Sabah ilk işim kıyafetlerimi temizlemeye gönderip gelmesini beklemek olmuştu. Nihayet üzerime Nalin’i kahkahalara boğmayacak bir şeyler giyince kolumu omzuna atıp yamacıma çekmiş, kahvaltı etmek için birlikte aşağı inmiştik. Kahvaltıyı ödemek için benimle yarışa girmeye kalkınca sırf onu delirtmek için tabağını ilk bitiren hesabı öder demiş, kazanmayı baştan garantilemiştim.
Kahvaltıdan sonra okulun panosuna bakmak istemişti. Onu jet hızıyla götüreceğimi iddia etmem üzerine hız yapmamam için yemin verdirmiş, orta denecek bir hızda okula geçmiştik. Okul bu defa dünden kalabalıktı. Arabayla havalı bir giriş yapmaya çalışmamdan mı yoksa dünkü performansımızın kulaktan kulağa yayılmasından mı bilmem, arabadan indiğimiz anda herkes birbirini dürterek bizi göstermeye başlamıştı.
“Rezil olmadığımız bi’ burası kalmıştı,” dedi saçını düzeltme bahanesiyle bana bakan Nalin.
Koltuğa yaslanmaktan aşağı kayan kelebek tokasını açıp sabahki taktığı yere çıkartırken konuştum. “Şu an arkadaşlarınla kulaktan kulağa bizi konuşan mı olmak isterdin? Yoksa benimle el ele yanlarından geçip giden mi?”
Tokasını düzeltmem hoşuna kaçmıştı. Elini uzattı tutmam için. Ceketimi omzuma asıp tuttum elini. Rezil olduğumuzu sandığı insanların tam tersine beğeni dolu bakışlarını ayırt ettikçe rahatlamış, bana bakıp gülümsemişti.
Yanından geçtiğimiz birkaç kişi onu durdurup selam bile vermişti. Aralarından ayaküstü sohbete girip bu dönem aynı derste denk gelirlerse görüşebileceklerini söyleyenler de olmuştu. Yalnız kaldığımızda kısık sandığı ama kısık olmayan sesiyle şakımıştı Bülbül. “Galiba şu an okulun en havalı kızı falanım. Herkes benle arkadaş olmak istiyor.”
Tokasına düzgün sıkıştıramadığım için yüzüne düşen saçını kulağının arkasına koydum. “Sen yine de fazla yüksekten uçma. Arkadaş seçme konusunda pek güvenilir değilsin daha.”
“Ama seni de ben seçmiştim,” dedi keyfi yerinde olduğundan yanlışlıkla iltifat edecek olunca.
“Dediğim gibi, sevgilim. Arkadaş seçme konusunda güvenilir değilsin.” Saçının köşesinden öptüm. “Benden başkasını seçme.”
Elini göğsüme vurdu hafifçe. “Tabii senin de hoşuna gitti. Tüm gözler üzerinde. Yakışıklı, yetenekli, zengin sevgili profilin çizilsin istemiyorsun.”
“Konumuzun bununla alakası bile yoktu,” dedim üsten bakarken. “Ama yakışıklı, yetenekli ve zengin olmak benim suçum değil.”
Elini tekrar göğsüme vurduğunda kendi de gülüyordu. “Merxas kibrini de getirmişsin sevgilim.”
“E bize yakışıyor,” dedim fırsatı değerlendirmek için orada bırakmayıp. “Sana da yakışmaz mıydı?”
Alaya alacak bir bakışla dönüp gidecekken duraksadı. Evlilik lafından kaçacağını düşündüğüm için tam toparlayacaktım ki aniden dönüp parmak ucuna yükselmesiyle dudaklarıma yapışması, söyleyeceğim sözümü unutturmuştu bana.
Çekileceğinde onunla gidecek oldum. Ansızın dönüp ardını yokladığında saçlarına temas etmiştim. Kelebek tokası yüzümü çizmeden çekilmek zorunda kalmış, yolun karşısında durmuş bize bakan yaşlı bir kadının onaylamaz bakışlarıyla karşılaşmıştım.
Nalin kadına bakıp bana geri döndü. Gövdeme sıkıca sarılıp şirin bir sıfatla gülümsedi. “Ney diyordun sevgilim?”
Kadın eğreti bir gülüşle geçip gittiğinde Nalin benden ayrılacak olmuştu. Sırtından tutup kendime geri yasladım. “Kendimi kullanılmış gibi hissettim. Kimdi o?”
“Bana gıcık olan bir hoca. Yalnız olmadığımı görsün istedim.”
“Demek bu yüzden kullanıldım.” Özür dileyecek gibi değişti yüzü. Eğilip dudağının köşesinden öptüm. “Biraz daha kullanmak ister misin? Gıcık olduğun hocaların ne tarafta olur genelde? O tarafta dolanalım, biraz daha kullan beni.”
Dudağı dudağıma sürtecek şekilde gülmüştü. “Salaksın var ya.” Kısa bir öpüşten sonra çekildi. “Panoya bakalım mı?”
Belki beni orada kullanası gelir diye elinden tutup koşarak götürdüm binaya kadar. Gülerken koşturduğum için bana bağırmışsa da neşesi yerindeydi. Panoyu birlikte kontrol ettik, aradığımızı bulamadık. Mesai saati boyunca asılabilir dendiği için okulun çevresinde takılmaya karar vermiştik.
Nalin’in okulun içini gösteresi de vardı. Tek tek amfilere, müzik odalarına, başka bölümlerin çalışma alanlarına soktu beni. Üniversite okumaya hiç hevesim olmamışsa da o an onunla derslere girip çıkabilecek arkadaşlarından biri olmayı çok istemiştim.
Öğleye doğru yorulmuş, acıkmıştık. Yemeğini yanında getirenler çimenlere oturup arkadaşlarıyla takılıyorlardı. Benimki muhtemelen bunu hiç yapamamıştı. Onu bir yere oturtup beni orada beklemesini söyledim, gelirken gördüğüm hamburgerciye geçtim. Koca bir menü alıp, pizzacıya geçtim. Büyük boy bir şeyler alıp, tatlı için başka yere geçtim. Hangisinden isteyeceğini bilmediğimden birkaç tane aldım. En son elimde poşetler ve paketlerle geri döndüğümde tek başına bıraktığım yerde oturuyordu.
Elimdekileri görünce gözlerini büyüdü. “Oha Hozan! Hepsini nasıl yiyeceğiz?”
“Sana düzgün arkadaşlar bulur, davet ederiz.” İleride piknik örtüsü olan kızları işaret ettim. “Şunlarla kaynaşmak ister misin?”
“Onlar başka fakülteden. Benimle niye arkadaş olsunlar?”
Gayet kendi halinde düzgün bir grup gibi duruyorlardı. Nalin’in arkadaş seçimine gerçekten güvenmemek gerektiği için elimdekilerle yanlarına gittim. “Merhaba. Oturacak yerimiz yok. Kız arkadaşım sizinle burada otursa sorun olur mu? Ben başka yerde oturabilirim.”
Kızlar hemen çekilip yanlarında yer açmışlardı. “Estağfurullah. Ayrı oturmaya ne gerek var? Buyurun siz de.”
Elimdekileri örtüye bırakıp Bülbül’ün yanına döndüm. “Sana düzgün arkadaş grubu buldum. Gel hadi.”
Kollarını göğsünün altında kavuşturmuştu. “Tam olarak neleri düzgün geldi Ozan Efendi? Elleri yüzleri mi düzgündü? Güzeller miydi?”
Tehlikeli bir soruydu. Hata oranım da yüksekti. Adım Ozan’da kalmasın diye konuyu bağlayacağımda kızlar seslenip çağırmış, ayıp olamasın diye benimki gitmek zorunda kalmıştı. Peşinden gittim. Onu kızların arasına oturtup sofranın köşesinde çöktüm. Sadece onun yamacında olacağım yerde yayılıp, sırtımı ağaca yaslayarak yan oturdum. Fazladan aldığım her şeyi paylaşmak için ısrar etme işini ona paslayıp rahatıma bakacaktım.
Nalin gruptaki kimseyi tanımıyor, gruptaki kimse de dünkü gördüklerine kadar bizi tanımıyordu. Tek tek hangi bölümde olduklarını, kaçıncı sınıf olduklarını konuştular karşılıklı. Benimkinin doğumuna kadar her şeyi anlatacak kapasitesi olduğundan muhabbet tıkanmadan akıyordu zaten.
Benden çocukluk aşkı olarak bahsettiğini duyduğumda yiyeceklere uzakta kaldım diye önüme konan poşetin üzerindekileri sırıtarak yemiştim.
Memurların mesai saatinin bitimine kadar Nalin gruptaki herkesle numaralaşmıştı bile. Dersler başladığında buluşmaya sözleşip ayrıldıklarında nihayet bana dönmüştü. “Hani ben düzgün arkadaş bulamazdım? Gayet de düzgün kızlarla tanışmadım mı?”
“Çok şaşkınım sevgilim. Nereden buldun acaba?”
Dediğime gülmüşse de bana vurmamıştı bu defa. Konuşurken ne kadar yediğini fark etmemiş, ağırlık basınca çok yediğinden şikayet etmeyi akıl etmişti. Dizime yaslanıp orada bir süre uyuklayacak oldu. Ceketimi sırtına örttüm, ardımdaki ağaca yaslanmış halde ben de gözlerimi bir parça dinlendirmeye geçtim.
Bir ara Nalin’in telefonu çalmıştı. Gözümü araladım. “İyiyim yenge,” dedi birine. Sanıyorum benim dramatik yengeme. “Yok vallahi keyfim çok yerinde,” diyerek başını bacağıma yasladı tekrardan. “Tamam, haber ederim.” Telefonu kapatıp geri uyuyacak oldu.
Hava kararmak üzereydi. “Zühre yengem miydi?” diye sordum.
“Evet. Geleceğinde haber et deyip duruyor. Üzülmesin diye dönmeyeceğim de diyemiyorum.”
Bacağım uyuşmuştu. Başını tutup kaldırdım karnımın üzerine. Bacaklarımı kendime çekip uyuşukluğun gitmesini beklerken sordum. “Dönmeyeceğim derken?”
Dizime yaslanıp tamamen kalktı. “Dönmeyeceğim işte.”
Hava çok esmese de serinlemişti. Üzerinden kayan ceketimi omuzlarına sabitledim. “Ben yokken biri kalbini mi kırdı?” Bir süre sessiz kalması cevap olmuştu zaten. “Kim?” diye sordum direkt.
Zelal’e kesin bi’ on defa küsmüştü. Çünkü maalesef kardeşimin bir kusuru vardı ki o da dilindendi. Fakat içi öyle temizdi ki ona kırılmış olsa kendini affettirmek için Nalin’in peşinde gidip geleceğini, defalarca arayıp soracağını bilirdim. Yengem olsa konuşurken sesinden belli olurdu küslüğü. Xezal zaten kimseyi kırmaz diye düşünüyordum. Belki annem olma ihtimali vardı. O da Nalin’i sevmediğinden değildi. İnsan sevdiğine de kendi doğrusu için yanlış yapabilirdi. Bir ihtimal benimkinin alınganlığı da üzerindeykene denk gelmişse birbirlerini kırmış bile olabilirlerdi.
“Anlat sevgilim. Halledemeyeceğimiz bir şey değildir.”
“Annemle kalırken…” dedi oradan anlatması kırgınlığını anlamama yardımcı olacak asıl yermişçesine. “…konağı çok özlerdim. Okulum var diye gelemezdim. Zaten ara tatillerde de mutlaka bahane bulur beni göndermezdi. Elimde yaz tatilleri kalıyordu Hozan. Hem abimi hem seni görebilmek için elimde sadece yaz tatilleri kalıyordu.”
“Biliyorum,” dedim daha öncesinde anlattığı için. “Ama Bedo dedeye giderken senin benim için geldiğini bilmiyordum ki denk gelebilelim.”
“Baban biliyormuş.”
Duymayı beklediğim bir şey değildi. Nalin’in babama küsebilmesi için onunla konuşması gerekti çünkü. Nerede konuşacaklardı? Hem konuşsalar bile babam benim kalbimi kırardı da Nalin’inkini kırmazdı diye düşünüyordum.
“Babam neyi biliyormuş?”
“Abim benim geleceğim zamanlarda izin alınca ve ben de her yaz gelince… Baban benim ne zaman geleceğimi biliyormuş.”
“E bilsin,” dedim bunda küsülecek neyin olduğunu anlamadığımdan.
Tereddüt kısım kısım ele geçirmişti parmaklarını. Onları birbirlerinden ayrı tutarken sordu. “Sen Bedo dedeye ne zamanları gidiyordun Hozan?”
“Okul bitince,” dedim direkt. “Yaz tatillerinde işte.”
Bir soru soracak kadar durdu, soruyu sonra sordu. “Gideceğin günü sen mi seçiyordun?”
“Çocukken dayım götürdüğünden babamdan izin almam gerekiyordu. Başta çok zor izin almıştım ama sonrasında hep…” diyeceğim söz duraksatmıştı beni. “…kendi göndermişti.”
Babam benim hozan olacağıma hiç inanmamıştı.
Ama babam beni her sene Hozan Bedo’ya göndermeye devam etmişti.
Nalin’in geleceğini bildiği için miydi?
“Ben aslında babana küsmüştüm Hozan. Leyla’yla yanına gelirken amacının ney olduğunu da duymuştum. Bu yüzden dönmeni istemiştim.”
