bir süre açılmamak üzere. Tam artık uyanmam sandığımda beni dürtmüştü. “Hı?” diyerek araladım gözlerimi zoraki.

Yataktan kalkmış, kucağında Mir’le ayaktaydı. “Emzirecek misin?”

“Hı hı,” diyerek kaldırdım kendimi. Uykum daha bitmemişti. Göğsümü açarken çok zor araladım gözümü. Mir’in karnının doyacağını anladığı zamanki hevesli çırpınışları ayılttı beni. “Annem,” diyerek aldım yanıma. “Sen de mi acıktın?” Eğilip öptüm boynundan. Göğsümü ona sunduğumda başımı yastığa geri koymuştum. “Uyumadın mı hiç?”

Memet ayaklarını sallayan Mir’e bakıyordu. Bir süre ona sorduğumu fark etmesini bekledim. Fark etmedi. Nihayet bana baktığında gülümsedim. “Sana sordum Mem. Uyumadın mı hiç?”

Benim gibi o da hatırladı halimizi. “Mir’e konuşuyorsun sandım.”

Gözleri hiç de uyuyup uyanmışa benzemiyordu oysa. “Çok uyudum mu ben?”

“İki saat olmadı,” dedi oyası yanağıma iz yapan yazmamı geriye itip. “Aç mısın hâlâ?”

“Çok,” dedim Mir’in mavilerine bakarken. “Önce oğlum doysun.” Poposuna vurup koynuma yasladım. “Koca adam olsun.” Göğsümü tutup sıkıştıran elini kaldırıp öptüm. “Abi olacak benim oğullarım.” Memet’in gözleri beni bulduğunda mavileriyle bir hevese tutuldu yüreğim o radde. “İnşallah mavi gözlü bir oğlan doğururum.” Dediğime gülümsedi Memet. “Adını da Memet koyarım. Memo derim. Memoşum olur benim de.”

“Olmaz,” dedi gülüşünün aksine hiç beklemediğim bir netlikle.

“Niye?”

“Ayıp olur.”

“Niye ayıp olsun?” diye çıkıştım hemen.

“İnsan çocuğuna kendi adını koyar mı Zühre? Babamlara ne diyeceğim?”

“Mehmet koyarız o zaman,” dedim isminden vazgeçmeyip. “Senin kimliğinde h yok nasılsa. Mehmet Merxas olur oğlumuz da.”

“Ne biliyorsun oğlan olacağını?”

“Biliyorum,” dedim omzumu kaldırıp indirirken. “Senin gibi bulanık mavi olacak gözleri.”

“Bulanık?” dedi sorgular gibi. Daha evvel de demiştim ona.

“Bulanık mavi,” dedim yanağımı yastığa gömüp. Hep öyle görüyordum gözlerini. “Böyle baktıkça insanı içine alıp karıştırıyor rengi. Mir’inki gibi.” İçimi çektim hayalinin bile güzelliğinden.

“Olmaz,” dedi sırtını yatağın başlığına yaslarken.

“Olur,” dedim inatla. “Hele bir doğsun. Gözleri de mavi olsun. Kimliğine Mehmet yazdıracağım. Babanlardan da utanırsan utan. Bana ne?”

Tavrıma güldü önce. “Mavi gözlü olmama ihtimali daha yüksek,” dedi kaşlarını beni işaret eder gibi kaldırıp indirip. “Boşa beklentiye girme.”

“Görürüz,” dedim inatla. “Var mısın iddiasına?”

Daha çok güldü siması. Onunla güleceğim tuttu, parçalandı ciddiyetim. “Kerem’i de bir haftada yürütemezsin diyordun?”

O iddiayı kaybettiğimi unutur sanıyordum. “Karşılığını almamış mıydın?”

“Almadım.”

“Ne istiyordun ki?”

“İyi ol,” dedi derin bir nefes alıp verirken. “İyi ol, bana yetecek.”

