BVD 16 PART 3

Ertesi sabah ev halkında eksikler vardı. Efkan’ın izni bitmiş, Çakal bu kez sadece Memet abime haber etmiş, gün doğar doğmaz Efkan’ı teslim etmek için beraber yola çıkmışlardı. Onlar gelene kadar evdeki tek erkek olarak kadınlar tarafından kullanacağım sözsüz şekilde ilan edilmişti.

Marketten istenen her şeyi eksiksiz alıp döndüğümde sarma harcı hazırlanmış, kızların hepsi başına yazma bağlamış oturma odasının ortasına serilmiş sofrada yarına hazırlığa başlatmışlardı. Aç aç sarmasınlar diye kahvaltı hazırlama işini ben üstlenmiş, kalkmak isteyeni yerine oturtmuştum. Kahvaltı dediğin dolaptan çıkar getir olmasın diye bir güzellik yapacaktım onlara. 

Madem Bülbül’ün eksiği mutfaktı, onu kıskandırmak için elime geçen en güzel fırsat bugün olacaktı. 

Hızlıca patatesleri soyup tencerede yağın içine attım. Yağ her yere sıçramasın diye kapağını kapatsam da bileğimde nokta nokta yanıklarla kötü niyetim için baştan cezalandırılmış olmuştum. Yine de durmadım. Islık çalarak dolapları karıştırdım. “Ooo… Menemensiz asla.”

Kesme tahtasında sebzelerini doğrarken ara ara patatesleri kontrol edip değiştirdim. Çayı koymadığım aklıma geldiğinde dönüp demliği almış, kapının köşesini tutarak içeri girmeye çalışan Kerem’i o zaman görmüştüm. “Amca gelme! Yağ sıçrıyor.” Tabii Kerem beni anlamıyor.

Bir elimde demlik diğer elimle çocuğu kucaklayıp oturma odasına geçtim. “Sahip çıkın şu çocuğa!” Kerem’i yaprağın sapını kemiren Mir’in başına koydum. “Ben olmasam hepiniz açsınız.”

“Hozan Allah aşkına mutfağı batırma. Ben hazırlarım,” diye veryansın etti dramatik yengem.

“Ne çıkarmışsam yıkıyorum. Karışma. İşine bak sen.” Tepeden kimin ne kadar sardığına baktım. Annemle yengem ellerinde sardıkları halde bir diğer yaprağa hızlıca geçiyorlardı. Kızlar ise tahta yuvarlak masaya koyup sarıyor, ortalama hızda olsalar da daha ince sarıyorlardı. 

Aralarında biri vardı ki sanıyorum o sanatsal yapısını işin içine katmak için sağından solundan bastırıyor, bileğinden sızan yağı çaktırmadan sofra bezine silerek pek yavaş yapıyordu. İşte o benimkiydi. 

“MaşAllah. Pek ince(!),” dedim tepesinde durup yakından inceleyerek rahatsız etmek için. Yaptıklarından birini kapıp ağzıma attım, kıtır kıtır çiğnedim.

Dirseğiyle dizime vurdu zor bela yaptıklarını almamam için. “Yaprakları o kadar kötü almışsın ki bu kadar oluyor,” diye yine kabahati bana sıçrattı. 

“Vallahi sorun yaprakta değil,” dedi kardeşim tertemiz bir görümce. Durup beni kokladı. “Sen yağ mı kokuyorsun?”

“Aha!” dedim aklıma patatesler gelince. Tam mutfağa koşacaktım ki asıl sormaya geldiğimi hatırladım. “Anne bu çay içilir mi?”

“Oğlum o dününkidir.”

“Biliyorum zaten,” dedim sadece emin olmak için sorduğumdan. Kerem peşime takılmasın diye odanın kapısını kapatıp kaçtım. Peşimden attığı çığlık umuyorum küfür içermiyordu. 

Patatesler yenilmeyecek kadar yanmamıştı. Yenisini koyup çaydanlığı boşalttım. Bir su çalkalasam yeterdi. Zaten içine yine çay koyacaktım. Ocağın bir köşesine koydum onları da. Sebze kestiğim tahta da temiz sayılırdı. Çünkü sebzeleri yıkayıp doğramıştım. Ondan da su geçirmem yetecekti. Ocağa geçip menemene başladım. Her şey tıkır tıkırdı.

Her şey hazır olunca kahvaltılıkları tepsiye dizdim, çayı demleyip kenara koydum. Patates kızartması, menemen ile sofrayı taçlandırmak için pastaneden aldığım simitleri de yanlarına koydum. Belki Nalin bala batırıp bana yedirirdi yine. “Tam evlenilecek adamım ha.”

Koca tepsiyi kaldırıp kapıdan çıkmak istedim de sığdıramadım. Mecbur iki üç sefer yapacaktım. Oturma odasına geçerken seslendim. “Ortayı açın! Geliyorum.” Kadınlar sarmaya ara verip ellerini yıkadılar, hazırladığım kahvaltıya oturdular. “Vay vay vay,” dedim herkesten önce kendimi övmek için. “Analar ne yiğitler doğuruyor!”

“Alt tarafı bir kahvaltı,” diyen memnuniyetsiz, gece koynumda meybuzun buzunu kıra kıra yiyendi. “Eline sağlık yine de.”

“Afiyetler olsun Bülbül Hanım,” dedim çayına kadar doldurup önüne koyarken. 

“Biz hazırlardık. Senin yorulmana gerek yoktu,” dedi Esme doldurup ortaya bıraktığım bardaklardan birini alırken. 

Ona cevap vermedim. Ayıp olmasın diye Zelal’e çay uzatırken duymamış gibi yaptım. Muhtemelen yarın abimlerle yeni eve geçecek, bir daha sık sık görüşmeyecektik. Böylesi herkes için daha iyi olacaktı.

Annemler de sofraya oturunca kadınlar rahat yesin diye çocukları kendi tarafıma aldım. Yengem yediremeyeceğimi söylese de menemeni tadıp yorumlamasını istemiş, geçiştirmiştim. 

“Vallah benim oğullarım hep en merhametlisi, en beceriklisi, en çalışkanıdır,” diye benim üzerimden kendini ve oğullarını öven anama öpücük atıp övgüyle karnımı doyurmaya başladım. 

Kahvaltıdan sonra programımı yengem şekillendirmişti. Tül perdelerinin makineye atılıp, kırışmadan asılması gerekiyormuş. Elindeki en uzun Merxas ben olduğum ve onu zaten benden başka götürecek kişisi olmadığı için kabul etmekten başka şans bırakmamıştı bana. Yarın için sarma sarmaya dönen kızlar içerisinde benimkine işaret çaktım kalkıp hazırlanması için. Omzunu kaldırıp indirdi onu ilgilendirmediğini söyler gibi. Karşılık olarak başımı sallamış, keyfin bilir dercesine çıkmıştım. 

Hemen yerinden kalkıp peşimden geldi. “Nereye?”

“Gezmeye.”

“Hemen geliyorum,” dedi başındaki yarım yamalak bağlı yazmayı kaydırıp odasına koşarken. 

“Salak,” dedim peşinden duymayacağı sesle. Çocuklarını hazırlamaya çıkacak yengeme yardım etme bahanesiyle peşine takıldım. “Bülbül tutturdu ben çocuklara bakarım götürmeyin diye. Ben de gel orada bak dedim. İyi demişim değil mi?”

“Gelsin, gelsin tabii,” dedi yengem tam tahmin ettiğim gibi. “Kerem’e bi’ yelek giydirsen tamamdır Hozan. Mir’in her yeri yağ. Ben onu değiştireyim.” 

Yüzük meselesinden bahsetmek için uygun anı bulduğumu düşündüğümden Kerem’e yelek giydirip yengemin banyoda diğer oğlunu yıkayıp getirmesini bekledim. Eli yüzü sırılsıklam dönen Mir ağlamaklıydı. Onu susturma telaşında binbir türlü oyun üreteyim derken meseleyi açamadım yine. Çocukları alıp aşağı indik. Bülbül hazırlanmış kapıda tek ayağını kaldırıp duvara dayamış şekilde bekliyordu. Tek gelmediğimi görünce bozuntuya vermedi.

“Ben de Hozan beyimizin süslenmesini bekliyoruz diye kızacaktım az kalsın. Mir aşkımmış.”

“Mir aşkınmış(!),” dedim Mir’i kucağına teslim ederken. Yengem arabaya giderken fısıldadım. “Çoluğa çocuğa aşkımlar hayatımlar beleş. Hozan’a sevgilim demek için günlerce beklet. Hak mıdır?”

Mir’i kucağında hoplattı. “Her an desem büyüsü bozulmaz mı sevgilim?”

Yavaşça eğildim yüzüne. “Böyle desen üzerine büyülenirim bile.” Mir elini burnuma atınca geri çekilmek zorunda kaldım. “Bozma ulan eşek.” Yanağına dört parmağımla hafifçe vurdum. 

Arabaya geçtiğimizde Esme de koşarak gelmişti peşimizden. Nalin’i görünce duraksadı. “Bu da her yerde…” diye söylenecek oldu. Benim duyduğumu fark edince susup ablasının yanına oturdu.

Nalin’e duymazdan gelmesini, nasılsa yarın konaktan ayrılacağını söyledim. Öne geçip yanıma oturdu. Abimin evi yakındı zaten. Çok sürmedi varmamız. Yengem besmele çekerek açtı kapıyı. Girdik içeri.

Hemen hemen her şey yerleştirilmiş, ev temizlenmişti. Güneşlikler de takılıydı da o tülü üzerlerine takmak zaruri olduğundan kalkıp gelmiştik. Yengem çocukları bize bırakıp çamaşırlığa geçti doğrudan. 

“Konağa benzer bir şey olur sanmıştım,” dedi Nalin odaları gezerken. Eşyalara bakınca beğeniyle tebessüm etmişti. “Sanki Memet abiler senelerdir burada oturuyormuş gibi hissediyorum. Ev o kadar onlar ki…”

Ben arka bahçeyi pek beğenmiştim. Orayı göstermeye çıkarttım. Tahmin ettiğim gibi o da beğenmişti. “Zühre yengenin mutfaktan çocuklarını izleyeceğine eminim. Çok ferah.”

“Her şeyini kendileri yaptırdılar.”

“İçini görür görmez anlamıştım.”

“Hayır. Sadece içi değil. Komple evi. Burası boş araziydi. Abim mimarıyla ayrı, mühendisiyle ayrı görüşe görüşe çizdirdi. Çakılan çivisinden çimentosuna kadar işin içindeydi.”

“Bu kadarını beklemiyordum,” derken gözlerindeki hayranlık artmıştı. Kulağını çekip masaya vurdu. “Hemen bir şey oku. Nazar etmeyelim.” Gözünü kapayıp kendi bildiği birkaç sureyi okumaya başlamıştı bile. 

Ben de okudum onunla. Hem eve hem onla yeğenimin üzerine üfledim. Nefesimle açtı gözünü. Hoşuna gitmiş, gülümsemişti. 

🎻🎻🎻

Esme aniden içeri girip Mir’i almak istedi. Kerem tek sıkılıyor diye götürmek istediğini söylemişti. Ama nerede ne yaptığımıza bakmak için özellikle geldiğine emindim. Onu muhatap saymadan çocuğu verdim bahanesi bitsin de peşimizden ayrılsın diye. 

Onu hiç görmemiş gibi yaptım. “Terasa çıksak sorun olur mu?”

Hozan kenara çekilip abartı bir reveransla üst kata çıkan merdivenleri gösterdiğinde yolu biliyormuşum gibi önden gittim. Odaların kapısını açıp tek tek göstermesiyle terasa kadar gittik. Upuzun üstü açık bir balkondu. Burada kim bilir ne güzel anıları olacaktı. 

Demir korkulara kadar gidip aşağı bakmak için bir nebze sarktığımda Hozan ardımdan sarılmış, ellerini ellerimin üzerine koyarak omzumdan öpmüştü. “Bizim konak mı, burası mı?”

“Burası da mükemmel,” dedim kolları arasına ona dönerken. “Ama burada hiç anımız yok. Bu yüzden konak gözümde hep daha torpilli. O yüzden kıyas yapmayacağım.”