Babam beni oraya gönderirken planını yapmıştı. Tıpkı Nalin’in benim için geleceği zamanki gönderişleri gibi…
“Sen de hemen gelmeyince… Ney bileyim? Çok kötü hissettim kendimi. Çok kızdım, çok kırıldım. Duramadım orada. Çıktım geldim buraya.”
Babam benim de kalbimi kırmıştı. Ben de buraya kaçmıştım.
Ne diyeceğimi bilemedim. “Geç oldu. Kalkalım,” dedim yerimden kalkıp üzerimi çırparken.
“Üzüldün mü?” diye sordu Nalin de kalkınca. Başımı öylesine iki yana salladım.
Her yer çöp doluydu bizim yüzümüzden. Eğilip hepsini poşetlere doldurmaya başladım. Tüm poşetleri iç içe sokunca çöp kutusuna atmaya gittim. Oradan arabaya geçtik sessizce.
“Üzüldün de demiyorsun değil mi Hozan?” diye sordu Nalin tekrar.
İçimdeki sadece üzüntü diyerek anlatılacak bir şey miydi bilmiyordum. Sanki hep bir parça vardı orada. Babam her dokunduğunda o parçadan biraz biraz daha koymuştu yanında. Hepsi birbirinden ayrı olsa ittirecektim sağa sola. Meğer hepsi bir olmaya meyledecekmiş. Koca bir bütün olsa ne yapardım onunla?
Kapısını açıp arabaya bindirdim Nalin’i. Dönüp kendi tarafıma oturduğumda arabayı çalıştırmak için birkaç saniye beklemem gerekmişti. O birkaç saniyede yanıma yanaşıp koluma sarıldı, başını omzuma koydu Bülbül. “Çok üzüldüğün için mi bu kadar suskunsun?”
“Sadece düşünüyordum.” Başımı başına doğru yaslayıp çalıştırdım arabayı.
Bülbül’ü görmeyip unutuşum…
Nalin’siz geçen çocukluğum…
Aşka düşecek yaşta başkalarındaki arayışım…
Nalin’sizlikten aşka küsüp yaptığım hatalarım…
Hepsinin sebebi babam mı olacaktı şimdi? Nalin’den ayrı kalmam için ona hiç denk gelmememi sağlaması, benim bugünümü oluşturmuştu. Babam bu sevmediği oğulu kendi mi yaratmıştı?
O halde abimi sevdiğinden üç sene ayıran annemden ne farkı kalmıştı?
Beni Nalin’siz daha kaç sene yaşatacaktı?
“Düşünürken üzülüyor musun Hozan?”
Ya şimdi? Şimdi ne olacak bize? Böyle olacağımızı da planlamış mıydı babam?
İçimde susmak bilmez öyle bir kalabalık vardı ki Nalin’le konuşamıyordum. Kafamda babamın bunu yapmasına sebep ararken bana bunu yapmasının hüznüyle aslında neyi düşüneceğimi bile unutuyordum.
“Bu kadar neye üzülüyorsun sevgilim?” Suskunluğumu hiç sevmemişti Nalin. “Söyle bana. Neye üzülüyorsan bileyim.”
“Bize,” dedim sonunda. “İkimize.”
“Üzül diye söylemedim ki Hozan. Sen sordun. Niye küstüğümü, kime küstüğümü sen sordun. Şimdi seni üzdüğüm için de küseceğim babana, o olacak.”
“Telaşlanma. Üzülmeyeceğim.”
Otele kadar sustuk. Dün gülüşerek yattığımız yataklara bugün sessiz sedasız pustuk. Kapadım gözlerimi. Fakat uyuyamadım. Babamın sözleri dolandı durdu aklımda. Onlarla ne yapacağımı hiç bilemedim.
Nalin’le olmamı neden istemedi? Çocukken bile mi bana güvenmedi?
Nalin yerinden kalkıp benim yatağıma geldi, yamacıma uzandı. Yanağımdan öpüp dolandı omzuma. “Üzülme. Sen üzülünce küsüp bir daha konuşmayacaksın diye korkuyorum.”
Başımı çevirip alnından öptüm. Kolumu kaldırıp onu iyice çektim kendime. “Korkma. Sana küsmem ben.”
İyice sarıldı bana. Yamacımda uyumak için yerini yaptığını anlamıştım. Örtüyü çektim üzerimize. İkimiz de üzgündük. İkimiz de uyuduk birbirimizde.
🎻🎻🎻
Uyanır uyanmaz bülbüllerin suyunu değiştirip bir parça makyaj yapmıştım. Hozan da çıkardığım seslere uyanınca hemen aklımdaki teklifi yaptım. “Kahvaltıyı deniz kenarında yapalım mı?”
“Olur,” dedi gözünü kaşırken.
Dünkü hali üzerinde dolansın istemiyordum. Ben Hozan’a salak gibi gülmesinden başka bir hali yakıştıramıyordum. Sanki dünyanın en güzel uykusunu uyumuşum gibi enerjik kalkmam yetmemiş, onu da kendimle bir götürmek için hızlıca hazırlanmaya zorlamıştım.
Otelden çıkıp kahvaltılık bir şeyler aldık yol üzerinden. Deniz kenarı bir çaycıya geçtik. Biraz yüzü gülsün diye gevrekten koparıp bala batırdığım gibi ona uzattım. “Aç ağzını.”
“Bugün pek sevimlisiniz Bülbül Hanım. Yoksa ölecek miyim?” diye sorunca tüm romantizmimi anında mahvetmişti.
“Zıkkım ye,” diyerek elimi indirdim.
“Yok ben onu yiyeyim,” diyerek elimi tutup çekiştirdi.
Vermeyecektim, inat ettim. Elimi kendi ağzıma götürmeye çalıştım. O da masasın üzerinden uzanmış kendi ağzını yaklaştırmıştı. Alınlarımız birbirine yapıştığında bala çok yakındım. Hozan’ın koca ağzı benden önce kaptı.
“Pislik!” diyerek bala bulanmış elimi peçeteye sildim. “Salyan kaldı elimde.”
“Köpek miyim ben salyam kalsın? Tükürüktür o.”
“Köpeksin,” dedim ona sinirimden.
“Sen de çok romantiksin sevgilim,” dedi alayla karışık azarla.
“Sanki olunca anlıyor musun?”
“Ha sen ondan,” dedi salakları kıskandıracak gülüşüyle. Gevrekten koparıp bala bandırdı. Bana doğru uzattı. Omuzlarımı kaldırıp indirdim küstüğümden. “Bal elime akıyor bak. Nimet bekletilir mi?”
Onu bekletirdim de bal akıp peynire düşmesin diye alacaktım. Ağzımı aralayıp lokmayı alırken Hozan’ın elini de ısıracaktım az kalsın.
Elini çekip kendi ağzına koyup kalan balı emerken sırıtmıştı bir şeye. “Ney?”
“Hiç,” deyip bize yeni çay söyledi. “Birkaç simit daha alayım?”
“Gevrek diyorlar burada,” dedim cahilliğiyle dalga geçmek için.
Yanağımdan makas alıp kalktı. “Ondan da alırız.”
Peşinden “Salak,” dedim de duymadı. Birkaç gevrekle geri geldi. Akşam otele yemek yemediğimizden kahvaltıyı biraz abartmış olmuştuk. Kahvaltıdan sonra biraz yürüyüş yaptık. İzmir’de Hozan’a göstermek istediğim o kadar çok yer vardı ki okula gitmemiz gerekmese yoruldum deyip oturmazdım.
Nihayet asıl işimiz için okula geçmiştik. Panoyu kontrol ettiğimde tarihleri asılı bulmuştum sonunda. “Evet. Şimdi önemli ayrıma geldik,” dedim tarihleri not alırken. “Abim nerede?” diyerek döndüm Hozan’a. “Bu soru her şeyi netleştirecek.”
🎻🎻🎻
Önünde iki seçenek olduğunu sanıyordu. Ya abisi buraya gelecek, ders kayıtlarını ona göre yapacaktı ya da abisi neredeyse oraya geçiş yapacak, yeni okuluna alışmaya çalışacaktı.
Fakat o iki seçeneği de karşılıksızdı aslında. Abisi hayatta değildi. Artık bunu konuşmamız gerekti.
“Baver abi ne zaman gelir? Memet abiler eve çıkınca kesin gelmiş olur değil mi?” Başımı salladım kaçırmayacağını düşündüğümden. “O zaman telefonu açılmış olur. Beni arayıp söyler değil mi?”
Abim söyleme işini bana bırakmıştı. Gerçeği öğrenmesi için ona ihtiyacımız yoktu. “Gel. Bir yere oturalım.”
Elimi omzuna sarıp yamacıma çektim. Saçının üzerinden öpüp dışarı çıkardım. Geçen yemek yediğimiz ağaçlığın oraya oturttunca sordum. “Abimden nasıl bir cevap bekliyorsun?”
“Adres vermesini. Yahut yakınlarsa abime götürmesini.”
Şu an yakındık. Manisa’daki mezarlığa gitmemiz birkaç saat sürerdi en fazla. “Abini nasıl bulmayı bekliyorsun?”
“Abim gibi?” dedi gülecek gibi.
Net olmam lazımdı. Ellerime baktım. Daha önce kimseye ailesinden birinin öldüğünü söylememiştim. Bunu söylemek nasıl olurdu bilmiyordum. “Ya…” dedim ona bakmadan. “Ya gerçekten ölmüşse?” Yüzümü kaldırıp ona bakma ihtiyacı duydum. “Ya abim seni bir mezara götürecekse?”
Konuşmadı. Suratıma hazırlıksız yakalandığı bir hakarete verebileceği bir karşılığı yokmuş gibi dimdik bakmıştı.
“Sevgilim… Belki de abin gerçekten ölmüştür ve abim seni bir mezara…”
“Mesajları gösterdim sana!” Sesi neşeden de hüzünden de arınmıştı. Saf kızgınlık doluydu. “Hozan sana abimin mesajlarını okuttum. Kendin gördün!”
“Biliyorum. Ama ya o mesajlardan sonra bir şey olduysa ve…”
“Tamam, sus,” diyerek kalkmaya yeltendi. Elinden tutup durduracak oldum. “Kolumdan tutma!” diye bağırdı aniden. Elimin koluna erişmeyeceğini kendi de fark etmişti. Sadece kızmak istemiş, başka bahanesi kalmamıştı.
“Nalin,” diyerek dizlerine basıp oturttum geri. “Küs diye değil sevgilim. Üzül diye değil. Gerçekten merak ettiğimden soruyorum. Bu ihtimale karşı da hazır olman için…”
“Hozan ben sana abin yurtdışına çıktım demiş ama bir yerlerde ölmüştür diyor muyum?” Öyle kızgındı ki sözlerini düşünmeden saçıyordu. “Abinin nerede olduğunu bilmiyorsun, ona ulaşamıyorsun diye ölmüştür diyor muyum? Bu ihtimali de düşünmeni istiyor muyum?”
“Sevgilim…” dedim sakinleştirmek için.
Hiç dinlemedi. Hırstan dolmaktaydı gözleri. “Herkes aynı şeyi söylüyor Hozan. Herkes! Ne yana baksam abim ölmüş gibi davranılıyor. Salak mıyım ben? Anlamıyor muyum? Sırf annem babam ayrılıp bizi ortada bıraktılar diye bize yetim muamelesi yapan herkes… Şimdi de abim ölmüş gibi davranıyor!”
İçi öyle doluydu ki en güvendiği yerde, bende patlıyordu. Onu susturamadım.
“Ben kimsesiz miyim Hozan? Annem de babam da hayatta değil mi? Ben sadece abimle olmayı istemiş olamaz mıyım?” Hiçbir soruyu cevabını almak için sormuyordu. “Hozan ben istesem babamın evine dönemez miydim? O üvey anneye inat babamın evi deyip orada kalamaz mıydım?” Başını iki yana salladı. “İstemedim! Ben abimi seçtim Hozan! Çünkü abim de beni seçmişti!”
Abisi ölmüştü. Bunu ona nasıl diyeceğim?
“Benim abim kimsesiz miydi Hozan? Annem onu bırakıp gitti diye evsiz miydi? Babam kendinden genç biriyle evlendiğinde abim neredeyse reşit olmak üzere diye kıskanıp oğlunu işten dönene kadar evde tutmamak için işe verdiğinde yetim miydi? Değildi! İstese her şeye rağmen babasının evinde kalabilirdi. Abim o evi benim için terk etti. Bunu anlıyor musun? Babam abimi okuldan aldı, abim evden gitmedi! Babam kendi öz oğlunu karısından kıskandı, abim evden gitmedi! Yaşından büyük işlere soktular, abim evden gitmedi! Benim abim evden ne zaman gitti biliyor musun?”
Bir anda artık hiçbir iz olmayan kolunu sıyırıp açtı. “Benim morarmış kollarımı gördü. Abim benim gördüğüm muameleye dayanamadı. Beni o evden kaçırmak istedi! Çünkü abim de beni seçmişti Hozan!”
Bülbül artık abisizdi. Gözlerinden akan bu yaşları bilmediği acısına nasıl denk sayabilirdim?
Kolunu kapadı. “Peki kim biliyor bunları? Bize yetim muamelesi yapan kim bizim birbirimizi seçtiğimizi anlayabilir ki?” Elinin tersiyle yüzündeki yaşı sildi. “Şimdi utanmadan abim de ölmüş, gerçekten kimsesiz kalmışım gibi davranıyorlar.” Bir nefes kadar durdu. “Onlar bilmiyorlar Hozan… Ama sen de mi bilmiyorsun?”
Biliyordum. Fakat asıl gerçeği Nalin bilmiyordu. “Ya haklılarsa?”