“Yanımda ol o zaman. Sen yanımdaysan ben iyiyim,” dedim eline uzanıp tutarken. “Bir de oğlumuzun adı Mehmet olursa…”

“O olmaz işte,” dedi inada bindirip.

“Niye ya?” dedim dayanamayıp isyanla. Kerem hemen sesle salladı beşiğini.

Memet onu almak için kalktı. “Olmaz. Başka isim buluruz.”

“Başka isme başka çocuk doğururum. Mehmet lazım bana.”

Kerem’i beşikten çıkartırken yandan bakış attı bana. “Neye lazım?”

“Memo diyeceğim,” dedim bacağımı yorganın altından çıkarıp yatağın ortasına atarken. “Anne günaydın!” dedim Kerem’e.

“Bava,” dedi ağzını açar açmaz.

Bir parça kırıldı hevesim. “Eşek!” dedim bacağımla yorganı kendi tarafıma çekip yatağın diğer yanını çıplak bırakıp. “Mirişk senden önce anne desin de gör.”

“Kıskandığın şeye bak,” dedi Memet yatağın boş kısmına Kerem’i bırakırken. “Terlemiş.”

“Kıskanmıyorum. Hakkımdır, istiyorum.” Ardımdaki dolabın üst çekmesine elimi atıp açtım. “Şurada atletleri var.” Memet kalktığında tek tek çekmecelerden kıyafetlerini istedim. O sıra Kerem üstüme atlamış kendince şirinlik ederek beni kandırmaya çalışıyordu.

Hemen kanacağım yoksa da uykudan şiş yüzüyle güldüğü hallerini çok seviyordum. İçim kaynıyor, yapacağım tribi unutuyordum. Ona gülüyordum.

Saçımı çekmek için başıma koyduğu elini alıp ısırır gibi dişlerimin arasına soktuğumda Mir de göğsümü bırakmış, Kerem’in saçına birkaç santimlik asılmıştı. Kerem sanki çekilen saçı değil de canıymış gibi bağırıp ağlamaya başlayınca Mir’in parmaklarını açıp kurtardım.

“Ne yaptınız iki saniyede?” dedi Memet kıyafetlerle yatağa gelince.

Kerem hemen ona attı kendini. Parmağıyla başının üstünü göstermesi yetmemiş, bir de yüzünü yere eğmişti tam görünmesi için.

“Mir saçını çekti,” dedim gülerek.

Memet bir bana bir de elini ayağını sallayarak gülen Mir’e baktı. “Bir de gülüyor musunuz?”

“Kim gülmüş?” dedim dudaklarımı birbirine bastırıp. Mir’e baktım. “Sen gülüyorsun? Terbiyesiz çocuk!” Poposuna vurup koynuma bastırdım gülüşlerini.

Memet Kerem’in kafasını okşadı bana bakarken. “Bir şey olmamış baba. Çekilecek saçın varmış. Ağlama.” Üstünü değiştirmeye başladı.

Ben de uzandığım yerden doğrulup Mir’in kıyafetleri çektim önüme. Oğlumun üstünü değiştirirken sordum. “Babanlara yemek vermişler mi acaba?”

“Evde değiller,” dedi Kerem’in ayağına çorap giydirirken. “Uçar’lar davet etmişti. Oraya geçmiş amcamla.”

Beklemiyordum bunu. “Neden?”

“Pişman olmuşlar. Eskiye dönelim diyecekler.”

Emin olamayarak sordum. “Bu iyi bir şey mi?”

“İyi bir şey,” dedi ilgisizce. “Düşünme onları.”

“Evde gençler kaldı o zaman. Onlar açtır.”

“Sen yoksun diye aç aç bekleyeceklerse bırak açlıktan gebersinler,” dedi Kerem’i yere bırakırken.

Mir’in üzerine ince bir yelek giydirip yazmamı düzelterek kalktım yataktan. “Onları bilmem ama ben açlıktan geberecek gibiyim.”

Kapıya giderken durdurup Mir’i aldı kucağımdan. Eğilip Kerem’i alacak oldum. Onu da diğer koluna aldı. “Sen kapıyı aç yeter.”