“Burada da anılarımız olur,” diyerek dudaklarıma yaklaştığında niyetini anlamıştım. 

Elimi dudaklarına bastırıp yavaşça ittim, kıskacından çıkıp kaçacaktım. Bileğimden tutup beni geri döndürüp duvara yasladı. “Bi’ yanak sevgilim?”

“E hadi,” dedim tek yanağımı ona sunarken. 

Gayet normal öpecekmiş gibi dudaklarını yaklaştırdı. Bir anda koca şapırtılı bir öpüşle tüm yanağımı kapladığında yakalarına asılmak zorunda kalmıştım. “Hozan!”

Çok maharetli bir iş yapmış gibi sırıtarak çekildi. Yanağımda kalan ıslaklığını kendi eliyle silmişti. “Sildim, bak bir şey kalmadı.” Kendi yanağını çevirdi utanmadan. “Ödeşiriz istersen. Al.”

Yakasında tutup çektim yavaşça. Onun aksine küçücük öpecektim. Tam o esnada “Bu kapıyı açık mı unutmuşuz?” diyerek Zühre yenge terasa ayak basacak olunca telaştan ne yapacağımı bilememiş, Hozan’ı tuttuğum yakalarından sarsıp itmiştim. 

Zühre yenge kapı eşiğinde şok içerisinde, Hozan karşımda şaşkınla karışık gülme halindeyken kendimi çok salak hissetmiştim. “Yenge senin bu kaynını boğacağım! Az kaldı!” diyerek ortamı terk etmek istedim. 

Zühre yenge bir Hozan’a bir bana bakmıştı. “Size n’oluyor Allah aşkına? Ne güzel anlaşıyordunuz. Şimdi de birbirinizi mi boğazlıyorsunuz?” Kaynına baktı. “Hiç yakışıyor mu sana? Abin kızınca kızdı diyorsunuz. Bülbül burada benim misafirimdir. Nasıl tartışıyorsun?”

Hozan sinirden gülecek haldeydi. “Yenge vallahi ben bir şey…”

Açıklamasını böldüm. “İlk defa geldiğim yerde çıkardığı rezalete bak. Ben artık Memet abiye şikayet edeceğim bunu.” O sinirle çıkıp gitmek istedim. Zühre yengeyi geçince arkasından Hozan’a dil çıkardım. 

“Sen var ya…” dedi Hozan işaret parmağını sallayarak. Zühre yenge dönünce dilimi içeri sokmuştum bile. Koşarak aşağı indim. Hozan salağı da yengesinden uyarı yiyor olsa gerek peşimden bir dakika sonra inmişti. “Yengem bizi niye kanlı bıçaklı sanıyor? Sen gidip gelip beni şikayet mi ediyorsun?”

“Ya ney deseydim kadına?”

Başını sallayarak eğildi yüzüme. “Dümdüz deseydin böyle böyle diye.”

Hayatta diyemezdim. Zühre yengeyle Memet abi benim en utandıklarımda ilk dörtlüde yer alıyorlardı. “Niye ben diyorum? Sen de.”

“Derim,” dedi hiç çekinmeden. “Zaten diyecektim.”

“Hemen deme!” dedim bu defa. Bana bakışları değişsin istemiyordum. Zaten Zelal’in imalı imalı konuşmasıyla başım dertteydi. Herkes bilirse ben nasıl rahat edecektim?

Hozan kapının köşesine yaslandı. “Bak benim yengem dramatiktir. Kırılır. Niye bana demediniz diye içerler.”

Zühre yenge peşimizden aşağı inmişti. “Yine mi tartışıyorsunuz?” 

Kadını da üzmek istemedim. “Yooo… Özür diledi, barıştık. Arkadaşız.”

“İyi. Buna da şükür,” diyerek elindeki sepeti Hozan’a verdi. “Kurumadan asmak gerek Hozan. Yoksa kırışır, ütülemek zorunda kalırım.”

“Tamamdır, bende,” diyerek aldı sepeti. Yengesi gidince bana döndü. “Arkadaşız ha?”

“Öyleyiz de… Yalan mı?” diyerek Hozan’ı iş başına postalayıp çocukların olduğu odaya geçtim. “Aşklarım…” diyerek ortalarına atlayarak oturdum. “İnsan evine gelen misafiri bi’ öpmez mi?” Mir’i kaldırıp ben öptüm. “Oh! Mis de kokarmış.” Kerem’e geçtim. Yanağımı uzattım. “Hani bir öpücük?”

“Hozan da yetmedi buna,” diye bir mırıltı çıktı Esme’den. Bana sanki haddi olacakmış da beni aşağılayacakmış gibi bakmıştı. “Misafirliğin de bir sınırı var. Babasının evi dururken…” Kerem’i yavaşça bıraktım yere. “Gerçi niyeti belli ki gitmiyor.”

Nihayet kendini muhatap aldırtmıştı bana. “Sen duyulmadığını falan mı sanıyorsun?”

“Duysan ne fark edecek?” demesin mi yüzsüz yüzsüz?! 

“Sen kendini kim sanıyorsun ya? Sana beni eleştirme cüreti nereden geliyor?” Cevap vermesiyle zerre ilgilenmiyordum. Ellerimi belimin yanlarına koyup üzerine eğildim. “Suratına vurulmuyor diye sen kendi yediğin haltları unuttun mu?” Yüzünün şekli değişti orada. 

Nefret ederim insanların kendi hatalarını unutup beni yargılayabileceklerini sanmalarından!

“Öyleyse ben hatırlatayım Esme. Sen ablanın telefonundan eniştenin kuzeniyle görüşüp, ablan suçlanınca ağzını bile açmayan değil misin?”

“Sen ne bilirsin de…” diye diklenecek oldu bana.

“Bilen biliyor da ablanın hatırına suratına çarpmıyor. Kerameti kendinde sanma. Sen ablana iftira atıldığını bile bile gözyaşlarını senelerce izleyip, kendini feda edişine mani olmazken susmaya utanmamış kızsın. Şimdi bana gelince mi dilin çözülecek?” 

Parmağımla kendimi gösterdim. “Sen bak bi’ bana. Sence ben senin lafları yutup ‘Misafirim, kavga çıkartmayayım,’ diye diye sonuna kadar alttan alabilecek biri miyim?”

Suratına öyle bir renk atmıştı ki kırmızı değildi bu artık. “Zelal anlattı değil mi? O pisliğin uydurmaları bunlar!”

Bu defa tiksinerek ben bakmıştım ona. “O kadar da biliyorsun ki neyin ney olduğunu. İnkar etmek işine geliyor. Ama beni zerre ilgilendirmiyorsun Esme. Kendini bir halt sanıp bana olup olmadık yerlerde çatmaya kalkma. Ağzımı açarsam yüzü yerde çıkan sen olursun!”

Zühre yenge seslere gelince evine gelip kardeşiyle tartışıyor görünmek istememiştim. Kadın sürekli biriyle kavga ederken görüp sorunlu kişi olarak beni bilecekti sonunda. “Ben Hozan’a yardım edeceğim,” diyerek odadan çıktım. 

Peşimden Zühre yenge ne olduğunu sormuş, Esme ise bir şeyler saçmaladığımı ama dinlemediğini söyleyerek konuyu kapatmıştı. Suçunu suratına vurduğumu söylemek için bile suçunu hatırlatmak istemiyordu. 

Makinenin başında boş sepetle bekleyen Hozan’ın yanına gittim. “Esme’yi bir gün döversem bana sakın neden diye sorma.”

“Neden?” diye şimdi sordu fark etmeden. “Neden döveceksin değil. Onu tahmin edebiliyorum. Ama neden neden diye sormayayım.”

“Öyle işte, sorma,” dedim kollarımı göğsümün altında kavuştururken. “Sinirli olurum. Sana da çatarım.”

Kolunu omzuma sarıp beni dibine çekti. “Allah Allah.”

Hafifçe gittim dirseğimle. “Yengen gelir şimdi.”

“Gelirse seni boğduğumu söyler, kaçarsın sen.”

Söylediğine güldüm. Ama muhtemelen dediği gibi de yapardım. İkindiye kadar Hozan’ın perde asmasına yardım etmek suretiyle peşine takılmış, sadece atlamadan takması için hatırlatmalar yaparak koltuğun köşelerine yaslanıp onu izlemiştim. 

Bir ara tepeye bakmaktan boynuna ağrı girmiş olacak kornişin ucuna sıkıştıracağı kağıtı katlayınca kafama atmıştı. Kağıt saçımın arasında kaybolunca inip arayıp bulmakla kendine iki iş çıkarması onun kendi salaklığı olmuştu. 

Akşama doğru konağa geçmiş, yarının yorgunluğuna dayanabilmek için erkenden odalarımıza geçip dinlenecek olmuştuk. Aklımı buzluktaki meybuz çelmese direkt uyuyacaktım. 

Herkes odasına çekilince odamdan gizlice çıkmış, mutfağa yol almıştım. Nihayet meybuza ulaştım dediğimde Hozan da aynı amaçla gelmiş, buz haliyle ısıracakken yakalamıştı. “Hem bensiz yiyorsun hem de erimesini beklemeden?”

“Uyudun sandım,” dedim ağzımdaki buzu çaktırmadan ısıra ısıra götürürken. Elimden meybuzumu aniden çektiğinde huysuzlandım. “Eritecektim.”

“Görmeden inanmam,” dedi kapıya doğru dönerken. “Bana da getir cimri.”

Buzluğu açıp bir tane de ona alıp peşinden kendi odama girdim. Yatağın içine girdiğinde çağırmasına gerek olmadan benim için ayırdığı yere geçtim. Sırtımı göğsüne yaslayıp elimdeki meybuzun paketini dişimle açtım. “Bu benim olsun.”

“Ben seninle n’pacağım sevgilim,” dediğinde çocuksu talebime gülüyordu. Gülmesi güldürmüştü beni.

🎻🎻🎻

Sabah atar atmaz arandığımda telefonu açacak kadar ayılmam mümkün olmamıştı hemen. İkinci çalışa kadar kalkamadım. En sonunda açmazsam susmayacağına emin olunca mecbur kalkmıştım. “He abi?”

“Hozan ben sana ardımı dönüp gidemeyecek miyim?”

Elimi yüzüme vurup aşağı çektim. “N’apmışım abi?” Soruyu hemen düzelttim. “Neyi yapmamışım?”

“Şirkete hiç gitmedin mi?”

“Sizin evin perdeleri…” dememi duymadı bile. Kızmaya aramıştı.

“Kalk git çabuk! Ben gelene kadar varmış ol.”

Gözümü sıkıp bıraktım kendimi ayıltmak için. Bugün abimin evinin ilk daveti vardı. Adam yoldan geliyordu. Daha kaynanasını karşılamaya geçecekti. Tüm stresini, sinirini anlıyordum ama bu saatte aramasını anlamıyordum. “Abi bir saat sonra arasan da aynı azarı çekmiş olmaz mıydın?”

“Hozan kalk git, dedim!”

Bir anlık sinirle cevap vermiş oldum. “Ulan defolup gideyim de bi’ rahatlayın!” Telefonu kapattım.

Sesime Bülbül kalkmıştı. “Niye öyle dedin?”

“Hep onlar mı kızacak? Ben de kızdım,” diyerek kendimi yatağa geri bıraktım. “Bugün kimseyi göresim yok. Yengem milleti toplamıştır. Of!”

“Baban da gelecek,” dedi yastığını yükseltip yaslanırken. “Ona küs müsün sen de?”

“Küssem sanki anlayacak mı?” Başımı çevirip gözlerine baktım. “Anlayıp da biz bu çocuğu kırmışız diyecek mi?”

“Konuşsan?” diye öneriden bulundu. “Benim babam gibi olsa hiç yüzüne bile bak demezdim. Ama Yekta amca öyle değil. Bi’ konuşmayı denesen?”

“Deneyeceğiz bakalım,” dedim yerimden doğrulurken. “Bugünün görevi abim gelene kadar şirkette korkuluk olmak. O gelince de ev halkını vurulmadan, bayılmadan, zehirlenmeden evine götürmek. Acaba hangisini beceremediğim için azar işiteceğim?”