“O zaman bir mezar da benim için kazarlar!”
Kalkıp gittiğinde onu durdurabilmek için kalkmam gerekti. Ama öyle çaresiz hissetmiştim ki kaçtığı gerçeği söylemek için peşine hemen düşemedim.
Nalin’e abisinin öldüğünü ben söyleyemem. Sevdiğimi ben öldüremem.
“Nalin,” diyerek kalktım yerimden. “Bülbül!” diye seslendim peşinden. Durmadı. Benden uzaklaşacaktı. Koştum ardından. “Sevgilim.” Ona yetişip sarıldım sırtından. Kollarımı açıp gitmek istedi. “Kaçma benden.”
“Bir daha,” dedi titreyen sesiyle. “Bir daha abin öldü demeyeceksin!”
“Tamam,” dedim alnımı omzuma gömüp. “Tamam demeyeceğim.”
İnadı kırıldı o zaman. Ağlaması çoğaldı. “Ben en çok sana güveniyorum dedim Hozan. Sen de böyle şeyler diyeceksen…”
“Demeyeceğim,” dedim kendime çevirip sararken. “Yemin ederim ben demeyeceğim.”
Nihayet o da sarıldı bana. Ağlamasına kıyamadım. Gerçeği öğrendiğinde ne kadar ağlayacağını düşündükçe gözlerini başka hiçkimse için yormasın istedim.
Ben de onun yaptığı gibi yaptım. Kaçtım. “Nerede yiyelim?”
İçini çekti. “Hiç gitmediğimiz bir yerde.”
Arabaya geçip gitmediğimiz taraflara kırdım direksiyonu. Şehrin her bir yanında bir anımız olsun ister gibiydik. Önce bir mağazada durup yedek kıyafet aldık bana. Güzel bir restoranda didişmeden yemek yemeye çalıştık. Bir saatlik yemekte iki kez birbirimize girdikten sonra otele dönmeden deniz kenarında çıplak ayakla kumlarda yürüdük. Bir defa onu denize sokmayı denemiştim sadece. Artık ne yapacağımı bildiğinden doğru zamanda benden kaçmış, otele kadar durmamıştı. Odamıza çıkınca yorgunluktan bayılacak gibiydik. Yataklarımıza uzandık.
Uyku gözlerime sürünmedi hemen. Bu kadar yanındayken şu kadarcık uzaklığı gözüm yemedi. Kalkıp Nalin’in yatağına geçtim. Başını kolumun üzerine alıp alnını göğsüme yasladım. O zaman uykuya tutunacak oldum.
Sabahın ilk ışıkları odamıza girerken telefonum çalmıştı. Arayan Çakal olunca sadece tek gözüm açılmış olmasına rağmen yalpalayarak çıkmıştım balkona. “Abi?”
“Kurreder abi! Zokkumun dibi abi! İt herif!”
Nalin’in dün dediklerinden sonra abimin küfrü bile şükür nedeni gelmişti. Ona ulaşamazsam da nerede olduğunu bilmesem de beni arayıp küfretse yeterdi bana varlığı. “Döndün mü?”
“Daha yeni indim. Diğer uçağın saatini bekliyorum. Eve gideceğim,” dedi buraların bir önemi yokmuş gibi. “Ulan hayasız! Sen Bülbül’ü alıp otele mi götürdün?”
Peşimizde görünmeyen adamlar belli ki hâlâ dolanıyor, abime haber uçuruyordu. “Kalacak yer lazımdı. Hem zaten… Ayrı kalıyoruz,” dedim kızmasın diye.
“Yalanına sokayım! Bokuma ayrı kalıyorsunuz. Aynı odadasınız!”
Bu kadarını bilmesine ne gerek vardı? “Yataklarımız ayrı abi.”
“Ulan cümle alemin olduğu düğünde ayrı odaya geçip mıç mıç yapan siz, otelde aynı odada mı ayrı yatacaksınız? Köpek! Sen benim yokluğumu böyle mi değerlendireceksin? Irz düşmanı!”
“Abi alakası bile…”
“Allah şahidimdir ben sana ne yapacağım! Sen o kıza nikah kıymış mısın balayına çıkmışsın? Hozan-ı orispi!”
“Abi…” dedim daha fazla hakaret etmesin diye. Balkonun kapısını çektim üzerime. “Bülbül öyle biri değil.”
“Çok şükür! Çok şükür!” dedi azarında devam ederek. “Sana uyacak olsa…”
Telefonu kapatmadan son sözümü söyledim. “Gelir gelmez bana kızınca rahatladın mı bari? Şimdi rahat rahat git hadi.” Telefonu suratına kapattım.
Hiç beklemeden aradı. Kapattım. Geri aradı, açmadım. Üçüncü kez aradığında vazgeçmeyeceğini anlayıp açtım sonunda. “Ney? Demediğin neyin kaldı? Küfredeceksen et, kapat.”
“Ulan alıngan it. Hiç demiyorsun abim niye kızgındır da küfrediyor? Kuduz mu olmuşuz saldıracağız? Bir sor.”
“Kuduz mu oldun abi?” diye sordum.
“Öyle sorulur mu heywan? İyi misin diye sorsana.”
Kötü müydü? “İyi misin?”
“Hamdolsun. Sen nasılsın abim? Balayı nasıl gidiyor?”
“Abi,” dedim dalga geçmeyi bırakmasını isterce.
“Tamam, kızmayacağım. Sen bi’ şunu de bakayım. Babamı niye Hakkari’de arabayla bırakıp gelmişsin? Bak tek kelime küfür etmeden soruyorum. Senin babanın şoförlüğü mü var anahtarı eline verip gitmişsin?”
“Size bunları kim anlatıyor?”
“Mori’nin Gulazer Zelal’e, Zelal tüm eve. Tüm evde olan biten de bana. Sorumun cevabı değiş midir?”
“Neler oldu bilmiyorsun,” dedim sesimi alçaltıp. “Duramazdım orada.”
“Oğlum sen niye zorla evlendirilmiş yeni gelin gibi davranıyorsun? İstemiyorsan istemiyorum desene! Niye kendini kötü yola düşmüş gibi pazarlayıp ağlıyorsun insan içinde?”
Onları da mı anlatmışlardı? Ardımdan dedikodum iyi dönmüş olmalıydı.
“Kızı mağdur etmek istemedim. Öyle gerekti.”
“Lan ben hiç ardımı dönüp gidemeyecek miyim Hozo? Birkaç gün ulan, birkaç gün! Başkasıyla evlenmemek için sevdiğiyle kaçıp balayı yapan Dicle mi olacaksın sen? Birkaç gün daha senden haberim olmasa gebe kalıp mı döneceksin? Nedir emelin? Anlat bi’ hele.”
“Abi Allah aşkına… Bak Allah aşkına diyorum. Babamdan yediğim darbe taze! Memet abim gibi arayıp kızıp bağıracaksan… Sen de beni böyle çaresiz bırakacaksan… Kapat.”
“Babandan ne darbe yemişsin?”
Anlatamazdım böyle. “Boş ver. Git eve hadi.”
“Lan salak! Uçağı ben mi süreceğim? Vaktini beklerim. Nazlamadan anlat.” Aklına gelmiş gibi sordu geri. “Bülbül’ü Ferhat’ın mezarına götürdün mü sen?”
“Yapamadım,” dedim dürüstçe. “Onu ben yapamam abi.”
“Eferim oğlum. Eferim,” dedi kinayeyle. “Ben sana böyle de güvenebileceğim.”
“Güvenmeyin abi bana. Yapamayacağım şeyleri bilmiyor musunuz? Güvenmeyin bana!”
“Ne tersleniyorsun la? Dayaksızlık sana yaramamış. Kalk sen de geçiyorsun eve. Ne olmuşsa orada anlatırsın. O Bülbül’ü de getir. Seni onun önünde döveceğim.”
“O gelmez abi,” dedim kırgınlığını bildiğimden. “Babama küsmüş.”
“Vallahi onu da senin önünde döveceğim!”
“Kız haklı,” dedim bülbüllerin kafesine parmağımı değdirirken. Uyuyorlardı. Uyandırmaya kıyamadım. “Babam ikimize de haksızlık etmiş.”
“Vaaa…” dedi işte buna şaşıracakmış gibi. “Siz iki dingil haklısınız da benim babam haksız? Kanıtlamayan pezevenk! Çıkın gelin.”
“Bülbül gelmez abi. Gelse ben de getirmek isterim.”
“Git o salağa de ki Çakal dönmüş. Abinin yerini öğrenebiliriz. Beni arasanız telefonlarınızı açmayacağım. Tek çare gelip sormanızdır. Kandır getir Hozan. İja başkanın kızıdır? İkna et, getir.”
Öylesini deneyecektim. Telefonu kapatıp içeriye girdim. Benimki daha ayılacak gibi değildi. Yanına uzanıp bir süre uykusunda izledim. Yüzünü buruştura buruştura rahatsız olduğunu açıkça belli ederek başladı güne. Gözünü açar açmaz gözlerimi görünce tüm memnuniyetsizliği silinmiş, gülümsemişti. “Günaydın.”
“Benimle evlensene.”
Aniden gülecek oldu. Tükürüğü kaçtı boğazına. Öksürerek doğruldu. Suç benimmiş gibi bana vurmayı da ihmal etmemişti. “Of Hozan!”
“Her sabah beni görüp mutlu olursun diye demiştim. Hakkını kaybettin,” diyerek kalktım. “Abim dönmüş bu arada. Az önce arayıp gelin dedi.”
“Çok şükür,” diyerek telefonuna uzandı hemen. Abimi aradı. Dediği gibi açmadı abim. Tekrar tekrar aradı. “Niye açmıyor? Bi’ de sen arasana.”
Açmayacağını bile bile ben de aramıştım. Sonuç değişmeyince kızmıştı Bülbül. Mesaj atmış, dönmesini beklemişti. Abim hiçbir türlü dönmedi. Kahvaltıya indik. Öğleye kadar değişmedi sonuç. “Bilerek mi yapıyor?”
“Gelin, dedi. Gitmediğimiz sürece konuşmaz.”
Başka çaresi kalmadığını kabullenmesi onu daha da delirtmişti. “Gidince de ben konuşmayacağım!” Telefonu sertçe koydu masaya. “Tabii abimin yerini öğrendik sonra.”
Döneceğimiz kesinleşince sevincimi belli etmemek için masadaki çatalla oynar gibi yaptım. “Bu arada yengem dönünce Memet abimin alacağını söylemişse onu araman gerek. Yoksa tek geldin sanıp daha çok kızar.”
“Of!” diye bağırdı restoranın ortasında. “Abilerin niye böyle?”
“Tek başıma çekiyordum sevgilim. Hoş geldin,” dedim sırıtarak.
Madem ona abisini veremiyordum. Abilerimi verecektim.
🎻🎻🎻
Memet abi döneceğimi öğrenince uçak biletimi kendi iş çıkışına göre ayarlamış, beni havaalanından alacağını söylemişti. Hem böyle konforlu sürecek bir seyahate alışkın değildim hem de kaçtığım yere dönerken karşılanacak olmaya. Utana sıkıla bindim uçağa.
Hozan aynı anda döndüğümüz anlaşılmasın diye benden sonraya almıştı biletini. Birkaç saat sonrasında uçağa binerse Baver abiyle aynı zamanda evde olacakmış.
Kulaklığımı takıp ardıma yaslanarak geçirdim uçuşu. Akşam uçuşu olduğu için yemek dağıtıp gayet kaliteli bir markadan çay da ikram etmişlerdi. Galiba şehirlerarası otobüslere sonsuza dek veda edecektim. Her ay herhangi bir yere uçup cam kenarında oturup dışarıyı izleyebilirdim bile.
Uçak inince valizim ve çantamla bir yere oturmuştum. Bülbülleri Hozan almış, bana yük olmaktan kurtarmıştı neyseki. Memet abi gelene kadar sevdiğim birkaç şarkıyı dinlemiştim ben de.
Memet abi arayıp taksilerin olduğu yere çıkmamı söyleyince kulaklığımı çıkarıp oraya doğru yürüdüm. Hangi arabanın onun olduğunu anlamak için taksinin tam dibine girmiştim.
“Pardon. Binecek misiniz?” diye sordu bir adam.
“Yok hayır. Abimi bekliyorum,” dedim yüzüne bakmadan.
O sıra “Bülbül!” diye seslenen Memet abiyi görünce elimi kaldırıp salladım beni görsün diye.
Memet abi yanıma geldiğinde “Orhan?” diye sordu. Bana değil yanımdaki adama bakıyordu.
Yanımdaki adam elini uzattı Memet abiye. “Memet abi, tanıyamadım kusura bakma.”
Memet abi adamın elini tutup sıktığında valizimle sıranın bana gelmesini beklemeye karar vermiştim.
“Okul okumaya gitti demişti Hozan senin için. Bitti mi?”
Hozan’ın adını duyunca başımı çevirip adama baktım. Gözlüğünün şeklinden yüzüne kadar bir aşinalık aldı beni. Olduğum yerde bir adım geriye gittim.
Orhan. Serap hocanın oğlu Orhan.
“Bitti abi,” dedi Orhan sıktığı eli bırakırken. “Devlet memuru seçme sınavına hazırlanmak için döndüm eve.”
“Aferin. Çalış,” dedi Memet abi. “Var mı seni alacak olan? Bırakalım eve.”
O eve gitmek istemiyorum.