Kapıyı araladım şirin bir gülümsemeyle. “Buyur Kerem, Mir ve Mehmet’in babası.”

Tam çıkacakken durdu önümde. “Unut şunu.”

“İnsan çocuğunu unutur mu?”

“Ya sabır,” çekerek çıktı.

Peşinden kapıyı çektim ben de. “Çay kokusu geliyor sanki,” dedim basamaklara geçerken. Avluya indiğimizde kurulmuş sofrayı görünce haksız olmadığımı gördüm. İki set çaydanlık, bardak ve çatallarla sofra kuruluyordu. “Bensiz aç kalacak gibi değiller,” dedim Memet’e.

Memet çocuklarla direkt sofraya otururken ben mutfağa geçtim. Zelal domates doğrarken Xezal fırından tepsi çıkarıyordu.

“Kolay gelsin,” dedim beni fark etmeleri için.

Xezal irkilip elindeki tepsiyi düşürecek oldu. Diğer eliyle destekleyip tezgâha koyduğunda parmağının ucunu ağzına almıştı hemen.

Ürküttüğüme pişman oldum. “Yaktın mı?”

“Yok,” dedi parmağını avucuna bastırırken. “Birden korktum öyle.”

“Yaktın, yaktın,” dedi Zelal tuzluğu alıp Xezal’ın yanan parmağına dökerken. “Gönül yengenin cinleri mi indi sandın? Ne sandın da korktun bu kadar?”

Gönül aklımdan tamamen çıkmıştı. “Ona baktınız mı hiç?”

“Börek çıkardım,” dedi Xezal tuzlu parmağını biraz bekletip sonra suya tutarken. “Bize de sofra kuruyoruz şimdi. Açsın?”

“Kaç kere desem açlığım geçer bilmiyorum ama çok açım,” dedim masanın üstündeki kahvaltılıklara bakınırken. “Herkes nerede?”

Zelal cevapladı. “Hozan abim ekmek almaya çıktı. Misafirler odalarında. Baver abim hiç gelmedi.”

Ağzıma salatalık atarken şaşırdım dediğine. “Nasıl gelmedi?”

“Gelmedi valla,” dedi Zelal fırından çıkan böreği bıçakla keserken. “Bak Xezal sana ıspanaklı börek yapmış.”

Ne ara yapmıştı? Tepsinin başına geçtim ıspanak kokusu açlığımı şenlendirirken.

“Sadri abi ıspanağı getirdiğinde evin önünü boş bıraktı diye babamla amcam bir ton haşladı adamı. Sonra alıp misafirliğe gittiler. Ben de iki dakika odaya çıktım, indim. Baktım Xezal böreği fırına atmış.”

“Niye uğraştın?” dedim uğraştığı için minnettar bir gözle bakarken.

“Gece kalkarsan ye diye yapmıştım. Allah’tan bize yetiştin,” dedi Xezal yorgun bir tebessümle.

Koluna girip yanıma çektim. “Keşke herkes herkesi böyle düşünse.” Kollarımla sardım bugünkü korkusunu ondan almak isterce. “Hadi sen sofraya geç. Bunları getiririz,” diyerek iteledim dışarı.

“Ben de çayı koymuştum,” dedi Zelal mutfakta yalnız kaldığımızda.

Omzumu omzuna sürttüm. “Abine söyledim bebeği.”

“Duydum. Çok şükür babamdan altın alacağım.” Ellerini şükreder gibi havaya kaldırmıştı. “Yalnız bayılma numarası da on numaraydı.”

“Numara değildi,” dedim börekleri yerleştirdiği tabağı elime alırken. “Abin bir kez daha gideceğim dese can verecektim elinde.”

“Sen vallahi dramatiksin yenge,” dedi Zelal dehşetle. “Abimler demişti bu öyle güle oyna hamileyim demeyi bilmez diye. Haksız çıkmadılar.”

Tabağı tepsiye koydum yandan bakıp. “Abilerinin eşlerini de göreceğiz.” Diğer börekleri de ısıtmıştı Xezal. Onları da tabaklara yerleştirdim.