Böyle konuşunca benimkinin bana acıyası gelmişti. “Hiçbiri senin elinde olan şeyler değildi. Niye bu kadar alıngan oldun Hozan?”

Bana acımasın diye espiriye vurayım dedim. “Körle yatan şaşı kalkıyormuş demek.”

Yastığını kapıp suratına attı. “Yatmasaydın o zaman! Ben mi dedim gel her gece yanıma yat?!”

Suratımdan düşen yastığı ona geri attım. “Ama alıngan değilim diyemiyorsun.”

Bu defa yastıkla vurmak için dizlerinin üzerine kalkmıştı. Geriye kaçtığımda yaptığı hamle yüzünden yataktan düşecek olmuş, kendini daha gülünç duruma getirmişti. Haline güldüm diye daha bir delirdi. “Defol git! İnşAllah Memet abi bugün sana öyle çok kızar ki salağa dönersin!”

“Abim kızarsa senin yanına döneceğim,” dedim daha da çıldırsın diye. 

Yastığı kapıya kadar fırlattı tutturmak için. Dışarıya kaçıp orada güldüm. “Sana da günaydın salak!” dedim dışarıdan. 

Dönüp yukarı çıkacağımda yengem salondan çıkmıştı. “Yine mi kavga ediyorsunuz?”

“Yine, hep,” dedim gülerek. “Günaydın yengelerin gülü. Niye erken kalktın?”

“İş çoktur,” dedi heyecandan uyuyamamış olacak. Kolumu tutup salona doğru çekti. “Bülbül’e de sordum da inkar etmişti. Ama hem ben yakıştırdığımdan hem de insan sevmediğinin peşinden bu kadar gitmez diye düşündüğümden sana da soracağım. Yoksa yok de, hiç kırılma bana. Senin Bülbül’e karşı bir hissin mi var Hozan? Ben seni hiçbir kızla böyle didişirken görmedim. Ondan sorayım dedim.”

Şüphelenmemesi imkansızdı tabii. Nalin gibi yalan söylemelik bir isteğim yoktu. Direkt yüzüğü bile getirip gösterir, her şeyi anlatırdım hatta. Fakat bugün tehlikeliydi. Yengem resmen sülalenin bir kısmını evine topluyordu. O yüzden bugünü atlatınca konuşmak daha doğru olacaktı. 

“Dünyanın en anlaşabilecek iki insanıyken en anlaşamayan arkadaşları olmuşuz yenge.”

“Ama ayıp oluyor böyle. Ne zaman baksam kavga ediyorsunuz. Kızcağız ya alınıp gidecek ya abinler görüp seni dövecek.”

“Ben halledeceğim, merak etme.” 

Yengemi bırakıp merdivenleri çıktım. Duşa girmek için odama girdiğimde içeride biri vardı. Kapıyı açmamla telaş etmiş, elindeki fotoğrafları yatağa düşürmüştü. “Esme?”

“Çocukların eşyaları kalmış mı diye odaları geziyordum,” dedi alelacele. “Poşetin kenarından fotoğraflar görününce ablamla enişteminkilere bakmak için almıştım elime.” 

Çarşıda fotoğrafları çıkartırken Nalin’le çektiklerimi özellikle ayırmış, çekmeceye koymuştum. Ev halkıyla olan resimler poşette, komodinin üzerindeydi. Esme’nin elinden saçılmış resimlerde Nalin’le ben vardık. “Onlar özel resimler.”

“Sonradan fark ettim,” dedi tüm resimleri karıştırmış halde yatağa düşürmemiş gibi. “Bülbül’ün epey resmi var senle. Benimle bir tane bile çekilmemiştin.”

Kapıyı aralık bırakıp yaslandım. “Esme… Sana dürüst olacağım ve sen de bir daha Bülbül’le tartışmayacaksın. Biz…” dememle zaten ne diyeceğimi bildiği için sözüme atlaması bir olmuştu.

“O kız senin paranın peşinde.” Gözümü kapadım bezginlikle. “Sırf sana yakın olmak için yapmadığı şey yok. Babası da hayatta, evi de yakında… Ama gitmiyor! Sırf senin üzerine kalmak için…”

“Esme!” dedim dayanamayıp sesimi yükselterek. “Abimin baldızısın diyorum. Senle tartışmayayım diyorum. Ama sen sınırı çok aşıyorsun. Bak… Sen Bülbül’ü hiç tanımıyorsun. Hakkında konuşamazsın.”

“Hozan kız daha dün geldi. Ben ondan önce buradaydım!”

“Dün gelmedi,” dedim her an çıkmasını istemek için kapıyı tamamen açarken. “Bülbül çocukken buradaydı. Ona Bülbül ismini bile ben verdim. Nalin hep benimleydi. Hep bendeydi!”

Yüzünde hayalkırıklığı öfkeyle dolaştı. “Yüzüğü de mi ona aldın?”

“Evet!” dedim uzatmadan. Elimle kapının dışını gösterdim. “Bir daha odama girip eşyalarımı karıştırmanı istemiyorum. Çık Esme!”

Bir hışım çıkacakken önümde durdu. Gözleri hırstan dolmuştu. “O kız seni hak etmiyor. Seni mahvedecek!”

“Benimle ney istiyorsa yapar. Çık!”

“Mahvolacaksın Hozan!” diyerek çıktı. Koşarak aşağıya indi.

Sabır çekerek girdim içeri. Yatağın üzerindeki resimleri tek tek ayırdım. Halamlar da geleceği için düğün resimlerine bakmak isterlerdi belki. Nalin’le beni görürlerse gelinle damadı unutup inme yaşayabilirlerdi. Bize özel olanları ayırıp kalanı poşete doldurdum, duşa girdim. Çıkıp giyindim, öğleye kadar sürecek korkuluk görevim için şirkete geçtim.

Şirkete girer girmez ilk işim Eda’nın masasına yaslanmak olmuştu. “Ney dilersen dile benden.” İzmir’de yardımı dokunmuştu, unutmamıştım.

“Memet Bey’in imzasını bekleyen dosyalar var,” diyerek abimin odasını gösterdi. Hiç yüzüme bakmamıştı. 

“İş harici bir şey iste Eda abla,” dedim sevecen bir sesle. “Beni borçlu bırakma.”

“Mimardan uzak dursan iyi olur,” diyerek başını kaldırdı. “Ya da Bülbül’den.”

Ellerimi havaya kaldırdım. “Alakam bile yok kendisiyle. En son ne zaman gelmişsem o zaman görmüşümdür.”

“Her gelişinde seni soruyor. Bugün yine bir bahane bulup son kez gelir. Artık kadına ne dersen sen bilirsin.”

“Tamam. Beni sorarsa gönderirsin odama,” dedim masadan doğrulurken. “Ama Bülbül’den başkasıyla görüşmüyorum. Günahımı alma. Ben hiç İbo abiyle aranızda…”

“Dosyaları odanıza getireceğim,” diye resmi sesine geçti. “Kolay gelsin Hozan Bey.”

“Çok ketumsun ha,” dedim önündeki ajandasını kapatarak. “Eda yenge.”

Yaptığıma mı yoksa dediğime mi daha çok sinirlenmişti anlamadım. Ama bakışı hiç de bana kıymayacak bakış değildi. “Odamdayım Eda yenge. Bir şey olursa oraya…”

“İyi günler Hozan Bey!”

Gülmemek için dudaklarımı ağzımın içine alıp başımı sallayarak geçtim odama. Biraz sonra kucak kucak dosyalar getirip önüme yığmasıyla yüzümdeki gülümsemeyi tokatlamış olmuştu. “Sadece bugün için acil olanları getirseydin…”

“Bana göre hepsi acil Hozan Bey.” 

Demek benim bu kadını kızdırmamam gerekti. “Abla valla şakasına yaptım. Ben bunları karıştırıp bir hata yapsam abim sittin sene başıma kakar.”

İki tanesini kenara ayırdı. “Bunlardan başlayın.”

Bugün için acil olanlar onlardı demek ki. Alıp öyle hızlıca üstten okudum. Hep aynı şeylerdi. Abimin imzası gerekti sadece. Yine de ne olur ne olmaz arayıp sordum, onay çıkınca imzasını taklit edip attım. Diğer dosyalara geçmeyi gözüm yemezdi. Ama vakit de daha var diye önüme çekip göz gezdirdim. “Şimdi ben bunu okuyup n’apacağım? Alan almış, veren vermiş.” Birkaç sayfa daha geçip baktım. Tarihleri kontrol etmek sonradan aklıma gelmişti. “Bunlar geçen senenin mi? Ulan Eda…” Sırf gözümü korkutmak için yığmış bunları.

Ona beni kandırdığı için dalaşmaya gideceğimde açılan kapının önünde Mimar Seher’le karşılaştım. “Nihayet,” dedi beni görünce. “Konuşabilir miyiz?”

Yakalanmıştım. Kaçmak yerine konuşup gerçekten bitirmek en doğrusu olacaktı artık. Eda’ya çay göndermesi için işaret yapıp içeriye girdim. Masama oturup geçen yılın dosyasında önemli bir işim varmış gibi sayfa çevirdim. “Kusura bakmayın. Biraz yoğundum. Eğer önemli bir şey değilse…”

“Ozan ben de seninle görüşmek istemiyorum,” diyerek içime su serpmişti Seher. Başımı kaldırıp baktım devam etmesi için. “Ben eski eşimle barıştım. Çocuklar için tekrar denemeye karar verdik. Bu yüzden zaten seninle görüşemem.”

Başımı salladım böylesinin daha doğru olduğunu söylemek için. Devam edeceği sıra Eda çayları kendi servis etmek için odaya girince sessizlik olmuştu. “Hozan Bey acil olan dosyaları bitirdiğinizde haber edersiniz,” dedi dosya yığınını gözüyle işaret ederek. Kadınla fazla konuşma demek istiyordu sanırım. 

“Mimar Hanım’ın da acelesi vardır. Hemen halledeceğim,” dedim çıkması için. Sonra Seher’e döndüm. “Yoğun bir gün.”

“Çok tutmayacağım. Senden sadece tek bir şey rica edecektim.” Yerinde huzursuzca öne kaydı. “Aramıza geçenler hiç olmamış gibi yapabilir miyiz?”

“Zaten hiçbir şey olmadı,” dedim içi rahat etsin diye. “Şu an ciddi bir ilişkim var. Sadece oraya odaklıyım.”

Dediğimle iyice rahatlamıştı. “Umarım mutlu olursunuz. Ozan… Senden tek ricam beni hiç tanımıyormuş gibi yaparsan…” Başımı salladım sebebini söylemesini bile beklemeden. “Çünkü eşim biraz takıntılı biridir. Biz tekrar bir araya geldiğimizde… Ben… Ben kimseyle görüşmediğime dair yemin ettim. Sonradan ortaya çıkarsa… Kötü şeyler olabilir.”

“Gerçekten anladım,” dedim meseleyi kapatmak için. “Siz iş için geldiniz ve biz hiç görüşmedik. Buradan sonra da birbirimizi hiç tanımıyoruz.” Onu geçirmek için ayağa kalktım. “İyi günler.”

“İyi günler. Kolay gelsin,” dedi masanın üzerindeki dosya yığınını benim işim sandığından. Kapıyı açtığımda bir beladan kurtulmuş gibi rahat nefes alarak çıktı odamdan. 

Mimar kattan ayrılınca Eda’nın masasına yaslandım. “Beni yanlış tanıyorsun. Bülbül’leyken başka kimseyle işim olmaz.”

“Kadının kocası polis,” dedi meselenin ben olmadığımı belirtircesine. “İyi polislerden değil Hozan.”

Seher de takıntılı birisi olduğunu söylemişti. Sanırım takıntısı sadece işine değildi. Kaşlarım çatıldı. “Madem iyi polislerden değil. Abim nereden tanıyor?”

“Çakal herkesi tanır,” diyerek ajandasında bir şeyin üzerini çizdi. Masa telefonunu kulağına dayadı. Bu benle konuşmasının bittiğini söyleme yöntemiymiş. 