Bir adım daha geriye gidecek oldu ayaklarım. Memet abi valizimin ağır geldiğini sanıp uzanıp aldı elimden. Orhan önünde olduğumuz taksiye bineceğini söyleyerek bavulunu taksiciye verdi. Memet abiye veda edip taksiye bindiğinde dönüp cama bakmak gibi bir hata yapmıştım.
Orhan bana bakıyor. Tanımış gibi bakıyor.
Memet abinin peşine koşarcasına takıldım. Bana bir sebepten kızıyordu. Yeni duydum. “Tüm eşyalarını niye götürdün? Boşa yük yapmışsın,” diyerek arabasına koydu. Kızacak gibi baktı yüzüme. “Niye haber etmeden gitmişsin? En sevmediğim harekettir.”
Başımı önüme eğdim. “Sizi rahatsız etmek istememiştim.”
“Senin bizim için Zelal’den farkın nedir?” diyerek gösterdi arabayı. Kapıyı açıp oturdum. İçeride Zühre yenge de vardı. Kendi evlerine bakmaya gidip gelmişlerdi. Memet abi konağa dönene kadar onu öz abim gibi görmemi, bir daha ondan habersiz iş yapmamı istemediğini söylemişti. Ne demişse kabul etmiştim.
“O kendi kardeşlerine de aynı böyle kızıyor,” dedi Zühre yenge arkaya dönüp.
“Ben şimdiye dek hak etmeyen kime kızmışım?” diye sordu Memet abi dikiz aynasından ardımızdaki aracı kontrol edip şerit değiştirirken.
“Valla kayınlarım onları tanıdığımdan beri suçları olmasa da azar işitiyor,” dedi Zühre yenge cevap olarak. Kayınlarının sütten çıkmış ak kaşık olmadığını ona söylemek isterdim ama sanırım benden daha haberdardı onlardan. Sırf Memet abiyi kızdırmak için bilerek onları savunuyordu.
“Bir tanesi kafasına göre şehir değiştirip demiyor. Diğeri telefonlarını kapatıp ülke değiştiriyor. Ben bunlara kızmakta haksız mıyım?” diye sorarken gayet haklıydı adam.
“Haklısın abi,” dedim arkadan destek olmak için.
Zühre yengenin eğlencesi başka yöndeydi. “Kızmayacağını bilselerdi giderken derlerdi Mem. Yine haksız değil çocuklar.”
“Çocuklar?” dedi Memet abi bu lafta da karısı haksızmış gibi.
“Vallahi ikisini de özlemişim. Çocukturlar gözümde,” dedi Zühre yenge gülümseyerek. Bana dönüp şansa hepimizin aynı gün döndüğünü, bu yüzden bir sürü yemek yaptığını söylemişti.
“Yekta amca da döndü mü?” diye sordum yalnızca Zühre yengenin duyacağı bir sesle. Şayet o evdeyse küs olduğum için girmez, kapıda Baver abiyle görüşüp giderdim.
“Yok. Berzan’a kız bulmuşlar. İstemeye gitmişler. Küçük nişana katılacak, öyle gelecekmiş. İnşAllah evin ilk yemeğine yetişecek.”
Berzan’ın sözlenecek olmasına sevinmiştim. Ama Yekta amcanın evde olmamasıyla da rahatlamıştım. Biraz açıkmıştım çünkü. Konağın yemeklerini özlemiştim.
🎻🎻🎻
Havaalanına inince abimle anlaştığımız yerde buluştuk. “Zû zû zû*(Çabuk, çabuk, çabuk),” dedi eliyle dışarıyı gösterip. “Zühre yemek yapmış. Açım!”
Ben bu kadar ev yemeğine hasret birini bilmiyordum. Yanına varınca kısaca sarıldık. Kulağımın köşesinden öpmüştü beni. “Boy mu attın la?”
“Abi bu yaştan sonra…” dedim ne alakası var der gibi.
Enseme vurup arabasına soktu. “İbo’ya ulaşmak nereden aklına geldi?”
“Eda yönlendirdi. Çok kral adam. Hemen yardım etti.”
“Öyledir. Anında arayıp kardeşin beni aradı diye de caka sattı pezevenk.”
Kemerimi takarken sordum. “Senin telefonun yurtdışında kapalı değil miydi? Nasıl aradı?”
“Lan işte iner inmez. Anında dediğim konuştuğumuz ilk anda.”
“Ha.” İbo abi isterse ardımdan küfür etsindi bu saatten sonra. Bülbül’ü bulmama yardım etmişti ya benim için şu an çok kıymetliydi. “Abi bu arada Bülbül’e Ferhat abiyi hemen demezsin değil mi?”
Arabayı çalıştırırken bana baktı. “Seneye yayarak parça parça söyleyeyim? Söylersin, kız ağlar, teselli edersin, hayat devam eder. Dünyanın kanunu bu oğlum. Ne kadar ağlarsan ağla. Ölene kadar yaşarsın.”
“Bülbül ölür abi,” dedim dayanamayıp.
“Abartmayın.”
“Abim ölmüşse yanına bir mezar da benim için kazarsınız, dedi. Ciddiydi abi. Başka kimsesi yok. Dayanamaz. Hemen söylemeyelim. Uygun bir an, daha uygun bir zaman…”
“Sen?” diye sordu bir anda. “Tut ki abin öldü. Sen n’apardın?”
“Allah korusun,” deyip geçiştirmeme izin vermedi.
“Düşün ki öndeki kamyona girdim. Ben öldüm, sen yaşadın. Ne yapardın?”
“Ben de öleyim abi. Beni niye yaşattın?”
Hoşuna gider sandım. Dirseğini cama dayayıp yola odaklandı. “İkiniz de salaksınız,” dedi, sustu. Konağa varana dek geri konuşmadı.
Eve varınca arabayı durdurdu ama inmedi. “Şimdi anlat bakalım. Sen Hakkari’de niye ağlamışsın?”
Kemeri çözdüm ama abime bakamadım. Öyle boş yola bakarak babamın beni Hakkari’ye gönderişini, orada günlerce kalışımı, sonrasında gelip benle konuşmasını anlattım.
“Ağrıma gitti abi,” dedim beni anlaması için. “Bana kimdir diye bile sormadı. Sen doğru kişiyi bulmuş olamazsın der gibi ‘Leyla uygundur,’ dedi. Görüşmeye kadar ayarladı.”
“Hozo şimdi adam da haksız değil. Sen yediğin naneleri bizden iyi bilirsin. Adam sana güvenmiyorsa sen güven vermiyorsun diyedir.”
Başımı kaldırıp abime baktım. Dediği hakaret gelmişti. “Bülbül’e denk gelseydim ben böyle mi olurdum? Babam beni ondan ayırmamış olsa…”
“Baban seni kimden ayırmış?”
Nalin’den duyduklarımı anlattım. Abime göre babam hep haklıydı. Hep bir sebebi vardı. Sebep neyse de yapılan yanlış yine yanlıştı işte. Can acıtmıştı. Canımız acımıştı.
“Hozo adam ne bilsin…” diye yine babamı savunacağını anladığımda kapıyı açıp indim aşağıya. Peşimden indi hemen. “Lan dur! Haklı demeyeceğim. Bilememiş. Kendince kıza laf gelmesin, oğlum da istediği yere gitsin demiş.”
Arabanın önüne geçip abimin karşısında durdum. “Ya şimdi? Şimdi niye Bülbül’le olmamı istemiyor? Şimdi niye beni ondan ayırıyor?”
“Sorarız abim,” dedi elini enseme koymak için. Çekildim ondan. Elini omzuma koydu. “Heyheylenme gülüm. Bülbül’ü niye istememiş olsun? Sorar, öğrenir, hallederiz.” Elini enseme çıkarıp başımı kendine eğdi, alnımı alnına vurdu. “Ben halledeceğim oğlum. Yaparız bavoyla aranızı.”
Abim konuşursa belki bir şeyler hallolurdu. Başımı sallayıp kabul ettim onu. “Bir daha insan içinde ağladığını duymayayım,” diyerek bıraktı beni. Sırtıma vurup konağa yönlendirdi.
Nihayet içeri girdiğimizde ev halkı amcam da yok diye salona uzun bir sofra kuruyordu. Yengem bizi görünce sevinçle koştu yanımıza. “Ay vallahi özlemişim sizi.” Tek tek sarıldı bize. “Açsınız?”
“Vallah günlerdir açım,” dedi abim abartıyla. Yengemin pek hoşuna gitti. Yaptığı yemekleri ayaküstü saydırmaya başladı.
O içeri geçsin de arabadan bülbülleri alayım diye bekliyordum. Efkan çıktı mutfaktan. Koca bir tepsiyle salona yemek taşıyordu. Peşinden kardeşim de ekmek sepetiyle gidecekken bizi görmüş, hemen gelmişti. “Tam vaktinde geldiniz.”
Kardeşimi çekip öperken Çakal’a sordum. “Abi sen Efkan’ı unuttun mu?”
“Lan dingil ben sen miyim unutacağım?”
“E üç gün demiştin. Kaç gün oldu?”
“Bana da beş gün demişti,” dedi Zühre yengem.
Nalin de misafir odasından çıkıp sesimize yetişmişti. “Baver abi günleri doğru söylemesiyle bilinir ya zaten?” dedi imalı imalı.
Abim bize yüzünü buruşturarak baktı. “Çok zeki kardeşlerim. Ben bu herifin hangi gün gideceğini doğru bir şekilde söylesem laf düşmana kadar gitmez mi? Yolda pusu kurup selasını okutmazlar mı?”
“Peki günleri niye herkese yalan yanlış söylüyorsun?” diye sordu Nalin kendinin de kandırılmışlığına olan sinirini kuşanmış.
“Hangi gün de pusu kurarlar bakmak için,” dedi abim önce. “Sizin aklınız ermez bu işlere. Hadi,” dedi herkesi dağıtmak için.
Zühre yengem de konu dağılsın istemişti. “Ben zaten Efkan da yeni evi görsün istiyordum. İyi ki kalmış. İnşAllah Yekta amca Mori halayı ikna edip getirir. Kızlar da gelse…”
“Yenge Hanım tövbe estağfurullah senin evin kabe midir herkes mutlaka gelip görecek,” dedi abim alaya alıp. “Görmemişin evi olmuş. Tutmuş kutsal toprak gibi milleti ziyaretçisi etmeye kalkmış.”
Yengemin aniden ağlayacağı gelmişti. “Zaten görmemişim Baver. Benim ne zaman evim olmuş? İstedim ki herkes gelsin.”
O dramıyla dönüp mutfağa gittiğinde abim ellerini iki yana açmıştı. “Ula ben ne bok yemişim? Ne demişim?”
“Gittin böyleydin, geldin böylesin,” dedi Zelal elinde ekmek sepetiyle. “Zaten biliyorsun ağlamaklar huydur ona. Bir de gebe diye hassas. Ne diye kalbini kırıyorsun? Azıcık insan ol artık ya!”
Abim kızın küpesine vurdu. “İnsan ol ne demek? Ben hayvan mıyım?”
Zelal kulağını tutup abimin dizine ayağını vurmuştu. “Çorbayı ben yaptım sakın içme!” diyerek dönüp gitmişti.
“Hayda,” diyerek ellerini indirdi abim. “Bunlar beni unutmuş mu?”
“Belki gelir gelmez herkese sataşan sensindir abi,” diyen Nalin de nasibini aranır haldeydi. “Aramalarımı niye açmadın?”
“Ne desem küsüp gidersin?” diye sordu abim direkt. “Gerçi sana küsmeler beleş. Sen seç!”
“Sana zaten küsüm ben,” dedi Nalin kollarını göğsünün altında kavuştururken. “İnan denemene bile gerek yok.”
“De hadi git üç olsun. O kolunu da öyle yapma. Meymuna benziyorsun.”
Benimki de kalamayacak kadar alınmıştı. “Sanki sana mı gelmiştim? Gidiyorum. Daha da yanına gelmem!”
Abimin tüm gıcıklığı üzerindeydi. “Valla geleceksin. Bu sefer de ben küsüm diyeceğim, ben konuşmayacağım. Hadi bakalım!” diye bağırdı kızın peşinden.
“Gelmeyeceğim!” dedi Nalin inatla. O gazla salona girdi doğrudan.
“Hadi bu da aradan çıktı. Birkaç gün Ferhat’ı sormaz,” dedi abim sırtını rahatlatmak isterce gerinirken. “Xezali,” diye seslendi mutfağa doğru. “Gel bi’ beni karşıla yav.”
Annem seslere indiğinde avluda beni görmüştü. Direkt gelip sarıldı. Birkaç gündür eve gelmedim diye çok endişelenmiş, arkadaşımda olduğumu söyleyince onun yanına dönmedim diye azarlamaya geçmişti. Ailece birbirimizi özlediğimiz için kızıp duracaktık sanırım.
🎻🎻🎻
Geniş sofrada herkese yer olsun diye minderleri köşelere itip oturmuştuk. Memet abi başa geçmişti. Yanında karısı, kucaklarında çocukları vardı. Zühre yengenin yanında Dicle, Memet abinin yanında Efkan vardı. Zelal, Dicle’nin; Hozan, Efkan’ın yanına oturmuş, Xezal’la benim arama da Esme kalmıştı. Ondan tarafa bakmamak için yanına oturduğum Halime teyzeye bakmaya çalışıyordum ama diğer başta oturan Baver abi höpürdete höpürdete çorba içtiğini ilan etmeye çalıştığı için son derece rahatsızdım. “Eh,” diyerek Zelal’e baktı. “Yav bu çorba çok hoştur. Kim yapmış böyle?”
Halime teyze dizinden dürttü oğlunu. “Zelal yapmış. Sessiz iç.”