“Ha yenge,” dedi Zelal ufak bir tencereyi ocaktan alıp. “Bunu da annem yaptı.” Tencereyi masaya koydu.

“Pirinç mi bu?” diye sordum bulamaç haldeki pilava bakarken.

“Pirinç lapası.” İçindeki kaşığı kaldırıp ağzına soktu. “Tadı da çok güzel. Biz küçükken yapardı. Kerem’e yapmış.”

Emin olamadım. “Kerem’e yapmış?”

“Dedi ki, ‘Gidip gelip çorba, yoğurt, peynir yedirmesin çocuğa biraz da lapa versin.’ Başı ağrıyordu. Uyumaya gitti.”

“Niye?” dedim önce. “Yani durup dururken neden yapmış?”

“Valla yenge,” dedi sesini alçak alıp yanıma yanaşırken. “Herhalde dedi benim oğlana mukayyet olsa olsa bu dramatik oluyor, biz de aramızda ateşkes yapalım.”

“Teşekkür edeceğim benle hiçbir şey yapmasın annen,” dedim masadaki çatalın ucuyla lapanın tadına bakarken. Yağlı, tuzlu, bulamaç pilavın tadının hoşuma gideceğini hiç sanmazdım. Birazcık daha attım ağzıma.

“Zaten ateşkes de o’dur yenge. Birbirinize artık hiçbir şey yapmayacaksınız.” Tepsiyi alıp çıktı mutfaktan.

Lapadan birkaç kaşık daha alıp iki tabağa doldurdum. Avluya çıkıp Memet’in önüne koydum tabakları. “Kerem’e yedirsene. Ben Efkan’ları çağırayım.”

Misafir odasına gidip kapısını tıklattım önce. Ses gelmeyince hafifçe araladım. “Efkan…”

Dicle’ye arkasından sarılmış, uyuyan Efkan başını kaldırdı. Beni görünce hemen toparlanıp kalktı. “Gel yenge.”

“Uyuyor muydunuz?” dedim hem uykudan uyandırdım hem de sarmaş dolaş hallerine denk geldim diye utanırken.

“Ağrısı vardı. Isınsın diye şey yapıyordum…”

“Ağrısı mı var?” diyerek lambayı yakıp girdim hemen.

Efkan, Dicle’nin alnına koydu elini. “Ateşi de yok ama…”

Dicle gözlerini hafifçe araladı. “Yenge?”

Hemen yanına oturdum. “Sancın mı var? Neren ağrıyor?”

“Geçti,” dedi yerinden kalkmaya çalışırken. Oturmasına yardım ettim. “Bahoz’dan sonra ağrı tutmuştu. Sonra giderek arttı. Korktum, yattım hemen.”

“Çağırsaydınız beni,” dedim Efkan’a kızacak gibi bakarken. “Hastaneye gidelim mi?”

“Dinlenince sakinledi,” dedi derin bir nefes alırken. “Çay mı yaptın?”

“Çay var. Börek var.”

Yüzünü buruşturdu. “Kusarım şimdi. Hiç…”

“Lapadan kusmazsın. Ben de yiyeceğim, çok güzel.”

“Kusmam mı?” diye sordu inanmak ister gibi.

O da açtı. Bugün hepimiz yeterince ağlamış, yorulmuş, acıkmıştık. “Kusmazsın, gel.” Elinden tutup çıkardım yataktan. Efkan kapıyı açtı bize. Avluda kurulmuş sofrada Memet’i görünce ilerlemedi Dicle. “Dayınla ateşkes yaptılar. Kimseye bir zarar gelmeyecek. Korkma.”

“Yine de…” dedi odaya geri dönmek ister gibi dönecekken.