Bozuntuya vermedim. “Forsunuzdan da geçilmiyor,” diyerek doğruldum. Odama geçtim. Dağınık masanın üzerini toplamak için öncesinde var olanları çekmecelere tıkıştırmaya geçtim. Kilitli olanı açınca şimdiye kullanıp bitiririm diye stokladığım prezervatiflere denk gelmiştim. “İnsanın belası bir elinden dilinden gelmiyor.” Hepsini çıkarıp çöp poşetine attım. Görünmesin diye üzerine müsvedde kağıtları da saçıp iyice sakladım. Artık bunlara ihtiyacım yoktu. 

Öğleye kadar yapacak başka işim olmadığı için dosyaları eski yerine koymaya, abimin odasına geçtim. Onun masası her zamankinden daha dolu, daha karmaşıktı. Eviyle uğraşırken burayı epey boşlamıştı. Dosyaları masasının arkasındaki raflara tarihlerine göre dizip masasına oturdum. 

“Neymiş bunlar?” Eviyle ilgili olan her şey halledilmişti. Onları ayırıp karışmasın diye toplantı masasına geçirdim. Şirketle ilgili olanlara daha dokunulmamıştı. Muhtemelen bugün burada olsa halletmesi gerekenlerdi. Yengemin verdiği davet ve Efkan’ı teslim etmesi gerekmesi yüzünden bunları erteleyecekti. 

Yoldan gelmesine rağmen evde onu bekleyen kalabalıkla da epey yorulacaktı. Bari yarınını boşaltıp erken kalkmaktan onu kurtarabilirsem kurtaracaktım. Hem bana kızdığına da pişman etmiş olurdum. 

Masasının başına oturdum bir hevesle. Beş dakika kalmadı o heves bende. Kağıtların içerisinde kendimi kaybolmuş hissettim. 

Sözde kadına ne istersen yaparım demiştim ama yine mecbur ben bir şey isteyecektim. Eda ablayı aradım. “Eda gül,” dedim şirin bir sesle. “Memet başkana hayrımız dokunsun ister misin?”

“Geliyorum Hozan Bey,” dedi direkt. Topuklu tıkırtısı odaya yaklaştığını belli etmişti. Telefonu kapatıp onu bekledim. Girer girmez sordu. “Neye ihtiyacınız var?”

“Sandalye kap gel. Ben bunları hep karıştırıyorum.” Eda toplantı masasından sandalye çekip yanıma oturdu. “Aslında abim anlattı bir defasında da…”

“Ben tekrar anlatacağım,” dedi işe masanın üzerindeki dağınlığı hizaya sokmakla başlayıp. “Beni can kulağıyla dinle Hozan. Memet Bey gelmeden biter.”

Sınıfının çalışan ablası alt dönemini sınava çalıştıracak gibi hissetmiştim. Yerimde dikleşip “Heh,” dedim hazır bir sesle. 

Eda ablanın ne kadar zeki olduğunu, anlattığı şeyi benim zekama kadar basitleştirerek anlatmasından anlamıştım. Bu kadın istese herkese her işi öğretebilirdi. O halde burada işi neydi?

“Anlamadıysan baştan anlatabilirim,” dedi diğer dosyayı önüne çekerken. 

“Sana yemin ediyorum ben bu anlattığını ilk defa bugün anlamışım,” dedim sıfır abartıyla. “Abla senin daha iyi yerlerde olman gerekti. Valla sen burada harcanıyorsun.”

Gülümsedi dediğime. İlk defa şöyle gülerken gördüm kadını. “Memet Bey’den öğrendim.”

“Yok,” dedim başımı iki yana sallayıp. “O bu kadar iyi anlatamıyor.” 

İşleri bugüne kadar öğrenememe sebebimi hep ya kendi salaklığım ya işlerin abim gibi büyükler tarafından anlaşılabilecek bir şeyler olduğunu düşünmem sanıyordum. Ama bugün artık emin olmuştum. Anlatamayan abimdi. Çünkü bu işi kendi de sevmiyordu. Kendine zor geleni bana da kolaylaştıramıyordu. Ben bu yüzden hiç tam anlamıyla anlamamış, anlamadığımdan da hep kaçmıştım.

“Abla sen banka kısmını da anlatsana. Kafam o tarafı hiç almamıştı.” 

“O uzun sürecek. Bir gün tamamen onun için çalışırız,” diyerek çektiği dosyayı açtı. “Memet Bey’in işlerini bitirelim.”

“Ha tamam,” dedim bize kahve söylemeden önce. Öğleden sonraya kadar dosyaların tamamı bitmese de yarın abimi buraya getirtecek olanları aradan çıkartmıştık. 

Memet abim odaya girene kadar saate bakmamıştım. “Hayrolsun?” dedi adam bizi çalışırken görürken. Galiba sadece beni. “Çakal!” diye seslendi geriye. “Gel, burada!” Kapıyı açık tuttu diğer abim gelene kadar. Beni görmesini bekledi. 

Çakal beni görür görmez şaşırdı. “Ulan odan boş diye günahını almışız ya. Sen yeni bir şarkı üzerinde mi çalışıyorsun orada?”

“Şarkıya çalışacak olsam burada mı çalışırdım?” Sırtım tutulduğu için iyice gerindim yerimde. “Efkan’ı teslim ettiniz mi?”

“Çarşaf giydirmeme izin vermedi,” diyerek abimi gösterdi Çakal. “Pek eğlenemedim.”

Abimler gelince ayağa kalkmış olan Eda boşalan kahve bardaklarını alıp sessizce ayrılmıştı. Memet abime de kendi yerini teslim etmek için ben kalkacak oldum. Abim omzuma bastırıp oturttu geri. Tek eli omzumda, diğer eliyle dosyaları kapatıp hangilerini olduğuna baktı. “Nereden esti?”

“Bir şeyleri yanlış yapayım da sana kızacak haklı nedenler vereyim demiştim. Galiba yanlışlıkla doğru yapmışım. Kusura bakmayacaksın artık.”

Elini yanağıma vurdu hafifçe. “Şımarma hemen.” Yanımdaki sandalyeye oturdu. “Aferin.”

Çakal’a baktım yüzümü buruşturup. “Abim bir şey dedi ama anlamadım. Bu kelimeyi ilk defa kullanıyor. Sen anladın?”

“Yeni bir küfürdür herhalde,” dedi Çakal masaya kalçasının yarısını dayayıp otururken. “Ben de ilk kez duyuyorum.”

“Abartmayın,” diyerek arkasına yaslandı abim. “İnsan gibi davrandığınızda ben size hiç küfretmiş miyim?”

“İnsan gibi,” dedi Çakal bu kelimeyi de pek sık duyuyor ama anlayamıyor gibi. Birbirimize güldük. 

Arada beni bir esneme almıştı. “Valla başkan elimden geliyordu yaptım. Sevabını günahını Allah’a bıraktım. Sen artık bugünkü davetten sonra öğleye kadar yatar, kimseye kızmazsın inşAllah.”

“Eyvallah,” dedi elini dizime vurup. “Eve de böyle sahip çıkın.”

“Oho ooo…” dedim kollarımı genişçe açıp esnetirken. “Sana da bir iş yapmaya gelmiyor.”

Çakal toplantı masasına dizili olanları karıştırmaya geçmişti. “Evin mi bunlar?”

“Getir,” dedi abim yeri gelmişken bize göstermek için. Masanın ortasını açtım onun için. “İleride lazım olur bu bilgiler,” diyerek neyi nasıl yaptığını anlatmaya başladı. 

Zaten Eda’dan bir ton şey dinlemiştim. Teneffüssüz ikinci derse girmiş gibi hissettim. Adam hevesli hevesli anlatıyor diye Çakal da çıkıntılık yapmayınca dersi ben de bölememiştim. Öyle dinliyor gibi yapıp kaçacaktım da abim uzatmadan tane tane anlatınca dinlerken bulmuştum kendimi. 

Memet abim ilk defa bir işi nasıl yaptığını zorlaştırmadan anlatıyor, ben de anlıyordum. Çünkü abim sevdiği işi anlatırken anlamamızı sağlayacak şekilde tane tane anlatıyordu. 

Artık emindim. Abimin yeri burası değildi. Babamın dediği gibi o sevdiği işi bulmuştu. Ailesini de kurmuştu. Gidecekti. 

Abimin gideceğini gerçekten kabullenmek farklı hissettirmişti. Çakal’a baktım o da anladı mı diye. Bana göz kırpıp abime dönmüştü. 

🎻🎻🎻

Ev o kadar hummalı bir karmaşa içerisindeydi ki her an bana iş kitlenecek korkusundan kimseyle göz teması kurmamaya çalışıyordum sabahtan beri. Tam nihayet yemekleri Halime teyzeler halletti, toparlanmayı Zühre yengeler halleti derken Koçer amca yanında karısıyla eve dönmüştü. 

Sosin kadının Zühre yenge varken evden kovulmuş olmasının, akraba evine sürülmesinin sonuna gelinmişti sanıyorum. Millete yük olmaması için eve geri getirmişlerdi ama ev eskisi gibi değildi. Halime teyze ile kavgalıydı. Zühre yenge ondan nefret ediyor, yüzüne bakmıyordu. Dicle onu görmemek için odasına dönmüştü. Zelal yeni bir kavga başlasın da yine evden kovulsun diye tetikte beklerken; Xezal sessizliğe düşmüş, kendini işe vermişti. 

Benim de hiç onu göresim yoktu. Kadını çocukluğumdan beri sevmiyordum. Daha o yaşta anlamıştım ne fena birisi olduğunu. Onunla hiç muhatap olasım gelmemişti. Zelal’in yanına geçtim. Çok şükür o da istenmediğinin farkına varmış, odasına çekilmişti. 

“Keşke amcam şunu boşayıp babasının evine postalasaydı da kurtulsaydık,” dedi Zelal ardından. 

Xezal’ın duyduğunu biliyordum. Çok yakınımızdaydı. Bu söze üzülüp üzülmediğini anlamak için yüzüne dikkatle bakmıştım. Ona baktığımı anlamış, elindeki iş bitmeden başka işi çıkmış gibi yer değiştirmişti. 

Zelal’i dürterek uyardım. “Xezal üzülecek.”

“Duymadı ya,” dedi uzağımıza gittiğini görünce. “Ayrıca o da biliyor annesinin ne halt olduğunu.”

“Olsun. Üzülür yine de. Onun yanında deme baban annesi boşasın diye.”

Zelal saçını savurdu geriye. “Neyse. Devran abinin çıkmasına az kaldı. O şeytan o gün görecek dünya kaç bucak!”

Elimle sesini alçaltmasını işaret ettim. Xezal’ın bıraktığı işi tamamlamak için devraldım. Elimdeki iş bitince çocukları sevmek için avluya çıktım. Tam o sıra Yekta amca da içeri girmişti. Salona giderken beni görmüş, seslenmişti. “Kızım bi’ bardak suyla ilacımı getirin.”

Ona küstüm. Duymazdan gelip gidebilirdim. Ama çocukluğumdan beri boynumu saran bir minnet duygusu da vardı. Ne kadar kalbimi kırmış olursa olsun ardımı dönüp gidemiyordum. Kızlara haber vermeye geçtim. “Babanız su ve ilaç istiyor.”

“Yukarıda,” dedi Zelal eli bulaşıkta. Sanki ben yerini mi sormuştum? “Elim dolu sen götürürsün.”

Xezal’a baktım belki o götürür diye. Ama salataya girişmişti. Şimdi ısrar etsem Yekta amcaya küs olduğumu anlayacaklardı. “Of,” diyerek bir bardak su aldım. Söylenen yerdeki ilaç paketlerinin hepsini aldım. 

Salona girdiğimde Yekta amca ceketini çıkartmış, yeleğiyle yerinde oturmuştu. Suyu getirdiğimi görünce elini uzatmıştı. Ben de o sıra elini uzatmasını beklemediğim için sehpanın üzerine koyuyordum bardağı. Geri eline vermek için oraya götürdüm, Yekta amca elini indirmişti. Geri sehpaya götürdüğümde elini tekrar kaldırmıştı. Ortalık karışınca sehpaya bıraktım bardağı. Eline de ilaç paketlerini bırakayım dedim. Üst üste yığınca düştü birkaçı.