“Zaten o yüzden sesli içmişim. Senin o kızın bana zıkkım iç demiş.”
Halime teyze kızına baktı teessüfle. “Demedim. Ama içiyorsa içsin,” dedi Zelal gayet haklı bir sesle.
“Aha şimdi dedi.” Zelal’in abisi sadece çocukların komiğine gidecek şekilde çorbasını höpürdetmeye devam ettiğinde nihayet Memet abi kızmış, milletin midesini bulandıracaksa defolup gitmesini söylemişti de sofraya huzur gelmişti.
Tabii Çakal olan kardeşleri azar yediğine ne üzülmüş ne de küsmüştü. Zühre yengeye bakarak konuştu. “Valla abi ben biraz görmemişim. Görmediğimi de özlemişim. Heywan gibi konuşmuşum. Onlar gülene kadar dikkat çekeceğim.”
Zühre yenge göz ucuyla baktı kalp kırıcı kaynına. “İnsan gibi ye yemeğini Baver. Rica edeceğim sen özür dileyecek şeyler de deme, böyle komik komik özür de dileme.”
“Temam ben sonra aramızda ciddi ciddi özür dileyeceğim sana.” Oturduğu yerde komik olmayan şakalarına da yer açacak kadar yayılıp annesine konuştu. “Yokluğum çekilmiyordu, değil? Sen en çok hangi oğlunu özlemişsin?”
“Vallah ikinizi de bir özlemişim,” dedi Halime teyze. “Ama sen beni çok korkutmuşsun.”
“Vırrr*(yalanın kısaltılmışı),” dedi annesine. “Sen Hozo’yu özlemişsindir.” Bana baktı. “Bülbülo… Sen kimseyi özlemedin?”
Ona küstüm ama aile içinde belli etmek istemedim. “Çocukları özledim.”
“Mir ne kadar Hozo’ya benziyor maşAllah,” diyeceği tuttu. “Sen Kerem’i daha çok özlemişsindir.”
Konumuzla alakası neydi anlamamıştım ama Hozan abisine tüm ekmekle peyniri uzattığında susması için gerekenleri vermiş olmuştu neyseki.
Sofrayı toplama zamanı bülbüllerim gelmiş mi diye bakmak için Hozan’ın odasına çıkayım dedim. Hozan da o sırada kafesi içeri çaktırmadan sokup benim kaçıp gitmeme dair son izi de yok etmiş olmayı umarak odasına çıkıyordu. Denk gelince kapıyı açtım geçmesi için.
Odasına girip kuşları eski yerine koyduğumuzda kendimi eve dönmüş gibi hissetmiştim. Burası benim evim bile değildi. Bu yüzden komik gelmişti. Hozan’ın yatağına oturdum. “Sofrada Efkan’la Dicle’ye, Memet abiyle Zühre yengeye bakarken neye üzüldüm biliyor musun?”
Gelip yanıma oturdu. “Neye?”
“Düğünleri olmamasına. Zühre yenge kendi evini kurarken bu denli mutluysa acaba düğünü olsaydı nasıl mutlu olurdu diye düşündüm. Sonra Dicle’ye daha çok üzüldüm. Onun evi bile yok. Bari düğünü olsaydı.”
“İstedikleri düğün olsun,” dedi daha ona sormama gerek kalmadan. “Kendi aramızda da olsa bir eğlence düzenlemek zor olmasa gerek.”
Bacağımı bacağına dayayıp ona döndüm. “Aslında tam da onu isteyecektim senden. Yapabilir miyiz böyle bir şeyi?”
“Babam yok. Amcam yok. Anamı ikna etmek kolay. Memet başkan gençlere destek için izin verir. Çakal zaten her eğlenceye katılır. Biz de kızlarla dünden razıyız.”
Ansızın Dicle’ye sürpriz bir etkinlik planmaya karar vermiş olmuştuk. Onları dışarı çıkarmak tehlikeli olur diye aklımıza gelebilecek her fikri baştan elemek zorunda kaldık. Hozan avlunun yeterli olacağını, yağmura karşı önlem alacağımızı söyledi.
Asmin’in kınasında Zühre yenge tüm alışverişlere katıldığı için neyi nerede bulacağımızı bilirdi. Ondan gerekli olan her şeyi öğrenip Hozan alacaktı. Ben de kızlarla Dicle’yi hazırlama görevini üstlenecektim. Karnı yeterince büyük olduğu için bindallıyı kafamıza göre alamayacaktık. Ev kıyafetleriyle olmasını da istemediğim için Zelal’le bir çaresine bakacaktık. Yemekler konusunda ise iş Halime teyzeyle Xezal’a kalacaktı. Kafadan tüm planı kurup aileye anlatmak için ayrılmıştık. Hozan salona geçip erkeklere anlatacak ben oturma odasına geçip Dicle hariç tüm kadınlara açıklayacaktım.
Halime teyze çok çocuk işi bulmuş, gerek olmadığını söylemişti. Çok istiyorsak kendi aramızda kına yakmamızın yeterli olacağını söylemişti. Zühre yenge ise çok beğenmiş, zaten böyle bir dileğini olduğunu, şu ana kadar defalarca duasında dilediğini söylemişti. Kızlar zaten dünden razıymış.
Halime teyzeyi ikna etmek için yamacına yaklaştım. “Sen niye karşı çıkıyorsun Halime teyze?”
“Ne demişim Nalinim? Yapıyorsanız yapın. Sanki beni büyük bilip gelip danışacaklar? Çocuk işidir zaten. Eğleniyorsanız gidin yapın.”
Kafaya koymuştum. Geliniyle aralarını yapamasam bile buzları eritecektim. “E hani sen gelininle aranı düzeltmek istiyordun? Hani hatanı unutturmak istiyordun? Ayağına gelen fırsatları niye tepiyorsun?”
Dediğimi düşünecek oldu. “Yemekse zaten yapacağım.”
“Ama ben bize katılarak yapmanı istiyorum. Sen bana uy Halime teyze. Vallahi pişman olmayacaksın.”
“E peki,” dedi pek güveniyor gibi bakmasa da öylesini umarak. Böylece kadın tarafını halletmiştim. Dicle’nin beden ölçüsünü almak kalmıştı. Ona da Zelal’le birlikte geçtik.
Kilerden aldığımız mezurayla çaktırmadan nasıl ölçüm yaparım diye düşünürken şaka yollu bir giriş yapayım dedim. “Kız senin karnın iyicene büyümüş. Siz yanlışlıkla ikinciyi falan yapmadınız değil mi?” Karnını tuttum. “Zelal bir baksana.”
Dicle utanmıştı dediğimden, geriye çekildi. “Ne biçim şeyler diyorsun Allah aşkına?”
Zelal gözlerini belerterek baktı da neyseki bozmadı beni. “Hakikaten Bülbül. Kocası gelmiş diye can bulmuş yüzü gözü güzelleşmiş. Sen onu diyorsundur.” Dicle’nin karnına şöyle bir baktı. “Karın şeklinden cinsiyet tahmini yapıyordum yengeme. Gel sana da yapayım.”
İstemiş gibi mezurayı uzattım. “Şunla bakarsak daha iyi.”
Elimden alırken gözlerini irice açıp uyarır gibi yaptı. Çok mu belli ediyordum sanki? Kızı ölçüp duracaktık. Anlasa anlasa kıyafet alacağımızı anlayacaktı. Sürprizimiz açık mı olacaktı sanki?
Zelal kızın karnını ölçtü. “Tahminim değişmedi. Bence erkek karnı bu.” Mezurayı kalçasına indirdi. Orayı ölçüp göğsüne çıktı. Dicle orada bir şaşıracak oldu. “Oğlan olunca süt göğse daha hızlı doluyor muymuş neymiş? Öyle bir şey duymuştum. Ölçelim de sütün dolarsa ayırt edebilelim.”
Bence Zelal de biraz çaktırmıştı ama Dicle onu rahat bırakalım da kocası odaya gelsin diye münakaşaya girmeme taraftarı olduğundan bir şey dememişti. Aldığımız ölçülerle çıktık odadan. Halime teyze mutfakta yarına hazırlık yapmaya başlamıştı. Zaten yol yorgunu olduğum için başıma iş çıkmasın diye odama geçecektim. Hozan’a yakalandım.
“Nereye?”
“Uyumaya,” dedim onu geçip odama gitmek için.
🎻🎻🎻
Kapanmamış bir meselemiz vardı. Önüne kayıp yolunu kapadım. “Kilere gelsene.”
Yüzü gözü bir değişti Bülbül’ün. “Niçin?” Sanki maksadımı anlamış gibi sesini alçalttı. “Evde abinler var. Farkında mısın?”
Beni komple yanlış anlamıştı. Niyetim o değildi ama şu an niyetimin ne olduğundan çok da emin değildim. Kapısına yaslandım. “Aklına ney geldi acaba?”
Yüzünü toparlayıp dikleşti. “Senin aklında ney vardı ki?”
“Keman,” dedim diğer tüm fikirlerine açık olduğumu belli edecek şekilde.
Tavrı tamamen değişti. Geriye gitti ayağı. “Atmadın mı?”
“Benim değildi. Orhan’ın babasına yaptırılmıştı. İçindeki boncuklar da seninse…”
Sözümü tamamlamamdan evvel konuştu. “Bugün Orhan’ı gördüm.”
Kapıdan doğruldum. “Nerede?” Nerede nasıl gördüğünü anlattı. “Seni tanımadı mı?”
Omzunu kaldırıp indirdi bir şey diyemeyecek gibi. “Abinle konuştu sadece. Zaten benle ney konuşacaktı?”
“İnsan nezaketen hayatın nasıl gittiğini sorar. Tanımamıştır o seni. Bir ara denk gelirsek hatırlatırım.”
“Neyse. Uykum geldi,” deyip yine odasına girmeye çalıştı.
“Keman diyorduk,” diyerek önüne geçmeye çalıştım. Alışmıştım işine gelmeyen konuşmadan kaçmalarına. Artık yemeyecek bu numaralarını.
“Demiyorduk. Sen kendi kendine konuşuyordun. Çekil önümden.” Yanımdan geçmeye çalıştı. Önüne geçince birden çıkıştı. “Bak abinlere söylerim seni!”
Dediğine güleceğimde salona girecekken bizi duyduğu için duran yengemle göz göze geldim. Tam yanlış anlaşılmamak için şakalaştığımızı söyleyecektim ki baktığım yöne dönüp yengemi gören Nalin hemen atıldı. “Yenge bak sana diyorum. Senin bu salak kaynınla ben anlaşamıyorum. Söyle yolumdan çekilsin. Yoksa Memet abiye diyeceğim.”
Ellerimi havaya kaldırarak uzaklaştım kapının önünden. “Yenge valla şakalaşıyorduk. Abartıyor.”
Nalin hemen kapısını açıp yüzünü benim göreceğim şekilde buruşturdu. İçeri girdiği gibi kapıyı kitlemişti.
“Hozan,” diye azarlayacak bir tonda yanıma geldi yengem. “Sen hiç böyle değildin. Yakışıyor mu?”
Güldüm elimde olmadan. “Yenge gelme oyuna. Vallahi şakasına yapıyor o da.”
Meğer yengeme önceden de şikayetim gitmiş. “Hoşlanmıyor demek ki şakalarından. Yapma yengecim. Sen herkesle ne güzel anlaşıyordun. Bülbül’e de öyle davran.”
Orası namümkünden de öteydi artık. “Tamamdır. Ben ona istediği gibi davranacağım bundan sonra.” Sesim kapının ardına gitsin diye özellikle yüksek almıştım. Bu yaptığının rövanşını alacaktım.
Yengem gidince telefonu çıkarıp mesaj attım. “Gönlümü nasıl alacaksın?”
Kapının kilidi açıldığında gönlüm alınmıştı bile. İçeri girmek için adım atacağımda oradayken giymek için aldığım, valizine sıkıştırdığım kıyafetlerimi uzatmıştı. “Bunları unutma sevgilim.”
Kapıyı üzerime tekrar kapattığında gönlüm param parça olmuştu. “Yine geleceğim,” dedim kapalı kapıya doğru. Kapıyı kitledi. “Öyle olsun sevgilim.”
Kıyafetlerimle odama çıkmak için döndüğümde mutfağın köşesine yaslanmış burayı izleyen kardeşimle denk geldim. Kıyafetlerimi birbirine geçirip arkama aldım. Onu görmemiş gibi merdivenlere sakince yaklaştım ama mutfağa girmek yerine beni izlemeye devam edince mecbur ona konuştum. “Valizimi halamda unutmuştum.”
Gözlerini kısarak sordu Zelal. “Nerede ‘birlikte’ kalmıştınız ki?”
Bu kız bilmesi gerekenden fazla şey biliyordu artık. “Erken yat abim. Yarına işimiz çok.”
Kaçıp gideceğimde ardımdan seslendi. “Ben her türlü senden erken uyanırım abicim, merak etme.” Basamakları hızlıca çıktım ama devamını getirmişti. “Her güne ve her duruma! İstediğim şeyi unutma!”
🎻🎻🎻
Kahvaltı hazırlandı diye uyandırıldığımda uykumu tam almadığım için sızlana sızlana duşa girip çıkmıştım. Burada alışamadığım tek şey erken kalkmaktı. Hozan’la ne güzel keyfimize göre uyuyup uyanıyor, istediğimiz yerde gezip, acıkınca istediğimizi yiyorduk. Burada hep bir şeylere yetişmeye çalışıyordum.