Efkan’a bizi yalnız bırakması için başımla sofrayı gösterdim. O gidince konuştum. “Kadınlar odalara çekilince erkekler sadece kendilerini görecek Dicle. O zaman kavgada bir tek kendileri zarar görecek sanacaklar. Bizi görmezlerse bizim de o kavgada bir yerlerde olduğumuzu hissedemezler. Çektiğimiz sancıları bilmezler.” Kolunu okşar gibi tuttum. “Gel sofraya. Kocam sofrasında oturan kızın üzülmesine müsaade edecek bir adam değil.” Dediklerimi tartar gibi baktı birkaç saniye. “Bebeklerimiz de açtır.”

“Açtır,” dedi başını sallayarak. Benimle sofraya geldi.

Memet elini yumruk yapıp ağzına sokuşturan Mir’i bir bacağına oturmuş, Kerem’i yanına almıştı. Tabaktaki lapayı az az Kerem’in ağzına veriyordu. Xezal çaydanlıkların başına oturmuş bardakları doldururken Efkan Zelal’in bıraktığı tepsidekileri sofraya diziyordu. Dicle’yle karşılarına oturduk. Diğer lapa tabağını önümüze çektim.

Dicle kaşığın ucuyla lapanın tadına baktı önce. Sonrasında kaşığı tam doldurup yediğinde Efkan rahatlamış gibi bakıyordu.

“Merxas ailesi, iyi akşamlar,” diyerek girdi içeri Hozan. “Sizin için özellikle fırına gitmişim, kıymetimi bilin.” Elindeki poşetleri yere bırakıp cebinden birkaç paket çıkardı. “Hanımlara özel,” diyerek birini bana uzattı.

“Bu ne?” diyerek aldım paketi. Çikolatalı gofret olduğunu görünce sevinmiştim.

İki paketi Xezal’la Zelal’in önüne attı. Bir diğerini Dicle’ye vereyim diye kaş gözle bana uzatacaktı. Dicle kaş göz yaptığını görünce benden çevirip ona uzattı. “Hadi hadi… Elimi havada bırakma.” Çikolatayı kızın avucuna koyup parmaklarıyla kapattı üstünü. “Gelinin abisinden bebeğe mamadır.”

Dicle utanır gibi oldu. Bir şey demeden çikolatayı alıp tabağının yanına koydu. O sıra Kerem Memet’e tutunup ayağa kalkmış, Hozan’a bakıyordu. “Ana!” dedi Hozan. “Sizi unuttum.” Elini cebine attı sonra. Bir anda çıkardığında iki küçük paket vardı. “Yoksa bunu size almışım?”

Kerem Hozan’ın bacağına asılıp çikolatayı almadan uyardım. “Daha yemek yememiş.”

“Şundan ne olacak?” dedi Kerem’e çikolatayı uzatırken.

“Onun midesi sizinki kadar mı?”

Memet Kerem’den evvel aldı çikolatayı. “Önce yemek,” diyerek Kerem’i de önüne çekti. Kerem çikolata için ağlayacak oldu. “Vereceğim. Ağlama,” diyerek kaşığı ağzına soktu.

Kerem ağzındaki çiğnemeden çıkarırken çikolataya uzattı parmağını. “Bu.”

“Önce bu,” diyerek tekrar kaşığı uzattı Memet.

Kerem ellerini dizlerine koyup yere eğildi. “Bava bu!”

Memet Hozan’a baktı sinirle. “Bir daha yemekten önce çocuklara çikolata göster,” dedi tehditkâr bir sesle. Devamını getirmedi. Çikolatanın ağzını açıp Kerem’e yalattı biraz. Peşinden kaşığı soktu ağzına.

“Ben olsam kafama vurur önce yemek yedirirdiniz,” dedi Hozan teessüfle.

“Bize de susalım diye çikolatayı verir bir daha sofra kurmazlardı,” dedi Efkan.

“İyiymiş. Bize de o sofrayı kurdurup toplatıyorlar işte. Çikolata da yok,” dedi Zelal dolu bardakları herkesin önüne bırakırken.

O sıra kapı aralanmış, Baver gelmişti nihayet. “Ooo… Beni karşılamak için…”

“Nereden bu saatte?” diye sordu Memet hemen.