Eğilip topladım, sehpaya bırakıp kaçıp gidecek oldum. “Sağ ol kızım,” dedi Yekta amca. Küs olduğum için sadece başımı salladım. Tam çıkacağımda seslendi. “Bılbıl, bak bi’ buraya.” Kapının oradan durup baktım. “Bunların hepsi şimdi içilmez. Sanki biraz karıştırmışsın?”

Ne bulduysam getirmiştim. Hangisini içeceğini bilir sanmıştım. Yanına dönüp baktım. Üzerlerinde yazıyordu. İki tanesini parmağımla işaret ettim onları içmesi için. 

Emin olamadı herhalde. Sordu. “Hangisi mide için? Kaç gündür içmemişim.”

Onu isimlerine bakarak anlayamazdım. Ayakucuna oturup ilaçları alıp tek tek içini açtım. Anneannemden alışkındım prospektüs okumaya. “Bu ağrı kesici,” dedim paketi gösterip. “Sadece ağrın olunca içileceğini yazmışlar.”

Yekta amca ilacın rengine ve şekline bakıp anlıyordu. “Bunu biliyorum. Mide için iki tane var.”

İlaçları tek tek okuyup mide için olanlara geçtim. “Biri yemekten önce diğer yemekten sonra.”

“Biliyorum,” dedi ilaçlarını tanıdığından. “Şimdi hangisini içeyim? Kaç gündür ilaç içmeden ağır yemekler yemişim.”

“Bence…” dedim ilaçları tek tek gösterip. “Açken olanı şimdi al. Memet abilerde yağlı yemeklerden yeme. Daha hafif şeyler ye. Sonra da tokken olanı alırsın.”

Anneanneme öyle veriyordum ilaçları. Ağrısını dindiriyordu. 

Yekta amca da dediğim gibi açken içmesi gerekeni içti. Boş bardağı verirken minnetle gülümsedi. “Sağ olasın kızım.” Bardağı alıp ilaçları toplamaya geçtim. “Zelal de ilaçları bana okuyor. O böyle sırayla demiyor. Doktor ne demişse öyle içirtiyor.”

Hafifçe tebessüm ettim. Ama bir şey demedim. 

“Sen hastasın?” Başımı iki yana sallayıp ayağa kalktım. Yüzüme dikkatle baktı neyim olduğunu anlamak ister gibi. Anlayamadı tabii. 

Sessizce çıktım salondan. İlaçları mutfağa bıraktım. O sıra Memet abiler çoktan gelmiş, şirketi halletmek için oraya geçmiş, işleri erken bitince de eve erken gelmişlerdi. Ev halkı da yeni eve geçmek için hemen hemen her şeyi ayarlamıştı. “Beş dakikaya çıkalım. Herkes kapıda olsun,” diyerek salona geçti Memet abi. 

“Ay çamaşır askısında kıyafetler kaldı,” diyerek yukarı koştu Zühre yenge. Zelal de bulaşığı bitirip Sosin cadı kadının yukarı çıktığından beri inmemesinden şüphelenmiş, valizlere muska benzeri bir şey sıkıştırıp sıkıştırmadığını kontrol etmeye çıkmıştı. Xezal ise yukarıdaki işlerini halledeceğini söyleyip çıktığında mutfakta tek kalmıştım. 

Buzluktan bir meybuz alıp kendime sandalye çekip oturdum. Hozan salağı birini arıyor olacak başını içeri uzatıp mutfağı kontrol etmiş, beni görünce hemen içeri girmişti. “Of bugün bir çalışmışım,” diyerek karşıma oturdu. “Yemin ederim kafam iki kattır şu an.”

“MaşAllah,” dedim alayla. “Şirket ne zaman batıyor?”

Dediğime gülesi gelmemişse de gülmüştü. “Sen daha sabahki küslüğü unutmamışsın?”

“Hani körle yatan şaşı kalkıyordu? Sen hâlâ aynı unutkanlıkla salak gibi yaşıyorsun.”

Uzanıp ağzını açmadığım meybuzumu kaptı benden. “Git gel meybuz ye.” Masanın üzerindeki meyve tabağını uzattı. “Biraz gerçek meyve ye.”

“Of kim uğraşacak meyve kesmekle? Ver meybuzumu!” 

Vermek yerine kalkıp buzluğa geri koydu sırf gıcıklığına. Çekmeceden bir bıçak alıp yerine oturdu. Elmanın tekini alıp ortadan ikiye böldü. “Dışını da soyayım?”

“Soyma,” diyerek kaptım elinden. “Sanki canım elma mı istiyordu? Ne güzel portakallı meybuz yiyecektim.”

“Portakal çıksın. Bizzat onu da yersin.” Kendi elmasının kabuğunu soymaya başladı. “Yalnız bugün felaket çalışmışım.”

Övgü mü bekliyordu? “İyi, aferin,” dedim ağzım dolu.

“Yok canım. Görevimizdi,” diyerek kestiği kabuğu yedi. Madem yiyecekti, niye soymuştu? Tam bir salaktı.

“Şimdi diyorum ki…” diyerek bir şeye giriş yaptı. “Hazır babam gelmişken… Onunla konuşacakken…”

Neyi demeye yol yaptığını beklerken ağzımdaki elmayı çiğniyordum. 

“Acaba bizi de…” dediğinde avludan bir kadın ona seslenmişti.

“Hozan!”

Ayşen!

Hozan elmayı bıçakla bırakıp kalktı. “Ayşen mi o?” Mutfağın kapısına çıktı. “Hayırdır? Beklemiyordum.”

Ağzımdaki son parçayı çiğnemeyi unuttum. Yerimden kalktığımda Ayşen mutfağın kapısının önünde Hozan’a sarılmıştı. “Çok özlemiştim. Gelir gelmez burada aldım soluğu.”

Buraya kadar soluksuz gelirken ayağın takılsaydı ya Ayşen. Nefessizlikten oracıkta kurusaydın keşke!

“İyi yapmışsın da…” diyerek çekildi Hozan. “Bugün abimin yeni evinde davet var. Oraya geçmem icap eder.”

“Sen ve aşiretinin bitmek bilmez davetleri Hozan. Alıştık artık. Ne diyeyim?” Mutfağın içinde beni gördü. Hafifçe tebessüm edip Hozan’a döndü. “Ben bi’ Can’lara uğrar, eve geçerim. Gece kaçıp gelirsin artık.”

Beni tanımadı mı?

“Valla… gece…” diyerek ensesini kaşıdı Hozan. “Zor ya…”

“Yarın kesin buluşuyoruz o zaman. Bir sürü işimiz var Hozan.” Kendini hiç yabancı hissetmiyordu Ayşen. “Kızlar nerede? Gitmeden görseydim onları da. Halime teyzeye de hediye getirdim. Bakalım beğenecek mi?”

Sana mı kalmış Halime teyzeye hediye almak? Şimdi seni kovsa ya buradan!

“Herkes telaşta,” dedi Hozan. “Ben veririm.”

“Benim getirdiğimi mutlaka söyle bak. Müsait bir zamanda oturmaya gelip onu göreceğim.”

Hozan paketi aldı. “Söylerim, merak etme.”

Ayşen parmak ucuna yükselip Hozan’ı yanağından öptü. “Görüşürüz canım. Kalabalık dağılınca beni ararsın.”

Hozan elini kaldırıp ardından salladı. “Dikkatli git.” Nihayet beni hatırlayıp döndü. “Anneme almış,” dedi hediye paketini gösterip.

Dikkatli açarsın artık canım,” dedim kelimeleri vurgulayarak. 

“Yooo… Sakın,” dedi paketi tezgaha bırakıp. “Menajerimiz olduğu için…”

“Tek kelime bile etme!” diyerek yanından geçip çıktım. 

“Sevgilim…” diye peşimden geleceğinde salondan çıkanlarla karşılaşmıştık. 

Memet abi kimsenin kapıya çıkmadığını görünce kızmıştı. “Bülbül çağır Dicle’yi! Çıkın kapıya. Hozan kızlar nerede?”

Ayaklarımı yere vura vura Dicle’nin odasına daldım. Yatağında açık duran sarı bir bezin başında kulağındaki telefona konuşuyordu. Beni görünce telaşla telefonu kapattı, bezin üzerine yastık bıraktı. “N’oldu?”

Özel bir şeylere bakarken içeri dalmışsam diye biraz utanmıştım. “Memet abi kapıya çıksınlar diyor.”

“Tamam,” dedi yerinden kıpırdamadan. “Sen çık. Ben ortalığı toplayıp geleceğim.” 

Kapıyı yavaşça çektim. Şu ana dek telefonu olmadığını sanıyordum. Ben yokken alınmıştır diye düşünüp üzerine düşmedim. 

Avluda Hozan’la karşılaşmamak için kendi odama geçtim. Çantamı ve telefonumu alıp çıktım. Avluda beni bekliyordu daha hâlâ. Onu görmezden gelip kızları çağırmak için yukarı çıktım. 

Peşime takılmıştı. “Nalin,” diye fısıldayarak geliyordu. “Bi’ dur Allah aşkına!”

Hayatta durmazdım. Kızların kapısını açıp seslendim. “Xezal abin çağırıyor!”

Sosin kadın içerideydi. Xezal’ın tepesinde durmuş bir şeyler söylüyordu. Beni görünce sustu. Kapıya yaslandım. “Acil! Çok sinirli! Hemen gelsin diyor!”

Sosin kadının bana bakışları pek de hoş şeyler diyecek gibi değildi. “Sakın gitme,” diye fısıldadı kıza en son. Öyle bırakıp kendi odasına çıktı. 

Xezal odadan çıkıp “Ben gelmeyeyim,” diyecek olunca, onu direkt Zühre yengenin odasına iteledim. Kapıyı açıp kuzenin önüne bıraktım. “Zelal amcanın karısı Xezal’ı sizle gelmesin diye tembihliyordu. Haberin olsun.”

“Halt etmiş!” diyerek içini kontrol ettiği valizleri Xezal’ın eline tutuşturdu Zelal. “İndir arabaya. Sakın geri içeri girme. Eğer bizle gelmezsen çıkar annenle kavga eder, evi ayağa kaldırırım. Ona göre!”

Xezal iki arada bir derede aldı valizleri. Onları indirip Memet abiyi ikna ederse geri yukarı çıkacaktı. Zühre yenge de çocukları giydirip Baver abiyle aşağı göndermişti. Son dakika yıkamadan gelen temiz çamaşırları da valize tıkıştırmaya geçtiğinde Memet abi daha hâlâ kimse aşağıda tam hazır değil diye kızmaya başlamıştı. 

İnşAllah da Hozan’a patlar!

Ben azardan nasibime bir şey düşmesin diye aşağı ineceğimde Hozan beni merdivenlerde yakalamıştı. “Bırak! Abine bağırırım!” 

Bir eliyle ağzımı tutup bir eliyle karnımdan tutup beni havaya kaldırdığında bağıramamıştım bile. Beni kızların odasına soktu. “İki dakika dinleyecek misin?”

“Neyi dinleyeyim canım?” Kollarımı göğsümün altında kavuşturdum. “Eski sevgilinin hâlâ dibinde dolanıp sana samimi davranmasını mı? Yoksa menajerinin seni öpüp ailenden biriymiş gibi annene hediye yollamasını mı?” Bu kadarla da bitmezdi. “Keşke dikkatli git diyeceğine sen götürseydin Ayşen’ciğini. Hatta niye gitsin canım? Benim yerime aile yemeğine onu götürseydin daha iyiydi. Hem annene hediyesini de kendi vermiş olurdu.”

Sabır diler gibi baktı odanın tavanına. “Artık beni bi’ dinleyecek misin?”

“Ben seni Ayşen varken dinledim canım!

“Hay canıma sıçsalardı!” dedi ellerini yana açıp. 

“Keşke Ozan keşke!” dedim Ayşen’e olan tüm nefretimle. 

“Ya ben ney yaptım da Ozan oldum yine? Eve gelmesini bile beklemiyordum. Şaşırdım.”

Ayşen nefretimi içimde tutmam namümkün şu an!

“Şaşırdığını anladım canım. Beni bile unuttun!”