Dicle için bugünü eksiksiz tamamlamalıydım. Kahvaltıya geçtim. Kerem beni özlemiş olmalı annesinin yanında dururken bir elini de benim omzuma koyup sofraya eğiliyordu. Tatlılığına dayanamayıp kucağıma alıp şapur şupur öpüp rahatsız edene kadar bırakmadım. En son benden kurtulmak için ağlayınca salmak zorunda kaldım.
Odadan kaçmasın diye Hozan yakaladı onu kapıda. “Kim benim yeğenimi rahatsız etmiş?” Kucağına aldığı Kerem’le karşıma oturdu.
“Sabahları öpülmeyi sevmiyormuş benim aşkım,” dedim gönlünü almak için Kerem’e öpücük atarken.
Hozan aniden dudağını öper gibi büzüp bırakınca sanki ona yapmışım gibi olmuştu. “Seviyordur senin aşkın, seviyordur.”
Boş bardağa onun için çay dolduracak olan Xezal bir şeyleri çakmıştı sanırım. Gözünü sofradan ayırmadan bardağı Hozan’ın önüne koydu. Dudağını düz tutsa da gülecek gibiydi.
Sofradaki başka kimseye bakamadım anladılar mı diye. O sinirle dayanamadım, Hozan’a çıkıştım. “Saçını yine salak gibi yapmışsın! İneklere mi yalatıyorsun n’apıyorsun sabah sabah?”
Sofradaki herkesin bana baktığını hissettim. Daha da utandım.
“Nalini Narini,” dedi Halime teyze oğluna küfretmemden hiç hoşlanmamış. Kucağındaki Mir’i oturttuğu bacağını değiştirirken bana kızacak gibi bakmıştı.
“Sabah sabah keçilerle de senin bir münasebetin olmuş sanki,” diye laf sokmaya geçti esas görevi görümcelik olan Zelal. Abisinin önüne ekmek bıraktı bana baka baka.
“İşimiz çok. Hadi karnımızı doyuralım,” diyerek konuyu kapatmaya çalıştı Zühre yenge.
Hepsi Hozan’ın suçuydu. Gram pişman değildi. Aksine sırıta sırıta yemeğini yemeye dönmüştü.
Dilerim Kerem kucağına kusardı da peşinden kusa kusa kendini perişan ederdi Hozan. Tabii ben başka odadayken.
Kahvaltıdan sonra Hozan Zühre yengenin söylediklerini almak üzere çarşıya ineceğinde Zelal’le ben de Dicle’ye kıyafet almak için onunla çıkmıştık.
Arabada da yol boyu abi kardeş bana sataşıp durdular. Zor bela kendimi müdafaa edebilmiştim. Planımız bozulmasın diye onları duymazdan gelmeye karar verdim sonunda. Hozan gerekenleri almak üzere bizden ayrıldı. Ben de görümce Zelal’le kıyafet bakmaya geçtim.
Bulduğumuz en bol bindallılar bile Dicle’nin gebelik karnından aşağı inmeyecek gibiydi. “Kırmızı bir şeyler bulalım. Üzerine uydururuz,” dedim son çare.
Kırmızı bir elbiseyle bir kaftanın üstünü kombinlemeye çalıştık. Sorun elbisenin fermuarlı olmasıydı. Onun için de terziye geçip fermuarın içine astarından kestirdiğimiz kumaşı diktirip bollaştırmıştık. Süslerini de aldığımızda gelinlik için beyaz kıyafet seçmeye geçmiştik. Kızı hacı teyzelere çevirmemek için en gelinlik gibi olan abiyeyi seçip terziye geri döndük. Biraz azar yedik ama iki katı parayı teklif edip öğleden sonraya yetiştirdik.
Zelal’le işimizin bittiğini ilan edince çarşıda dolanmaya geçmiştik. Zelal kozmetik ürünlerinin olduğu yerde beni dibine çekmiş, düğünde kullandığımız ürünlerin hepsinden seçtirip almış, poşeti çantasına gizleyip bana göz kırparak sessizlik anlaşması yaptırmıştı. Parfüm bakmak için başka yere geçtiğimizde kokuları tek tek koklayıp Asuman’ınkine benzeyen bir şey aramak için ondan ayrılmıştım.
Kokular arasında kaybolmamak için satıcının verdiği kahve tozu da ara ara koklarken adımı duydum. “Nalin.” Bir an boş bulunup döndüm. Orhan’ı kapıda görmeyi beklemiyordum. “Geçerken gördüm. Dün Bülbül denildiğinde emin olamamıştım ama şimdi netleşti. Sensin.”
Kahve tozunu raftaki parfümün yanına koydum. Aradığımı zaten bulamayacağım kesinleşmiş, gitme zamanım gelmişti.
Zelal’i bulmak için dükkan diğer tarafına geçeceğimde Orhan da içeri girmek için öne doğru bir hamle yapmış, çarpışacağımızda çekilmişti. “Pardon. Sadece selam vermek istemiştim. Rahatsız ettiysem giderim.”
“Git,” dedim uzatmadan.
Mahçup olmayı beklemiyor olacak ellerini nereye koyacağını şaşırmıştı. “Özür dilerim. Ben… Seneler oldu görüşmeyeli. Öylesine nasıl olduğunu merak etmiştim. Belki sen de… Konuşmak istersen…”
Yüzüne bakmak istememiştim hiç. Ama bunları söylerken nasıl baktığını merak etmiş, bakmıştım. “Konuşmak mı?”
Telaşlandı. Elini ensesine atıp saçını kaşıdı. “Okuldan, çocukluktan, sınıftakilerden… Yani konuşmak istersen.”
Unutmuş mu?
“İstemem. O zamanlardan kimseyi merak etmiyorum.” Yanından geçip gideceğimde Hozan’ı gördüm karşıda. Bizi arıyor gibiydi. Orhan’ı gördü ilk. Sonra içerideki beni. Doğrudan bize doğru geleceğinde dışarı çıktım. “Her şey tamamsa gidelim?”
“Dur bi’ selam vereyim.” Poşetleri tek eline aldı. “Orhan! Okulu n’aptın?”
Orhan yavaşça döndü Hozan’a. Gözü ikimiz arasında gidip gelirken Hozan’ın elini tutup sıktı. “Bitti. Sınava hazırlanmak için dönmüştüm.”
Elleri ayrıldı. “İyi bakalım. Hayırlısı olsun.” Bana baktı Hozan. “Hatırladı mı seni?”
“Hatırladım tabii,” diye Orhan cevap verdi. “Aslında sana ara ara haberleşiyor musunuz diye soracaktım. Ama görüşsen dersin diye soramamıştım.”
Hatırlamıyor mu?
“Arada kayıp yıllarımız oldu ama biz birbirimizden ayrılamazmışız,” dedi Hozan yüzüme bakarak. “Bunu kanıtlamış olduk. Artık hiç ayrılmayacağız.”
Orhan’ın gözü ikimiz arasında gidip geldi. Bir şeyden emin olmak isterce sordu. “Arkadaş mısınız hâlâ?”
“Arkadaş, eş, dost, sevgili… Hepsiyiz,” derken onu onaylamam için bana bakmıştı Hozan. “İşiniz bitti mi sevgilim?”
“Bitti sevgilim,” dedim bu sohbet de bir an önce bitsin de gidelim diye.
Orhan’ın gözü Hozan’da kaldı. “Tabii ya… Öyle olacaktı,” dedi geriye bir adım giderken. Parfümcünün kapısına sürttü ayağının topuğunu. “Gitsem iyi olacak. Dükkan bu saatlerde sakindir.”
“Orada mı çalışıyorsun?” diye sordu Hozan poşetleri tuttuğu eli değiştirirken.
“Çok iş yapmıyor artık. Arka tarafta ders çalışırım herhalde,” derken gerçekten çekip gitmek istiyordu Orhan da.
Hozan’ın konuşacağı varmış. “Fiyatları düşürseniz işlerdi aslında. Gelmişken el at istersen. Oktar amcaya da iş çıkar. Fazla yüksekten satıyor.”
O yaşıyor mu hâlâ? Neden kötüler çabucak ölmüyor?
Orhan’ın gözü beni buldu. “Babama derim. Yaparsa kendi bilir.” Gözü bende bir süre takıldı. Kaşlarım çatıldığında yüzünü yere eğmişti. “Hoşça kalın. Görüşürüz,” diyerek alelacele gitmek istedi.
Hatırlıyor mu? Öyleyse nasıl utanmadan karşıma çıkabiliyor?
“Niye sessizsin sevgilim?”
Hozan’a başımı öyle olmadığıma dair sallamak istedim. Ama öyleydim işte. “Yoruldum. Zelal’i çağır da gidelim.”
Hozan kardeşine seslendiğinde Zelal bir hışım çıkmıştı içeriden. Tam ona ne olduğunu soracaktık ki peşinden Asuman da çıkmıştı. “Önerdiğimi almayacak mısın? Sana çok yakışırdı.”
Zelal kadına aralarında hiç de hoş şeyler geçmediği belli tavrıyla baktı. “Senin önerdiğin hiçbir şeyi almam. Hadi yoluna!”
Hozan elini kardeşinin koluna atıp kendine çevirdi. “Biz de gidelim.” Tartışma çıkmaması için onu götürecekti. Asuman arkalarından elini kaldırıp hafifçe salladı. Zelal görse beni parçalar diye elimi çok kaldırmadan karşılık verip peşlerinden koşarak yetiştim.
Eve gidene kadar Zelal karşılaşmalarının rastlantı olmadığını, Asuman’da onu sinir eden bir şeyler olduğunu anlatmıştı. Kulağım çok onda değildi. Orhan’ın neyi ne kadar hatırladığını düşünüyordum.
Eve vardığımızda her şeyi bir kenara bırakıp Dicle’yi hazırlamak gerekti. Zelal yeni aldığımız makyaj malzemelerini ortaya saçıp Dicle’yi hazırlamak için kolları sıvadı. Ben de kendimden gerekenleri getirdiğimde Dicle ne yapacağımızı az çok anlamış, ev halkından utandığı için karşı çıkmak istemişti. Zühre yengeyi alıp getirdik, Dicle’yi ikna ettirdik. Oradan sonra gerçek bir kınaya hazırlanır gibi telaş içinde geçmişti.
Halime teyze mutfakta yalnız kaldığından ha bire bizi yardıma çağırıyordu. Zelal arada oraya koşup geri geliyor, Xezal’ı da ikna edip süslemem için bana baskı yapıyordu. Xezal, Dicle’nin onu istemeyeceğini düşündüğü için direkt Hozan’ın yanına geçmiş, avluyu hazırlamaktaydı. Dicle’nin saçını yaparken ona da sıra geleceğini söylemiştim.
Dicle evden kaçarken tanınmamak saçını boyatmışsa da saçı uzaya uzaya dipleri kendi renginde görünür olmuştu. Onları duvağı sabitleyerek kamufle etmeye çalışmak zor olmamıştı Allah’tan.
Asmin’in nişanında giydiği kıyafeti giymek isteyen Zühre yenge fermuarını patlatınca ona kıyafet bulma işini devralarak yukarı kaçmıştı Xezal. Zelal’i kendi icraatına bırakıp ben de kendi makyajıma geçtim. Saçımı olduğu gibi bırakıp Hozan’ın aldığı altın tokayla süsleyecektim zaten. Bu yüzden malzemelerimi toplayıp Zühre yengenin odasına çıkıp Xezal’ı orada kıstırdım. Annesinin kızacağıyla ilgili ne dediyse duymazdan geldim, az buz bir şeyler sürdüm. Zühre yenge abartı olmaması şartıyla gündelik bir şeylere razı olmuştu sadece.
En son Halime teyzeye geçenki cilt tonu eşitleyici kremi sürmeye indiğimde Baver abi elbisemin yakasından tutmuştu beni. “Azmettin sülalemi boyayacaksın?”
Ona küs olsam da yakamı bırakması için sakince sordum. “Sanki sana mı sürüyorum?”
“Valla meyil yakalasan iki kat da çıkacaksın.” Mutfaktan öteye silkeledi beni. “Git kağıt mağıt boya.”
“Boya değil bu,” diye açıklama yapacaktım da küslüğümü hatırladım. Cevap vermeden Dicle’nin odasına yol aldım. Kınalığını giymesine yardım edip, eski sahne kıyafetlerimden birini giyecektim.
🎻🎻🎻
“Şu hale bak! Akıl tutmasını beklediklerimiz daha kendini hayatta tutamıyor,” diyerek kurmaya çalıştığım çadır brandayı almak istedi Çakal. Canı sıkıldı diye herkese bulaşıyordu yine.
“Yapıyorum işte, elleme,” diyerek ittirdim onu omzumla. Demiri tam oturtmuş, çadırı kaldırmak için Efkan’dan tarafa işaret vermiştim. O da kendi tarafını halletmişti, benle aynı anda kaldırdı. Branda alanın üzerini örtmüştü. Artık yağmur da yağsa dolu da atsa bizi ıslatmazdı. Abime döndüm. “Nasıl?”
“Havalanma hemen,” diyerek çadırın sağlamlığını test etmek için demirlere asıldı. Orta yerde birbirine tutunan demirlere baktı. “Bu benim aklıma gelmişti. Şerefsizler hemen çıkartmışlar.”
“He abi he,” dedim elimde kalan tozu silkelerken. “Takı takar mıyız?”
“Memet başkan takacak. Evin büyüğüdür şimdi.” Hâlâ demirleri incelerken devam etti. “Ben de takacağım. Senden büyüğüm çünkü.”