Cebinden kimlikleri çıkarttı Baver. “Pasaport çıkartmaya gitmiştim. Hayırdır?”

Memet bir şeyler diyecek gibi baktı. Sonraya bırakır gibi oldu. “Hallettin mi?”

“Yok,” diyerek oturdu sofraya Hozan gibi yıkanmamış eliyle. Efkan’a baktı. “Birileri askerliğini yapmamış. Kaçak durumundaymış.”

“Daha celbim gelmedi,” dedi Efkan şaşkınca.

“Gelmiş sen evde değilken,” dedi Baver, sofraya baktı kısaca. “Kıymalı mı?” Kıymalı olanı önüne ittirdim. Diğer tabaklara bakındı.

“Patatesli,” dedim Hozan’dan taraf olanı işaret edip. Ortadakini gösterdim. “Ispanaklı.” Efkan’a doğru olanı işaret ettim. “Peynirli.”

Baver dönüp Efkan’ın ensesine yapıştırdı bir tane. “Demedim mi peynirli yapılırsa dayak yersin diye?” İki omzundan tutup boğar gibi yere bastırdı.

Dicle yerinden yükseldiğinde korkmasın diye araya girecektim ki Hozan tuttu. “Abi karısının önünde ayıptır.”

“Pardon gelin bacı,” dedi Baver anında bırakıp. Efkan’a baktı sırıtarak. “Seni zaten askerde benim niyetime dövecekler, enayi.” Daha da sırıttı. “Hem asker kaçağı hem kız kaçırmış. İki katı enayi.”

“Hakikaten askere mi gideceğim abi?” diye sordu Efkan başını kaldırınca Memet’e.

“Bi’ soruşturalım yarın,” dedi Memet elindeki çikolataya uzanıp yemeye çalışan Kerem’den uzaklaştırırken.

“Valla soruşturacak bir şey yok,” dedi Baver keyifle. “Ya kafasına çuval geçirip sınırdan geçireceğiz ki gelin gebe öyle geçemez. Ya bu enayi askerliğini yapacak önce.”

Dicle bana baktı endişeyle. Telaş etmesin diye sordum. “Böylesi daha iyi olmaz mı?”

“Daha iyi,” dedi Memet içimi rahatlatıp. “Devlet korumasında Yazhan’lar ulaşamaz ona.” Dicle’ye baktı. “Hem Dicle de yanımızda kalır. Destek olursunuz doğumda.”

“Daha iyi,” dedi Efkan da onaylar gibi atılıp. Dicle’nin doğumda yanımızda olmasını istiyordu.

Ben de yaban ellerde doğuracağına yanımda doğursun isterdim. Efkan’ın bebeğini de görmek istiyordum. İçim rahata ermişti böyle. Ispanaklı böreğimi keyifle yedim. Çay ve kahvaltılıklarla tıka basa dolduğumda sofrayı kaldıracak halim kalmamıştı. Hozan’la kızlar topladı sofrayı. O sıra Baver Kerem’in sırtına topladığı kıyafetlerinden tutmuş uçurur gibi havada sallıyordu.

Efkan oturduğu yerden onlara bakıyordu. Amcası onu da alıp sallasın diye sesler çıkaran Mir’e döndü yüzünü.

“Al,” dedi Memet baktığını görünce.

Efkan tereddütle yaklaştı. “Küçüktür ama…”

“Sıkı tut. Kalkıp hepinizi dövmeyeyim gece gece.”

“Tamamdır abi,” diyerek aldı Mir’i. Bir iki hoplatacak oldu. Mir üzerine kustu. Hemen Memet’e baktı. “Sallamadım bile.”

Baver kahkahaya tutuldu hunharca. Hozan’ı çağırdı komik bir şey gösterecek gibi. Mir’in kusmuğunu gösterdi. Hozan’ın yüzü ekşirken Baver öğürme sesleri çıkarmaya başladı pislikliğine.

“Çakal!” diye kızdı Memet.