Dediğime inanamadı. “Sevgilim… Niye unutayım? Meyve yiyordun içeride.”

Şimdi unutmadı diye bir şey miydi sanki? Ayşen’leyken beni unutmamış mıydı?

“Sen unutacağın gün unutmuştun Ozan!” 

İstanbul’da Ayşen’le bana para yollamıştı. O unutsa ben unutmazdım. Bir zamana kadar beni tanıdığını sandığımdan çok kızgındım. Serap’ken aslında beni tanımadığını, o gün Bülbül olmadığımı düşünerek yaptığını akıl edebilmiştim. Ama böyleydim işte. Ben unutamıyordum. Ayşen’i görünce aklıma karavan geliyordu. Dayanamıyordum!

Ben gözyaşları içerisinde bir başımayken sen Ayşen’le karavanda değil miydin Ozan?

“Sevgilim sen yine neye kızdın Allah aşkına? Bana dümdüz söyle. Ayşen mi mesele?”

“Yok ben geri zekalıyım! Sana çatmaya yer arıyorum,” diyerek odadan çıkmak için hamle yaptım.

Önümü kesti hemen. “Kaçma! Allah aşkına kaçma! Söyle. Nedir?”

“Ayşen’den nefret ediyorum! Oldu mu? Bu yeterli mi?” Yüzüne baktım dimdik. “Eski sevgilin menajer kisvesi altında etrafında dolanacaksa ben giderim Hozan!”

Kaşları çatıldı dediğime. “Sevgilim…”

“Sevgilim mevgilim yok sana! Ya Ayşen’den tamamen ayrılırsın ya da benden. Bu kadar!”

Bir anda böyle bir tartışmanın içerisine nasıl düştüğümüzü anlayamamıştı. “Ayşen sana bir şey mi yaptı?”

Gururumu kırmıştı! Hozan’ımı almıştı!

“Yapması mı gerek? Sırf ben istiyorum diye ayrılamaz mısın?” Gözlerinde asıl merakımın cevabını aradım. “Yoksa Ayşen bir şekilde yanında kalsın mı istiyorsun?”

Gülecek oldu birden. “Nalin… Allah aşkına aklına böyle şeyler nereden geliyor? Tamam. Ayşen’le saçma sapan bir geçmişimiz var, inkar etmiyorum. Ergendik, aptallık ettik. Ama o kadar. Bizim tek bağımız ekiple olan bağımız. Baştan işi profesyonelce sürdürmek üzere yemin vermiştik. Sadece iş ilişkisi var aramızda.”

“Olmasın!” dedim direkt. Katta Memet abi bağırıyor diye odadan çıkamayacaktım. “Ayşen’in ne menajerliğini gördünüz? Seninle özel olarak ilgilenmesinden başka? Aranızda iş için bile olsa bir ilişki olmasın!”

“Nalin,” dedi öyle değil der gibi bir sesle. “Kız buralı değil. Buraya sadece bizim için geliyor artık.”

“Hoşuna mı gidiyor?”

“Sevgilim,” diyerek elini yanaklarıma koyacak oldu. Yana kaydım hemen. “Ayşen’le tek bağımız bu iş. Kız menajerliğe olan güveninden üniversiteye bile gitmedi. Şimdi durup dururken nasıl derim kovuldun diye?”

“Kalsın istiyorsun yani?” 

“Öyle bir şey mi dedim?”

“Ben diyeceğimi dedim! Ya Ayşen gider ya ben. Seçimini yap!”

“Gidersin?” dedi inanamaz bir bakışla. “Sırf menajerimi beğenmedin diye benden mi gidersin?”

“Sırf menajerine git diyemediğin için mi? Evet! Aha da böyle giderim!” dedim kapıyı açtığım gibi çıkarken. 

“Daha konuşmamız bitmedi. Kaçma,” diyerek çıktı peşimden. O sıra Zühre yenge de odasından çıkacak olmuş ona denk gelmemek için en yakınımdaki odaya, Hozan’ın odasına kaçmıştım. 

“Buraya gel!” diye ardımdan bağırarak Hozan da girmişti peşimden. 

Kaçacak başka yerim kalmamıştı. Yine de dediğini yapmayacaktım. “Gelmiyorum! N’apacaksın?”

“Sırf Ayşen’i kıskandığın için beni bırakacaksın ha?”

“Sırf kıskanmaktan değil Hozan! İstemiyorum! İstememem yetmez mi?”

“Yeter!” diye bağırmasını beklemiyordum. “İstemiyorum diyorsan yeter!”

Neye yeter demişti şimdi? Anlayamadım. “Yani? Kovacak mısın Ayşen’i?”

“Kovmayacağım. Uygun bir dille…” dediğinde yalanlarını dinlememek için onu itip geçecektim. 

Belimden yakalayıp tuttu beni. “Bi’ dinle artık! Uygun bir dille yollarımızı ayıracağım diyecektim.”

Göğsünden ittim onu. “Yalan söylüyorsun! Bırak!”

Ona karşı durmamdan yorulmuştu. Kendini yatağına bıraktığında ben de onunla gitmiş, üzerine düşmüştüm. “Hani bana güveniyordun?”

“Güveniyordum,” dedim sesimi alçaltıp. “Ama Ayşen’den de nefret ediyorum. İstemiyorum!” Sinirden saçımı geriye ittim. “Niye yanağını öpüyor? Hangi cüretle?”

Hozan’ın kendine has salaklığıyla dudakları kıvrıldı. “Sen orada mı delirdin?” Onu itip üzerinden kalkacak oldum. Bacaklarımı tutup iyice çekti beni kendine. “Çok mu kıskandın?”

“Düşün ki eski sevgilim gelip beni senin önünde…” dediğim anda dudaklarını dudaklarıma basıp susturmuştu beni.

O öpüşten sonra çekildi. “Benden başkasına eski de olsa sevgilim deme.”

Kapı bir anda açıldığında elim ayağıma dolanmıştı. “N’apıyorsunuz?” 

Hozan’la nasıl kalakacağımızı bilemedik. Zühre yenge bizi öyle yanlış bir halde yakalamıştı ki Hozan’ın dudaklarını koparıyorum, nefessiz kalsın diye boğuyorum desem inandırıcı gelmezdi. Yine de denedim. “Yenge senin bu kaynın benim peşimi bıraksın!”

Kadıncağızın eli şoktan aralık kalan ağzını bulmuştu. Hozan’a baktı. Hozan o sıra rujum dudağında kalmışsa korkusundan ağzını silmişti elinin tersiyle. Durumu toparlayacağına salak gibi beni gösterdi sinirle. “Sen gördün! Kim kimin üstündeydi yenge? Asıl o benim peşimi bıraksın!”

Demek beni böyle satacaktı? Hem de suç onunken! 

Göğsünden itip yatağa düşürdüm onu. “Sen düşürmedin mi beni üstüne?!” Zühre yengeye döndüm. “Benim bu kazanovayla hiçbir alakam yok! Olamaz!”

Hozan’a baktım. Ayşen’i gerçekten kovana kadar suratına bile bakmazdım!

“Sen nasıl bir yalancısın Bülbül?” diyerek kalktı yataktan. “Neredeyse dudaklarıma yapışacaktın seni öpeyim diye!”

“Neymiş ney?” Tamamen yalandı! Yengesinin önünde tüm suçu bana mı atacaktı? “Seni var ya…” diye ağzının ortasına bir tane çakacağımda Zühre yenge bizi ayırmıştı. 

Kısa bir azara tuttuğunda Hozan’la aramızdaki anlamasındansa bizi kanlı bıçaklı sansa daha yeğdi benim için, açıklama yapmadım. Didişe didişe Hozan’ı deli etmek için abisinin arabasına kadar gittiğimde Esme de Hozan’ın süreceği arabaya geçmişti. Zelal de orada diye hemen ona mesaj atacaktım çıkıp yanıma gelmesi için. 

Ben Zelal’e yazamadan Hozan’ın mesajı düştü önüme. Ona sinirimden girip bakmadım mesaja hemen. Yolun yarısında dayanamadım, açtım ne yazmış diye. “Benim ekiple toplantı ayarlayacağım. Menajer değişikliği için.”

Arkama yaslanırken yüzüme yayılan gülümsemeyi Memet abiler çakmasın diye kendimi tutayım dedim. Ama tutamadım. Neşem sesimden taşacaktı. “Memet abi! Müzik açabilir miyiz?” Ön koltuğa yapışıp Zühre yenge bana kızgın mı bakayım diye. “Zühre yenge istiyormuş da.”

Gelen şarkıyı onlara ithaf ettiğimde neyseki hoşuna gitmişti kadının. Durup onları izledim bir süre sadece. İkisinin de başından çok şey geçmişti. Ama ne yaşarlarsa yaşasınlar ne çocuklarını bırakmışlardı ne de birbirlerini. Hem aşklarına kavuşmuşlardı hem de çocuklarının eksiklerini tamamlamışlardı. Bence onların çocukları çok şanslı olacaktı. 

“Bir şey diyeyim mi? Çok romantiksiniz,” dedim dayanamayıp. Radyonun sesini yükseltip ikisini baş başa bırakmak istedim. “Biz arkada uyumuşuz gibi şey yapın,” dedim çocuklarla kendimi kastedip.

Dediğime gülüp müziği alçaltmışlardı. Evlerine vardığımızda Kerem kısa çaplı bir şok yaşatmış, bizden önce girip kapıyı üzerine kapamıştı. Zühre yenge için kriz dolu bir andı da Allah’tan Memet abi balkondan girip kapıyı açmış, karısını kollarıma yığılmadan kurtarmıştı. 

Tam içeri girdik her şey unutuldu dediğimde Zühre yenge beni mutfağa çekmişti. Hozan’la aramda bir şey yok demelerimden sonra son yakalanışımız fena olmuştu tabii. Aramızda bir şey varsa Memet abiye söyleyeceğini demişti. Adamın suratına bakamazdım. Eğer aramızda bir şey yoksa da Hozan’a kızıp benden uzak tutardı en fazla. Memet abiye rezil olmaktansa Hozan’a suçu atmayı seçerdim her zaman. O yüzden kaynından nefret ediyormuş gibi konuşmakta bulmuştum çareyi yine. Baktım inanmıyor su şişesinden bir ritim tutturup Hozan’a seslenmiş, çocuklarla oynamış, konuşmadan kaçmıştım mutfaktan.

Tek tek önce konak halkını içeri davet ettiler. Sonra Gulazer halaları gelmiş misafirlerin de önü açılmış olmuştu. Halime teyze oturma odasında ağlıyor diye Hozan’la onun yanına geçtik. Biraz onu teselli ettik derken Asmin mutfaktan seslenmiş, oraya geçmiştim bir koşu.

Daha birkaç hafta önce düğününü yapacağız diye ter döktüğümüz yeni gelin hamile olduğunu duyurunca dayanamayıp teessüfle hafifçe vurmuştum ona. “Kız daha düğününü yapalı ne kadar oldu? Niye hemen hamile kalıyorsun ya? Azıcık evliliğin tadını çıkarsana!”

Bana göre hiç değilse ilk birkaç sene çocuk yapmaya gerek yoktu. Evliliğin oturup oturmayacağına, anlaşıp anlaşamayacaklarına bakacaklardı önce. Bu hengamenin içinde çocukları pinpon topu yapmaya gerek yoktu.

Tabii bu benim düşüncemdi ve buradaki kimseye uymuyordu. Asmin onu kınamamı söyleyince daha da laf edemedim. Zaten biraz sonra Asmin’in kaynanası gelip daha bebek büyümeden herkese duyurdu diye Asmin’e kızmış, kızı küstürmüştü. Bana da sataşmasın diye sessizce terk ettim mutfağı.

🎻🎻🎻

Berzan’ın Ürdün’den yolladığı kargo ilk halamlara gitmiş Asmin yengenin düğün hediyesi olacak halıyı teslim etmişti. Halamların evden çıkmasıyla da buraya gelmişti. Abim misafirleri karşılıyor diye hamallık görevi yine bana düşmüştü. “Ya Allah!” diyerek sırtladım halıyı, üst kata kadar çıkarttım. 