“Ben n’apayım?” Zaten bizden başka takı takan olmayacaktı. “Yanında fazla var mı?” Elini cebine soktuğunda çıkarıp verecek sandım. Baş parmağını diğer iki parmağın arasına sokmuş şekilde çıkarınca eline vurdum. “Yapma şunu!”
Komik bir şeymiş gibi güldü. “Elinde varsa tak, yoksa ben sana takacağım.”
“Elimde var da…” dedim tepkisini ölçmek için bana bakmasını beklerken. “Herkes takarken Bülbül kendini kötü hissetmesin. Ona vereceğim.”
Alaya alacak gibi güldü önce. Ensemden kavrayacağını hissedince geriye kaçtım. “Gel, gel.”
“Vermeyeceksen vermeyeceğim de. Kasadan alırım.”
“Ben sana vereceğim. Hanım köylü gel hele.”
Demek ki vuracaktı. Buraları Efkan’a bıraktığımı işaret edip oturma odasına kaçtım. Peşimden girdi. “Abi kız üzülüyor.”
“Onun için dövmeyeceğim korkma.” Duvara sürte sürte kapıya kaçacağımı anlayıp yolumu kesti. “Sen o otelin hesabını vereceğini unuttun mu? Ben seni onun için döveceğim.”
Ensemden tutup başımı eğdiğinde acıtıyordu zalim herif. “Abi o mesele kapandı gitti.”
Diğer eliyle tepemi yere itmek ister gibi vurdu. “Sen kızı balayına çıkar. Evli çift gibi altınını ver. Gez, dolaş. Ben de korkuluk gibi durayım?” Bir kez daha vuracağında elini tuttum havada. “Oğlum sen hangi babanın oğlusun? Nereden geliyor bu rahatlık?”
“Abi evleneceğim,” dedim boynumu kaldırmaya çalışıp.
Daha da bastı yere. “Hiç beklemiyordum valla. Nereden geldi aklına?” Elini ellerimin arasından çekerken vuracağı kesindi.
“Abi vallahi Bülbül’ü ikna aşamasındayım. Evleneceğim.”
Ensemden kaldırıp yüzüme sordu. “Niye kabul etmiyormuş? Benim senden yakışıklı erkek kardeşim yok.”
“Benle ilgili değil. Çözeceğim. Fırsat verirsen…”
Abim arkama tekme atarak bıraktı beni. “Aha verdim! Çöz.”
Annem girdi içeri. Halimizi gördüğü gibi ayıpladı. “Piii… Elalem sizden küçüktür asker olmuş, karısı hamiledir, düğün yapıyor. Siz utanmıyorsunuz daha çocuk gibi kavga etmeye?”
Ensemi ovuştururken abimi gösterim. “Vallaha oğlun başlattı.”
“Eri Ozan?*(Evet Ozan? -Öyle mi, anlamında soruyor.)” O da beni gösterdi anneme. “Sen bu oğlun nerede ne yapmış biliyorsun?”
Annem bana bakınca hemen meseleyi çevirmeye çalıştım. “Çadır kurdum. Avluda.”
Abim aniden elini pantolonumun önüne attı yakalamak için. “Çadır kurdun orada?”
Annem iki elini bize sallayıp rezilliğimizden illAllah ederek söylenmiş, bize bakmadan çıkmıştı.
Önümü elimle kapatıp abimden öteye kaçtım. “Senin hiç utanman yok mu?”
“Yok. Fekat senin biraz utanman varsa o kıza yüzük takmadan bir daha yaklaşmazsın. Yoksa seni utançtan utanca ben gezdireceğim.”
Söylemekle söylememek arasında kaldım o an. “Aslında…” Tepki verecek olsa kendi demez diye düşünüp cebimdeki kutuyu çıkardım. “Şiyar’ların düğünü için çektiğimiz fotoğrafları çıkarttırırken çarşıda denk geldim. Bir şey aldım.”
“Aha!” dedi elimden kapmak için hamle yaparken.
Hemen çektim. “Abi önce ona göstereceğim.”
“Lan salak kendime takacak değilim. Ucuz bir şeyse üzerine para vereceğim belki. Ver.”
Çok da güven vermiyordu ama göstermek için yaklaştım. “Kuyumcu en iyisidir dedi.”
“Demek ki en pahalısını kakaladı.” Kutuyu alıp açtı. “Vah!” dedi beğeniyle. Geri kapatıp göğsüme attı. “Bu para nereden aslan parçası?”
“Kendi işimden kazandığım,” dedim hemen. Şirket kartından alsam hem Memet abim çakardı hem bu benim değil benim olanla ilgili özel bir alışverişti. Kimseye hesap vermek istememiştim.
“Sen adam olacaksın,” dedi beğeniyle. Bir anda sırtıma çaktı. “Şerefsizim keyiflendim ha.” Kendi cebimden çeyrek kutusunu çıkarıp onu da suratıma attı. “Sen bunu tak, yeter. Daha bekarsın.” Ellerini belinde kavuşturup çıkışı beni de keyiflendirmişti.
Abimin tavrı bana bir güven vermişti. Aceleye getirip beğenmeyeceği bir şey almış olacaksam diye çok çekinmiştim. Ama çok çok beğenmese değiştiririz deyip en güzeli en pahalısıdır mantığıyla bu yüzüğü almıştım.
Kutuyu cebime koyup avluya çıktım. Benimki makyaj çantasıyla koştur koştur o odadan diğerine gidiyordu. Seviyordu böyle organizasyonları. Mutfak tarafında çalışmaktansa eğlence kısmında olmayı daha bir seviyordu.
Yüzüğü birine göstermiş olunca hevesim yükselmişti. Nalin’in tepkisi nasıl olur diye düşünmekten yapacağım işe konsantre olamayacaktım. Hazır benimki giyinmeye gitmişken bir de kadın gözünden onay almak için annemle Zelal’i mutfakta yakaladım. “Var mı ihtiyaç?”
“Yok abi, son dokunuşlar,” diyen kardeşimin dikkatini çekmesi için kutuyu mutfak tezgahına koyup önüne doğru ittim. Fark etmesiyle elindeki kapağı tencereye bırakması bir olmuştu. “Yüzük?”
“Huş,” dedim bağırıp bizi ifşa etmesin diye. Daha hâlâ dolapları karıştıran annemi de tutup çevirdim buraya. “Bi’ baksanıza güzel mi?”
Zelal kutuyu açtığında ağzı da aynı oranda açılmış beğenisi sözsüz ayan olmuştu bile. Annem durumu yeni çakmış ondan habersiz aldım diye kızmaya başlamıştı. “İki tane düz bir şey alsaydın da size taksaydık n’olurdu? Bu düğünde takılır.”
“Anne bu evlilik teklifi yüzüğü,” dedi Zelal bildiğinden. Kulağını çekip tahtaya vurdu. “Benezer*(Nazardan uzak). Çok yakışacak ha.” İstemsizce kendi eline doğru tutmuş, benim baktığımı görünce hemen geri vermişti. “Elde güzel durur.”
“Ka erkendir,” diye hayıflandı annem ise. “Önce kızın babasına sorulur, sonra yüzük takılır.”
Güldüm dediğine. “Anne önce kıza sorulur, istiyorsa babasına gider iş.”
Öylesi adetlerine uymuyor diye kabul görmeyecekti. “Zor olan babasından istemektir. Kıza heves verilip gidilir hiç?” Yüzüme baktı ciddiyetle. “Hozan önce babana demen icap eder. Dur birkaç gün daha. Gelecek zaten. Sen hiç teyzenle de konuşmadın?”
“Ben size yüzüğü sormaya geldim. Güzel mi, değil mi? Babam takacak değil ya.”
Zelal çok beğendiğini dile getirip içime su serpmişti neyseki. Gidip Xezal’a yetiştireceğini bildiğimden tez elden uyardım. Bülbül’ün kulağına gitmeyeceğine yemin verdi.
Yalnız kaldığımızda annem sordu. “Babanla sonra hiç konuştun?”
Yüzüğü cebime koydum. “Yok.”
“Gelince konuş.”
“Beni anlamıyor,” dedim sırtımı buzdolabına doğru dayarken. “Konuşmaya çalıştım anne. O beni senin gibi dinlemiyor. Diyeceğini diyor, kabul etmemi bekliyor. Bana sevdiğin kimdir diye bile sormuyor.”
“Ben derim ona,” dedi üzülmemem için teselliye duracak gibi elini kolumda gezdirirken. “Ama sen de söyle. Bak Baver ne güzel huyuna gidiyor. Ne güzel konuşuyor babasıyla. Sen de öyle yap. Hatta diyeyim abin yanında dursun, öyle konuşun.”
Çakal konuşsa babam dinlerdi. Abim de bunu bildiğinden teklif etmişti zaten. Fakat ben beni dinlesin, beni anlasın istemiştim. “Bakalım. Gelsin de.” Konuyu babamdan çekmek istedim. “Gelininle aran nasıl?”
“Valla aynıdır,” dedi yengemi sorduğumu sandığından. “Allah var insan içinde belli etmiyor ama aynıdır.”
“Küçük gelinin?” dedim asıl merak ettiğimi dillendirip.
Kimi sorduğumu anlayınca gülerek elini göğsüme vurdu acıtma amacı olmadan. “Vallah o beni seviyor. Teyze teyze diye yanıma geliyor. Fakat biraz tembeldir sanki. İşte pek gözü yok.”
Kolumu annemin omzuna sardım. “Tembellikten değil. Bilmiyordur. Mazur göreceksin.”
“Zelal demiş bizim yemeklerimizi bilmiyor.” Ayıplar gibi gülerek elini ağzına kapamıştı. “Bir makarna yapmış. O da yemektir?”
Güldüm onunla. Şimdi gidip dalgasını geçsem keyfim yerine gelirdi. “Valla bizi yine sen doyuracaksın ana. Ben sırf senin gönlüne göre olsun diye seçmişim.”
Yalanımı biliyor, yine de gülüyordu. Gülüşmemize yengem girdi içeri. Aslında mesele bitti diye susmuştuk ama o galiba ondan gizli konuşuyoruz sanacaktı. Darılmasın diye onun da yanına geçtim. “Yenge Hanım eksik var?”
“Sanki fazla var,” dedi biberona mama hazırlarken. “Onu da benden gizliyorsunuz.” Dramatikliği üzerindeydi yine. “Demek evimi ayırıyorum diye siz beni yenge saymayacaksınız.”
Anneme bakıp göz kırptı halledeceğime dair. O hazırlıklara bakmaya gittiğinde tezgaha dirseklerimi yaslayıp yengemin boyuna indim. “Saklamak değil de… Kocana yetiştirmeyeceksen bir şey diyeceğim.”
Teessüf içerisinde baktı. “Ben ne zaman öyle bir şey yapmışım?”
“De yapmayacaksan diyorum. Yapmam dersen diyeceğim.”
Hemen evhamlanası tuttu. Biberonu unuttu. “Abinden gizliyorsun? Kötü bir şey?”
“Yav değil,” dedim açıklamak için. “Güzel bir şey.”
Tam Bülbül’den bahsedip yüzük için onun da fikrini alacaktım ki Zelal’in bağırması avluda yankılanmıştı. “Senden nefret ediyorum! Nefret!”
Çakal aksine gülüyordu. “Nefret değildir o. Sen yanlış biliyorsun. Gel yüzünü yıkayalım, ferahla. Bağımlılara benziyorsun o makyajla.”
“Yine başladılar,” dedi yengem bezgin bir sesle. “Bu kız süslendi mi Çakal deliriyor.”
“Ben ayıracağım,” dedim konuşmayı erteleyip. Zaten işin içinde dram yoksa yengem dayanıklıydı, beklerdi. Çıkıp kardeşimi abimden kaçırdım. O sıra Memet abim de gelmiş, ortama bakmıştı. Çadırı kontrol etti, kilerden çıkartılan masa sandalyelere baktı. İyi iş çıkarttınız der gibi başını salladı.
Annem yemekleri doldurmaya geçince Xezal’la Zelal de süsleri yerleştirmeye geçmişti. Esme çocukları yukarıda oyalama görevinden azad olup indiğinde yengemin yanına geçmişti.
Herkes bir gelini bekliyordu bir de benimkini. Nihayet son dakikaya kalmadan çıkmıştı Nalin. Üzerine yeşil askılı bir elbise giymiş, simli tülden kolları olan bir şalı da boynundan sarıp kollarına sarkıtmıştı.
Bülbül yuvası tokasını da takmış. Beğenerek, özenle. Tek eksiği parmağında bir yüzük kalmış. O da bende.
An bizim olsa önünde diz çökebilirdim. Ama Dicle de utana sıkıla çıkmış, yüzü yerde geri dönüp dönmemekte kararsızdı.
Parmaklarımı ağzıma sokup ıslak çaldım onu cesaretlendirmek için. Bizimkiler de alkış tuttuğunda alelacele bir karşılama başlatmıştık. Mikrofonu masanın üzerinden alıp Şiyar abinin düğünündeki setlisten şarkıları söylemeye başladım.
Zühre yengem koluna girip Dicle’yi kırmızı tüller sarılı sandalyeye oturttuğunda Memet abim de Efkan’ı yamacına oturtmuştu. İkisi de ortada doğmak üzere bir çocukları yokmuş gibi yüzlerini önlerine eğdiklerinde hepimizi güldürmüşlerdi.
“Kınayı kim yoğuracak?” diye sordu annem mutfaktan bir leğenle çıkıp.
Bekar kız yoğurmalıydı. Xezal’ı Dicle kabul etmezdi. Tek çare Zelal’dir diye kardeşim atlayacağında kaş göz yapıp Nalin’i gösterdim.