Kerem de Baver’den duyduğu üzere “Öö,” dediğinde Hozan çıldırmıştı. “Sana ne oluyor götü boklu şerefsiz!”

“Çocuğuma küfretme,” diye uyardım oturduğum yerde gülmemek için direnirken.

Baver Kerem’in kulağına “Öö de öö de,” diyordu inadına.

“Abi valla sizin üstünüze kusarım ha!” dedi Hozan gerçekten midesi bulanıyor gibi sinirle.

Kerem komik bir oyunun içinde sanıyordu kendini. “Öö,” dedi Hozan’a gülerek.

“La sus!” diyerek oğlumun ağzını kapattı Hozan. Baver kahkaha atmaktan yerinde sallanıyordu.

“Bir şeyin de bokunu çıkartmayın,” diye uyardı Memet. Mir’i aldı Efkan’dan. Xezal mutfaktan peçete getirmişti. Efkan’a verdi üstünü silsin diye.

Zelal yıkadığı meyve tabakları koydu sofraya. Baver askerde Efkan’a nasıl davranacaklarını anlatmaya başladı keyifle. Efkan korksun diye abartıyor muydu, bilmiyorum, Dicle’yle ben endişelenmeye başlamıştık. En sonunda Memet Efkan’ı birliğe teslime gidince kan davası mevzusundan tanıdık komutanlardan biriyle görüşüp durumu bildireceğini söylemiş, içimizi biraz rahatlatacak olmuştu.

Ama Baver susmuyordu bir türlü. Bu defa kendi askerlik anılarını anlatmaya başladı. Ne birliğinde tank sürmediği vardı ne görev için gittiği Karadeniz sularında yüzmediği. Hozan da onu destekledi ne dediyse. Gece dörtte girdiği yataktan sabah beşte kalkmazsa çavuşlarının onları ayaklarından ranzaya asıp sarkıtacağını söyledi. Efkan olduğu yerde sessizleşmişti.

Biz ağzımız açık dinlerken Memet arada çok abarttıkları yerlerde öylesinin mümkün olmadığını söyleyerek uyardı. Efkan’a en temizinden bir askerlik için nelere dikkat etmesini nasihat etmeye başladı. Memet ne dese Baver’le Hozan Efkan’a yine de dayak yiyeceğini söylüyordu.

O tıka basa mideyle bir parça da meyve yediğimde uyku basmıştı bana. Elim de muhabbetlerinden çekilmiyordu. Onlar da kalkıp uyumaya gitsin istiyordum.

Günümüz nasıl başlamış, nasıl devam etmiş olursa olsun hep böyle birlik içinde bitsin istiyordum. Gece herkes sevdiğine sarılarak yatsın, sevdiklerinin varlığını hissederek gözüne uykuyu yaren etsin istiyordum artık.

Kerem uyuyakalınca Memet kalktı yerinden. Herkese odalara çekilmelerini söyledi nihayet. Mir’i aldım kucağıma ben de. Pışpışlayarak kocamın peşinden çıktım odaya. Çocukları yatırdık beşiklerine önce. Bir müddet salladıktan sonra üstümdekileri yere atıp girdim yatağa, kocamın yanına. “Bitti,” dedim derin bir nefesle.

“Gün bitti,” dedi Memet kolunu başımın altından geçirip.

“Ve ben yine çok yedim,” dedim midemin doluluğunu hissederken.

Eli karnıma vardı. “Börek yağlıydı. Keşke o kadar yemeseydin.” Örtüyü omzuma dek çıkardı. “Karnın ağrımasın.”

“Isıtırsan ağrımaz,” dedim elimi karnımın üzerindeki eline koyarken. Hemen ekledim. “Mavi gözlü olursa adı Mehmet’tir.”

Sıkıca sardı beni o anda. Boynumdan öptü. “Mavi gözlü olursa kız olsun.”

“Adını Mehmet koymayayım diye diyorsun!” dedim omzumla ittirmeye çalışırken.

“Hadi erkek olsun,” dedi çenesini omzuma yaslayıp. “Ya mavi olmazsa gözleri?”