Mutfaktaki işten kaçan Nalin sağ olsun önüme düşüp bana kapıyı açarak kendine iş uydurmuş yukarı çıkmıştı. Halıyı yengem nereye isterse assın diye duvara dayayınca işim bitmişti.

Benim meraklı meğer halı için dolanıyormuş peşimde. “Açıp baksak mı?”

“Yengem şimdi gelip astırır,” dedim açma hevesini kadının elinden almayalım diye. Benimkine sürprizim başkaydı. “Kendini çok yorma. Gece bir işimiz var.”

Ellerini arkasına alıp hafifçe sallandı. “Attığın mesajla mı ilgili ki?”

Nasıl da hoşuna gitmişti? “Yok. Bu daha güzel bir şey.”

Bir omzunu öne çıkardı. “Sana göre mi güzel?” Onu geriye çekip diğer omzunu öne çıkardı. “Bana göre mi güzel?”

“Bana göre çok güzel,” dedim onu taklit etmek için fazladan tüm bedenimi sallayıp. “Sana göre de göreceğiz.”

Taklidimden utanmış elini ardından çıkarıp omzuma vurmuştu. “Salak! Öyle mi yaptım?”

Abimin sesi yukarı geliyor diye en tatlı yerde ayrılmak zorunda kaldık. “Geceyi unutma!” diye boş odalardan birine kaçarken ardından fısıldadım. Duyduğuna dair baş parmağıyla işaret yapmış, saklanmıştı. 

Abim beni görünce aşağı göndermedi hemen. Yengemin seçtiği yere halıyı asmak gerekti. Yardım istedi. Birazdan tüm misafirleri toplayıp evi gezdirecekti.

🎻🎻🎻

Zühre yenge bu kalabalığın nesini seviyordu anlamıyordum. Akrabası dediği bir annesi bir kızkardeşi vardı yanında olan. Bu kadar kimsesi olmayan biri bunca kalabalığa nasıl dayanıyordu anlamıyordum. Galiba o da kendini kalabalıkta güvende hissediyor, Memet abinin aşiretinin çokluğuna kaçıp sığınıyordu.

Fakat kendi akrabalarıyla görüşmeyen bana bu fazlaydı. Sofrayı kurmasına yardım ederken bezmiştim. Aslında bakarsak misafirlerin çoğu benim aşiretimdendi ama Zühre yenge daha onlardandı. Daha gelindi. 

Allah’tan yemekten sonraki bulaşığı Hozan’ın teyze kızları almıştı da bir işten kaçmıştım. Çocuklarla oynamak için oturma odasına geçtim. Mir’i ağzına soktuğu oyuncağı çekip ağlatınca kimse fark etmesin diye kucağıma alıp pışpışladım. O sıra Halime teyzeyle Emine yenge ablalarını aralarına almışlar fısır fısır bir şey konuşuyorlardı. 

“Kimin dedikodusu dönüyor?” diye biraz salaklığımdan aralarına sızdım. 

Üçü de irkilmişti. Galiba kendi dedikodumu basmıştım. Onlar kadar ben de utandım. 

“Kız yok! Kimdir?” diye çevirdi Emine yenge muhabbeti hemen. “Gulazer’in gelini herkese düğün hediyesini vermiş, buranınkini en sona saklamış. Dedik acaba nedir bu kadar saklamış? Onu konuşuyoruz.”

“He o’dur,” dedi Halime teyze de hemen. “Berzan halı yapmış, onu getirmişler şimdi. Kıymetlidir diyorlar. Ayakla da basılmaz, duvara asın diyorlar. Öyle kıymetlidir ki kimsede yok.”

“E n’apacaklar? Sanki satacaklar?” dedi büyük teyze memnuniyetsizce. “Güzel birkaç halı getirseydi, yere serseydi, yeterdi.”

“Ay abla öyle değil,” diye kahkahayla güldü Emine yenge. “Zühre bizi bir gezdirseydi ben sana göstereceğim. Yine Gulazer’in dibindedir? Nerededir?” Bir anda dönüp benim elimi tuttu. “Nalin’im sen öyle olma. Gulazer sırf baba evinde sözü geçsin diye gelin geldi mi elini üzerine koyuyor, bizim yanımıza göndermiyor. Sen öyle yapma.”

“Yok, yok, Nalinim başkadır,” diyerek Halime teyzenin beni öveceği tuttu. “O hep benim yanımdadır.” Hırkamın üstten açık düğmelerinden birini iki parmağının arasına alıp kapattı çaktırmadan. 

Hozan’ın büyük teyzesi de alacaklı gözle beni süzdüğünde iyice utanmıştım. Mir’i öper gibi başımı üzerine eğip sordum. “Kerem abi nerede ki? Biz onla da oynayalım,” diyerek kadınların arasından kaçıp Mir’i koridorda Zelal’e verdim. Bir posta ona kızmak istedim. “Teyzelerin de bana imalı imalı bakıyor. Niye hemen herkese söylüyorsunuz?”

Mir kucağında durmak istemeyince Kerem’in peşinden emekleyip gitsin diye yere bırakırken söylendi Zelal. “Ben ne demişim ya? Git abime triplen.”

Abisine ayrı triplenecektim ki Kerem açık kapıdan dışarı çıkmış, Mir de kapı eşinde ona ağlamıştı. Zelal almak için peşinden gideceğinde Hozan dışarıdaysa ona bakarım diye çocukları getireceğimi söyleyip yolladım Zelal’i. O sıra Baver abi gelip Mir’i almıştı bile. Kapının köşesine yaslanıp izledim dışarıyı. Hozan dışarıda değildi ama Memet abi çocukları, kuzenleri ve kardeşiyle yüzlerini güldüren bir sohbet içerisindeydi. Kalabalık yorucuydu ama galiba Hozan’ların kalabalığı biraz daha katlanılırdı. 

Baver abinin Şiyar enişteden bebek haberi almasıyla eve bağırması bir olmuştu. Olduğum yerden gülecek oldum hareketlerine. Hozan’a seslenmişti o da çıkıp onunla gülsün diye. 

Hozan salondan çıktığı gibi kapı eşinde beni görmüş, yanağımdan makas alıp elini çırparak çıkmıştı dışarı. Peşinden ben de atladım o heyecanla. Tam tuttuğu ritme göre oynayalım diyecektim ki Memet abi daha millet sese yeni çıkıyorken havanın soğuk olmasını bahane edip bizi içeri sokmuştu. 

Dicle’yle Efkan’ın düğünü için avluda birlikte halay çekince kızmaz sanmıştım. Memet abiye göre nerede oynarsak kızar, nerede şarkı söylersek alkışlar anlamıyordum bazen. Hevesim kursağımda eve döndüğümde ardımdan Hozan’a azar çekmişti bir sebepten. 

İçeri girdiğimde koridorda Emine yengenin eşiyle karşılaştım. Zelal’den teyzelerinin şu ara bir şeylere küs olduğunu, asıl nedenin Okan’ın abisinin gelmek istememesi olduğunu duymuştum. Yine de mecbur kalıp davet edildiği eve gelmişse de pek sohbetlere girip ortalarda dolanmadı diye hiç denk gelmeyiz sanmıştım. 

“Bak buraya,” diyerek beni çağırdı yanına. 

Yaşından dolayı babamla uzaktan kuzen gibi oluyorlardı. O yüzden birkaç defa bayram ziyaretinde elini öpmüşlüğüm vardı. Sessizce başımı sallayarak gittim yanına. “Buyur amca.”

“Merxas’lar sağlam pabuç değil. Evlerinde çok dolanma. Babanın yanına dön. Kır dizini otur. Kendine laf getirirsen ne olur biliyor musun?”

Sözleri bana nasihat veren bir amca gibiyse de bakışları bundan anlamazsam fena olacağını belli edecek gibi dik bakmaktaydı. Ona verecek cevabım vardı ama muhatap olmak istemiyordum. Kadınların olduğu odaya girdim direkt. Peşimden girip Emine yengeyi çağırmış, ısrarlara rağmen küskünleri oynayıp evine gitmişti. Halime teyze bu duruma pek üzülmüştü. 

Hozan’ın anne tarafı tamamen kalkınca ev rahatlamıştı. Gulazer hala buraya getirdiği hediyeleri o zaman arabadan istetmiş, oturma odasının ortasına bir ton poşet yığmıştı. “Oha,” dedim sessizce. “Niye bu kadar şey almış?”

“Adettir,” dedi Zelal. “Düğünde kim en çok takıyı takarsa gelinle damat ilk onların evine ziyarete gider. Gelin çeyizine gelen hediyelerden evin bekar kızlarına dağıtır.” Omzuma omzunu sürttü. “Kimi daha çok seviyorsa en güzellerini onlara ayırır. Bakalım bizi ne kadar seviyormuş?”

Bana getirdiğini sanmıyordum ama merak ettiğimden hepsine bakmak için yerimde yükselmiştim. Meğer Asmin’ler en çok takıyı takan Özdağ’lara gitmişler ilk. Sonra buraya gelmeleri gerekiyormuş ama Zühre yengenin ev davetine denk getirmek için diğerlerini aradan çıkartmaya gitmişler birkaç gündür. Gulazer hala burayı hem sona saklamış hem de kimse kendine gelen hediyeyle kıyas edemesin diye Hozan’ın teyzelerinin gitmesine kadar beklemişti. 

İlk Halime yengeye hediyesini verdiler. Onun sevdiği desende uzun bir kumaş ve el oyası yazmaydı. Galiba kumaş pahalı olandı. Aynından başka rengini de Zühre yengenin annesine getirmişlerdi. 

Zühre yengeye ise daha genç işi bir kumaşla renkli desenli bir yazma verilmişti. Düğün boyunca Asmin’le ilgilendiği için ayrıca birkaç fistan ve bebek kıyafetleri getirilmişti. Gulazer hala göğsünün içinden dikili bir ceplik çıkarıp içinden altın da çıkarmış, Zühre yengenin hediyelerinin içine koymuştu. 

Zelal’le Xezal’a hazır kıyafetler, etekler ve gömlekler alınmıştı. Aynından Dicle’yle Esme’ye de getirmişlerdi ayıp olmasın diye. Onun yanında Asmin kendi çeyizinden özenle seçtiği hediyelerini vermişti kızlara. Renkli patik, el oyası renkli yazma, banyo lifi, seccade, tesbih ve ucuna özel çiçek desenleri işlenmiş havlular… Kızlar beğendiğine göre Asmin onları pek sevdiğini en iyilerinden getirip belli etmişti. 

En son bana döndüklerinde şaşırmıştım. “Bana da mı?” dedim boş bulunup.

“Sen benim düğümde de kınam da çok emek verdin,” diyerek yamacıma oturdu Asmin. “Bak kendi kardeşlerim istemiş onlara bile vermemişim bunları,” diyerek çeyizine gelen en güzel hediyelikleri benim önümde açtı. 

Zelal’inkilerinden daha güzeldi. Desenleri daha hoş, çeşit daha çoktu. Galiba Asmin gerçekten en çok beni sevmişti.

Ne diyeceğimi bilemedim. “Ay ben hediye için mi yapmıştım?” Hayatımda hiç patik giymemiştim. Ayağıma olur muydu bilmiyordum bile. 

Gulazer hala da benim için birkaç fistan serdi ortaya. Halime teyze kapalı olduklarını görünce pek sevinmişti. “Vallahi bunlar benim kızıma çok yakışacak. Kalk giy hemen birini.”

Öyle utanırdım. “Giyerim birazdan,” deyip geçiştirmek istedim ama Halime teyze üzerimdeki tişörtle kottan nasıl hoşlanmadıysa hemen giymem için hevesle kaldırmıştı beni. 

Elbiseyi yerden alacağımda Gulazer hala elimi havada kapmış, avucuma koca bir altını sıkıştırmıştı. Utanıp geri vermek istedim de gözünü sıkıca kapatıp başını hışımla salladı almayacağına dair. Bir altınım daha olmuştu. Ne yapacağımı bilemedim. Elbiseyi denemeye giderken çantama sıkıştırdım. Galiba burada bir iki düğün daha olsa ben zengin olacaktım.