Nalin’e kimse kınasını yoğurtmazdı çünkü. İçinde kalsın istemedim.
Allah’tan zeki kardeşim çakmış, Bülbül’ü öne atmıştı. Benimki hazırlıksız yakalandığı için Kur’an okumayı yeni öğrendiğini söylemiş bir de kendine güldürtmüştü bizi.
Zelal ona destek olacağını söyledi. Kınayı Nalin yoğurdu, halayı Çakal’la biz başlattık. Sayımız az diye Memet abimin seçim şansı kalmamıştı. Bizle halaya girecekti. “Kamerayı getirin!” diye seslendim ortaya. Esme koşup getireceğini söyledi. Zelal çalıştırmayı bildiğini söyleyip onun elinden aldı. Üç abisini evin avlusunda halay çekerken kaydetmek için bulunmaz bir fırsattı onun için. Kamerayı gelinle damattan tutup civarı çeke çeke bize tutmuştu.
Çakal kamerayı görünce şova geçecek oldu, Memet abim hızlanmasın diye koluna vurup uyardı. Adam ancak yavaş halay çekilirse uyum sağlayabiliyordu. Onu sinirlendirmek için ara ara hızlanmış, fırçamıza yedikçe yavaşlamıştık.
Annemle yengemi de çağırdım. “Yav gelin biz bizeyiz!” Kızlara işaret yaptım. Elini yıkayıp gelen Bülbül için de yerimiz hazırdı. Gelinle damadı bile kaldırdık. Ortada bir bizim bebekler kalmıştı. Halayı onları güldürmek için çektiğimizi sanmış, sallanarak eşlik etmeye kalkmışlardı.
Abim bizi bırakıp çocuklarını yerden kaldırdı. Onlara da oynamayı öğretmek için bizi göstermiş, dizlerini kırmalarını anlatmaya çalışıyordu. “Hozo kap tekini,” dedi Çakal. Abim halaya dönsün diye Mir’i ben omzuma attım Kerem’i Çakal. Yengemin aman düşürmeyin şarkısı eşliğinde yorulana kadar döndük durduk.
Kınayı kayınvalidesi burada olmadığı için Dicle’ye yengem, Efkan’a annem sürmüştü. Hava kararırken kına gecemiz geceyi bulmadan bitmiş, düğün saatimiz gelmişti. Gelini kıyafet değişimi için odaya götürdüklerinde halay başında sallanan biz sedire atmıştık kendimi. Şansa bugün yağmurdan emare yoktu. Sadece soğuktu.
Terlemiştim. Tekrar hasta olmamak için ben de kıyafet değişimine çıkacağımda kadınlar yemek servisine başlamıştı. Xezal’ı Gönül yengeye yemek verip dönerken yakaladım. Normalde sormamaya yeminliydim ama dayanamadım. “Çağırsak gelmez mi? Biz bizeyiz. Yengem de amcam da yok.”
“Gelmez. Hem zaten abimden dolayı Dicle de onu istemez,” dedi Xezal hiç oluru olmadığını bildiğinden.
Bir şey diyemedim. Üzerimi değiştirince aşağı inip tabağımı kaptım, sedire geçip annelerini yemekte sınayan yeğenlerime nispet olsun diye uslu çocuk olup yemek yediğimi gösterdim. Daha çok oynamak için daha fazla enerjiye ihtiyacım olsa da şişip kenara devrilmemek için tıka basa yiyemedim. Düğünü başlatmak için mikrofonu alıp bu defa Bülbül’e verdim. Sanki hiç sahneye çıkmamışız gibi heyecanlanmıştı salak.
Gece yarısına kadar bitmedi avlumuzdaki kimsenin davetli olmadığı düğünümüz. Gelini gebedir diye yoramadık, damadı askerdir diye zora koyamadık. Epey ballılardı, onlar için biz perişan olduk.
Takı zamanı annem babamla kendi adına bir bilezik taktı. Bir de sadece abim taksa bitecek sanıyordu. Yengem ayrıca takmak istemişti. Hem Efkan’ı kardeşi bildiğinden hem Dicle’nin kimsesiz oluşuna dayanamadığından. Onların peşinden Çakal da gidince Bülbül’e yanaşıp çaktırmadan avucuna altını koydum. “Sen de tak.”
Geri vermeye çalıştı. “Olmaz. Sen tak.”
“Ben de takacağım sevgilim. Bak yengem de ayrı taktı. Tak işte.”
Parasını vereceğinde diretti de Allah’tan gidip taktı. Peşinden ben de taktım. Son halaylar eşliğinde geceyi bitireceğimizde ortalığı toplamak gerekmişti. Eğlence için insan sabahlardı da iş için uykuya bir saat geç gitmek elemdi.
Gelinle damadı çalıştırmamak için odalarına gönderdik. Elimize geçen poşetlere abimin kafasına göre patlatıp durduğu konfetileri el süpürgesiyle tıkıştırmaya çalıştım.
Abim de sözde poşetin ağzını tutmaya gelmişti. “Ulan bunlar hiç ayıptır odaya çekilmeyelim yapmadılar. İkinci gerdeğe geçmiş olmasınlar?”
Hiç güleceğim yokken güldürmüştü beni. “Yav bi’ sus! Abim duyacak göreceksin milletin gerdeğini.”
“Hozo kapılarına vurup kaçmayalım mı? Sarı gelin günahtır. Efkan bi’ tırssın.”
Yorgunluktan mecali kalmasa da aklı şeytanlığa mutlaka işlerdi. “Sen vur önce.”
Yerdeki poşeti alıp etrafa saçılmış olanların peşindeymiş gibi kapılarının önüne dek gitti. Ayağının ucuyla vurup çekildi.
Yengem kaldırmasın diye sandalyeleri taşıyan abim sese döndüğünde Çakal yerden konfeti topluyor gibiydi. Bir şey diyemedi.
Elimdeki süpürgeyi yere sürte sürte yanına gittim ben de. “Şeytansın ha.”
Kaş gözle sıranın bende olduğunu işaret etmişti. İçeride romantik bir an yaşanıyorsa diye hayatta karışmazdım da Efkan hem gerdek dayağı yememiş hem de bizden evvel sevdiğini almıştı. Bunun kıskançlığını örtbas edemezdik. Mecbur rahatsız edecektik.
Süpürme işinde ciddi durmaya çalışıp kapının önüne kadar gittim gözüm yerde süpürgenin sapıyla kapıyı iki defa dürttüm.
Memet abim duruma o zaman ayılmıştı. “Gelin buraya!”
Zaten yakalandıysak yakalanmışız mantığıyla Çakal’la aynı anda kapıya peş peşe vurup kaçtığımızda Memet abim sandalyeleri bırakmış bizim peşimize düşmüştü. “Şerefsizler!”
“Mem şaka yapıyorlar,” diye yengem de kucağında bizim koşuşumuza gülen oğluyla kocasını durdurmanın peşine düştüğünde temizlik işini de eğlenceye dönüştürmüştük.
🎻🎻🎻
Hozan abileriyle o bırakıp gittiğim çocuk gibi eğlenirken mutfağın köşesine yaslanıp onları izliyor, parça parça ısırdığım kek yere dökülmesin diye avucumu tabak olarak kullanıyordum.
Halime teyze bu gece belki kırkıncı kez askılı elbisemi açık bulduğu için üşüyeceğimi bahane edip şalımı kollarıma tamamen örtmüş, böylesinin bana daha çok yakıştığını söyleyip gitmişti.
“Ay vallahi ben bunlara yetişemiyorum,” diyerek kendini mutfaktaki sandalyeye bıraktı Zühre yenge. “Çok şükür bugünü de bitirdik. Yarına da bir sürü işimiz var.” Mutfaktaki kızlara baktı bir şey isteyecek gibi. “Yaprak aldırsam benle sarma sarar mısınız? İlk davette çeşitimiz az olmasın.”
“Ya sabır,” çekti Zelal. “Kalabalığa zahmetsiz yemek yapılır. Onca kişiye ne saracağız?”
Zühre yenge maşAllah epey hevesliydi. “Siz yardım edin. Ben harcına kadar hazır edeceğim. Bak Bülbül’le Esme de var. Xezal, sen, ben. Belki Dicle de yardım eder. Sabahtan başlasak vallahi yetişiriz.”
Bu kadının kendini yorma sevdasını anlamıyordum ama kaynanasıyla arasını pekiştirmek için mecbur yardım edecektim. “Halime teyze de saralım diyordu. Hızlıca hallederiz.”
“Keyfi bilir,” dedi Zühre yenge ondan bir şey istemeyecek ama yapıyorsa da karışmayacak bir halde.
Yarın da başıma iş çıktığı için yatağıma koşup dinlensem iyi olacaktı. Kimseyle göz teması kurmamaya çalışarak odama geçince üzerimi değiştirip yorganın altına saklandım. Gözümü kapatıp uyuyacağımda telefonum çalmıştı.
Arayan Hozan’dı diye hemen açtım. “Niye hemen kaçtın? Yoruldun mu? Kasların acıyorsa ilaç getireyim?”
Yorganına yüzümü yasladım. “Yooo… Tüm işler sana kalsın diye kaçtım. Rahat rahat yatacağım. Görüşürüz,” diyerek kapattım suratına.
Beş dakika geçmedi, tam ben uykuya dalacağımda geri aradı. “Sen bülbüllere yem vermiş miydin? Çok aç duruyorlar. Gelip baksana.”
Güldüm uykumun kucağında. “Koy önlerine Hozan. Yerlerse yesinler. Uyuyacağım.” Suratına kapatıp geri yatacak oldum. Gülesim geldi. Gülerken uyuyordum ki geri aradı. “Ney yine ney?”
“Allah rahatlık versin diyecektim ki kapattın. Acelen ney? İnsan gel biraz konuşalım der.”
“Hozan uyuyacaksan gel. Ama konuşacaksan sakın gelme.”
Kapımın hemen açılmasını beklemiyordum. Kulağındaki telefona konuştu. “Valla uyuyacağım.”
“Salaksın,” diyerek kapattım telefonu. Yatağın ortasından yana kaydım.
Kapıyı kitleyip geldi yanıma. Yorganın altına girince iyice yanaştı bana. “Üşümüşüm ha.”
Bense iyice ısınmıştım. Yorganı onun üzerine attım çoğunlukla. “Isın da yat artık.”
“Hiç ben ısıtayım demiyorsun?” O soğuk elini sıcak belime değdirecek oldu. Çığlık atmamak için elin vurup ittim. “Tamam. Ben kendi kendime ısınayım.”
Sanki kapının önüne pas pas ol demişim gibi büzüşüp avucuna nefesini üfleye üfleye kendini ısıtmaya çalıştığında ona gülmekten uykum bozulacak olmuştu. “Ya of yalandan yapma.”
Rolü abartıp titriyormuş gibi yaptığında sonunda gülmekten uykumu bozmuş, ona vurmamı hak etmişti. “Niye bu kadar titriyorsun diye sormuyorsun?”
“Niye acaba?” dedim ne uyduracağını görmek için.
Arka cebinden iki meybuz çıkarmasını beklemiyordum. Hem de portakallı!
Yerimde doğrulup oturdum o heyecanla. “Hozan!”
“Hişş…” diyerek kalktı. “Eriyecek. Zaten soğukta terledik. Bir de bu buzları yersek yine yatak döşek düşeriz.”
Çişi gelmiş çocuklar gibi kıpırdanmamak elimde değildi. “Erimiş zaten yeteri kadar. Hadi!”
“Hasta olmaman için önlem alıyorum sevgilim.” Meğer meybuz tutmaktan soğumuş elini belime sarıp beni bacaklarının arasına çekti. Yorganı göğsüme dek çekti. “Şimdi en güvenli yerde yiyebilirsin.”
Hangisini alacağımı seçemedim. Biri diğerinden fazla gibi duruyorsa onu kapmam gerekti. “İkisi de benim olabilir mi?”
Dediğime güldüğünde karnı sırtımda inip çıkmıştı. “Buzlukta yeterince var. Cimri olma.”
“Zaten paylaşacaktım ki,” diyerek fazla görüneni aldım. Dişimle paketini yırtarken suyu çenemden akmıştı. Hem paketi emip hem çenemi sildim.
“Yavaş, yavaş.” Kendi meybuzunu açarken enseme fışkırtmış, ben kızmadan elinin tersiyle silip yapış yapış bıraktığı yeri öpmüştü. “Tertemiz.”
Meybuzun tüm suyunu çekince neşem yerine gelmişti. “Unutursun sanmıştım.”
“Aslında yaza kadar beklesin diyecektim. Fakat kıyamadım.” Yan dönüp yüzünü görmek istedim. Sırtımı bacağına yasladım. “Hasta olmayacağına emin olursam kışa kadar alırım.”
“Olmam. Vallahi olmam. Billahi olmam.” O an burnumu çekmem tamamen elim soğuduğu içindi. “Sümük vardı.”
Hozan gülerek başını yatağın başlığına dayadı. “Göreceğim Bülbül Hanım.”
“Göreceğiz bakalım.”
🎻🎻🎻
Hasta olmazsınız da umarım sizi bekleyen şeylere hazır olursunuz, yazıp hepinizi bir korkutasım var da Ramazan’dır diye kıyamıyorum. O yüzden direkt zamanı gelince sahneyi okutacağım. Öpüldünüz 💋
Görüşmek üzere BÜLBÜL 🐦

Ya dıcle neden xezalı kabul etmesın ayar oluyorım ha
Nıye gonulı sormamaya yemınlı memet ve sosının konusmasından dolayı mı