“O zaman,” dedim yine Mehmet olsa mı diye düşünürken. “O zaman?” Yüzümü çevirip kocama baktım. “Bir isim daha düşünmeli o zaman.”

“Düşün bakalım. Vakit uzun.”

Aklıma gelenle tamamen yüzümü döndüm Memet’e. “E biz yeni evimize üç beşikle geçeceğiz. Odaya sığar mıyız?”

“Sığmayız,” dedi saçımı geriye atarken. “Çocuklara ayrı oda gerek.”

“Uyku girmez gözüme,” dedim üstüne düşünmeden.

“Bizim odanın içinde,” dedi biraz sonra. “Banyoya açılan kapı gibi. Çocuk odası da olsun odamızın içinde. Biraz büyüklerinde ayrı odaya geçerler.”

“Ay öyle olur mu ki?” dedim hevesle. “Olur,” dediğinde kendimi kaldırıp üstüne attım. Komodine uzanıp katalogları çıkardım. “O zaman ona göre bir şeyler bakalım.”

“Uykun yok muydu senin?”

“Biraz bakalım,” dedim katalogları yastığın üstüne koyup. Beşiklerin olduğu sayfayı ararken sordum. “Buradaki eşyalarımızı alacak mıyız?”

“Buradakiler kalsın. Gelince kullanırız. Sen sıfırdan seç her şeyi.”

İlk defa bebek takımını kendim seçecektim. Kerem’inkini babaannesi almıştı. Buradakilerin hiçbirini de ben seçmemiştim. Şimdi kendi evimdeki su bardağına kadar her şeyi seçecektim.

Birkaç sayfa bakacağım oldu birkaç saat. Memet’i de uyutmadım kendimle. En alakasız şekilde perdelerin renginden şekline kadarını konuşacağım tutmuştu. En son Memet’e evde hangi odanın hangi katta olacağını anlattırırken uyuyakalmıştım.

Yarından korkmadan, bugüne ağlamadan, dünde kaybolmadan. Nihayet Memet’imle mutlu günlere uyumuşum.

☀️☀️☀️

Bitti!

Final bölümüne geçmeden önce Baver’in ara sahnesi gibi bir sahne okuyacağımız kaldı. Son sahnemiz olacak.

Yazhan’ların cephesinde neyin neden yapıldığını, ne zaman yapıldığını, neye mâl olduğunu okuyacağız. Sürpriz bir son sahne olarak yazayım istemiştim en başından beri. Ama siz bu sürprizi hiç sevmeyeceksiniz. Çünkü kitap boyunca olan her şeyin asıl yüzünü okuyacaksınız. 

Çok sinirleneceksiniz, delireceksiniz, ağlayacaksınız. İşte o zaman gerçekten bitmiş olacak. 

Görüşmek üzere Akşam Güneşi ☀️

5 3 Oylar
Article Rating
Abone
Bildir
guest

4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Şerife
Şerife
8 ay önce

Miraz Yaman da tek kolu ceketinin içinde, öbürü sargılı eli yüzünden dışarıda, peşlerinden gidiyordu. Hozan kapamak üzere demir kapıy
Bu adam elınden mı vuruldu omzundan kolundan falan mı

Şerife
Şerife
8 ay önce

Sizin kız faturayı bana kesti. Adalet sağlandı. Hesap…”
Bu adamın denklık anlayısı benı öldurecek

Şerife
Şerife
8 ay önce

Barışı ilk sizin tarafınız bozmuş.
O ıste de bı bokluk varya dur bakalım mırocum

Şerife
Şerife
8 ay önce

Biz de bilirdik jandarmaya teslim edip, hapis yatırmasını. Ama cezasını kesesiniz diye yerini bizzat ben veriştim size!”

Ayy burda haklısın mıro ısın ıcınde kadınlar olmayaydı vermezdın sen acaba neden kadınlara boylesı merhametlısın

Scroll to Top
4
0
Düşüncelerinizi duymak isterim, lütfen yorum yapın.x