Boş odalardan birine girip üzerimi değiştirdim. Elbise tam mevsime göreydi. Uzun kollu, boyunlu ve belden ayak bileğime kadar pileliydi. Giyilebilirdi. 

Kapıyı açıp çıktım. Hozan oturma odasına kafasını uzatmış aradığını bulamamış gibi çıkacak olmuştu. Beni görünce durdu. Gülümsedi. 

“Gülme. Hediye,” diyerek önünden geçip girdim kadınların yanına. 

“Aha…” dedi Halime teyze. “Vallahi Nalinim’e göredir. Artık hep böyle giy,” dedi büyük bir beğeniyle. 

Asmin kendi seçtiği için güzel olduğuyla övünürken Zühre yenge hamile olmasa aynından kendine de alıp giyeceğini, o kadar beğendiğini dile getirmişti. Zelal kendi eteğiyle benim elbisemin tekini değiştirmeyi teklif ettiğinde ona gülerken Gulazer hala yazmayı uzatmıştı takmam için. 

Zühre yenge gibi takamazdım ama üzerimde nasıl durduğunu da görüp beni biraz daha övsünler diye ortada diz çöküp öylesine başımın üzerine koydum. 

“MaşAllah maşAllah,” diyerek yanaklarımı avuçlarının arasına aldı Halime teyze. “Tam rengine göredir. Çıkarma. Hep kalsın sende.”

“Aaa…” diyerek kaldım orta yerde. “Ben öyle çok…” diye kıvırmaya çalışıp çıkaracağımda yazma başımdan uçmuştu.

Yazmayı alıp kendi başına takarak yanıma oturmuştu Hozan. “Hani bana hediye yoktur?”

Halime teyze oğlunun eline vurdu. “Kızındı! Niye çıkarmışsın?”

“Pardon, pardon,” diyerek başından çıkarıp hediyeler arasına dolanan Kerem’in boynuna geçirdi Hozan. “Hakikaten bana hediye yok mudur?” Zelal’in gömleğini çekti. “Bedeni kaç bunun?”

Zelal abisine gülüp geri çekti gömleğini. “Kadın gömleği. Bedeni olsa ne olacak?”

“Erkeklere Şiyar getirmiş,” dedi Gulazer hala yeğeninin dizine vurup. “En biha*(pahalı) takımı sana aldırtmışım.” O dize vura vura okşadı. “Kimsenin düğününde bir daha böyle sanatçı çıkıp söylemez.”

“Ay vallahi,” dedi Asmin Zühre yengenin kulağına doğru. Ama duymuştum. “Hangi eve gitsek senenin en güzel düğünü sizinkiydi demişler. İki sanatçının çıkıp söylediği tek düğündür.”

Demek eleştiri aldığımız kadar beğeni de almıştık da haberimiz yoktu. Hozan’a baktım gülümseyerek. Gulazer hala yeğeninin dizine sertçe vurdu o anda. “De kalk! Erkeklerin yanına git.”

“Orası sıkıcı,” dedi Hozan yerinde rahat. “Yabancı kim var hem? Asmin yenge benden rahatsız değilsin değil mi?”

Asmin elini göğsüne koydu. “Yok, kardeşimsin.”

“Ben rahatsızım,” diyerek dizini kaldırıp itti Gulazer hala. “Git. Kadınlarla rahat konuşalım.”

“Çakal gelse kovmazsın,” dedi Hozan sahte bir alınganlıkla. “Kime ne zararım var?”

“İey!” diyerek kalktı Gulazer hala. “Namazım gitmiş.” Elini yanımdan geçerken benim sırtıma vurdu. “Kalk! Seccade ver bana.”

Benden istedi diye mecbur kalktım. Zühre yenge evin seccadelerinin yerini söyledi. Oradan alıp yandaki odaya götürdüm. Teslim edip çıkacağımda bileğime asılıp bir anda içeri çekti beni. Gulazer halayla ışığı yakılmamış odada bir başıma kalınca korkmadım değil. 

“Sen niye babanın evine gitmiyorsun?”

Bu kadın benden hoşnut muydu, rahatsız mıydı, anlamıyordum. Avucuma altın koymasına rağmen yine beni kovacak mıydı?

“Ney yaptım da?”

“Akılsız olma,” dedi öğüt verirken bile kızar sesiyle. “Ben sana git, babanın evinden gel demişim. Dediğimi yap.”

Bileğimi tutuşundan almaya çalıştım. “Niye gideceğim? Niye geleceğim?” Bileğimi kurtarınca biraz alınmaktan gözüm dolmuştu. “Beni sevmiyorsan niye hediye getirdin ki?”

Parmağının orta eklemiyle şakağımı itti. “Seni ne seveceğim? Ne sevmeyeceğim? Ben sana şimdi akıl vereceğim. Baban kuru değnek olsa dayanaktır deyip tutacaksın.”

“O beni tutmuş mu da?” diye çıkıştım öyle. Aniden vurur diye çok da kızarak değil. 

“Sen tut,” dedi inatla. Yüzümü kapıya döndüm bıkkınlıkla. Kolumdan tutup kendine çevirdi. “Sen hiç elalem ne pistir duymuş musun?”

Kolum acımış, gözüm iyicene dolmuştu. Karanlıkta görünmemişti de sesimden anlaşılmıştı. “Bana ney elalemden?”

Hozan’ın halası kolumu bıraktı. “Şimdi ağla, yarın yüzün yerde ağlama. Elalem pistir. Sana yüzük takılsa ne diyecekler bilirsin?”

Ne diyecekleri umrumda değildi. Sadece odadan çıkıp gitmek istemiştim. Ama çıkmaya kalksam kolumdan tutar diye cesaret edememiştim. Gözümden akan yaşı sildim sadece.

“Yekta evindeki kıza alelacele yüzük takmış, kim bilir oğlu kıza ne yapmış, diyecekler. Akılsız! Hozan erkektir, Yekta Merxas’ın oğludur. Ona kim ne diyecek? Sen günahsın! Sana yazık edecekler!”

Öyle mi derlerdi? Benim Hozan’ı çocukluktan beri sevmem, Hozan’ın beni bulduğundan beri evlenmek istemesi umurlarında olmaz mıydı? Gidecek yerim yok diye onlarla kalmamı da bana karşı böyle mi kullanacaklardı?

“Sana bir tokat gelse dediğim, elimi öpüp başına koyacaksın kızım. Başkaları senin hakkında ne dese bize tokat olmadan sen bu tokadı yiyip aklını başına alacaksın! Hayat öyle düğün dernek değildir. Şarkı söylemekle, oynayıp gülmekle geçip gitmez. Hayat böyle zordur. Başını ya dik tutacaksın her yerde ya gelip eğecekler de yerin dibine gireceksin!” 

Seccadeyi silkeleyip yere serdi. “Madem Merxas gelini olacaksın, akılsızlığı bırakacaksın.” Seccadenin üzerinde kıbleye döndü. Namaza başlamadan son sözünü söyledi bana. “Sabah olsun, çık git babanın evine.”

Namaza başladığı anda odadan çıktım hemen. Öyle ağlayasım gelmişti ki üst kata koşup kendimi terasa attım. Gulazer hala gidene kadar da aşağı inmeyecektim.

🎻🎻🎻

“Her şey hazırsa tamam,” dedim telefona. Berkay onaylayınca için rahat etmişti. “Tamam siz gidin artık. Sonrası bende,” diyerek kapattım telefonu. 

Gizli telefon görüşmesinden sonra içeri girmedim hemen. Hem millet çıkıp gitsin istemiştim hem de onlar gidince babamla tek kalasım gelmemişti. Bu geceki planım için yüzüğümü kontrol ettim bahçenin köşesinde. Gecenin bir yarısı demeden parıl parıl parlıyordu. Kimse görmesin diye cebime geri soktuğumda halamlar çıkıyordu. Arabanın orada vedalaşıp kurtulurum sandım. 

Halam beni tutup arabanın arkasına götürdü. “Mori’de ne yapmışsın haberim var. Eze bînim ber poze te!*(Burnundan getireceğim!)”

“Hala…” dedim artık o meseleyi açmaması için susturmak için. 

Yakamdan tutup kendi boyuna indirdi beni. “Kızı babasının evine gönder. Biraz kalsın, sonra git yüzük tak. Gezip tozma, günahına girme!”

Yakamı elinden nasıl alırım bilemedim. Tükürse ağzıma tükürecek kadar yakınındaydım. “Hala Allah aşkına sen karışma,” dedim geri çekilmeye çalışırken. 

Eniştem görmesin diye bıraktı beni neyseki. Eliyle beni sever gibi yakamdaki kırışıklığı düzeltti. “Benim seninle konuşacağım kalmış. Bejna direj, aqli kurt*(Boydan uzun, akıldan kısa.)” Omzuma sertçe vurup veda eder gibi arabasına bindi. 

Azar yediğimi çaktırmadan Şiyar’la vedalaştım, babam kapıda diye hemen içeri dönmedim. Sokakta birkaç tur atmak üzere elimi cebime sokup uzaklaştım. 

🎻🎻🎻

Gitme vakti geldiğinde indim aşağıya. Sessizce konağa dönmek, odama kapanıp uyumak istiyordum. Zühre yenge bırakmadı. Babasından izin çıkmayan Xezal hariç tüm kızlar kalacak diye ben de kalacakmışım. Ağladığım anlaşılmasın diye çok da karşı çıkamadım. 

Hozan benim kalacağımı duyunca kalmak istemişti. Memet abi galiba biz kızlar rahat edelim diye onu kabul etmemişti. Çocuklar ev halkının yarısı kapıya çıkınca konağa döneceğimizi sanıp çıkmaya çalışınca başta komik bir ortam oluşmuştu. Ama galiba onlar da Zühre yenge kadar kalabalığa alışmışlardı. Dedelerinden ayrılmamak için ağlamaya başlayacak oldular. Kerem’i oyuncakla kandırıp içeri kaçmak istemiştim. Kapıdaki hüzünlü vedada zaten yarım kalan ağlamamla dayanamazdım. 

“Sen niye ağlamaklısın?” diye dalga geçti Zelal benimle. “Dramatik yenge birdi, iki olma başımıza.”

Ben onların vedasına ağlamıyordum ki. Yine Zelal’e halasını şikayet edemedim. Kerem’i öpüp onunla ilgilenmeye çalıştım. Kapıdaki vedalaşma bitince nihayet gece bitecek olmuştu. Kerem’in uykusu olduğu için oyundan pek zevk almıyordu. Zelal bacağına minder koyup sallamaya geçti. Mir de Esme’deydi. 

Hozan’sız kendimi yalnız hissettim.

Akraba ziyaretine gitmişim de uyuyakalınca annem beni orada unutmuş gibi hissetmiştim. Uykumun geldiğini söyledim. 

Zelal Kerem’i beşiğine bırakmaya çıkıp geri geldi. Bana zaten bir sürü boş oda var diyerek istediğime geçmemi söylemişti. Üst katta denk geldiğim ilk odaya girip yatağa uzandım. 

Burada Hozan yok. Kim uykusu gelmedi diye benimle konuşurken yanımda uyuyakalıp bana sarılacak?

Buradaki buzlukta meybuz bile yok.

Eve gitmek istedim aniden. Ev diye bildiğim tek yer Hozan’ın olduğu yerdi.

🎻🎻🎻

Dönüşte herkes hüzünlüydü, konuşan olmadı. Abimin evden gideceği zaten kesindi de yüzleşmek herkesi sarsmış, beni de tamamen ayıltmıştı.

Bugün evden giden abim, yarın şirketten gidince n’apacaktım?

Yeni evini gezdirirkenki heyecanı, işbilir hevesini gördükten sonra abime biraz daha kal diyemezdim. Artık yarına ne olacağımız belli değildi. Abim gerçekten gitmekteydi.

Konağa varınca herkes odasına dağılana kadar evdeymiş gibi yapma niyetindeydim. Sonra Nalin için hazırladığım sürprize gidecektim. Eve girişimiz hiç de sakin olmadı. Annem yol boyunca ağladıktan sonra avluda Sosin yengemi görünce çıldıracak oldu. 

“Hepsi senin suçun!” diyerek kadının üzerine yürüdü. “Sen benim başıma getirdin!”

Yengem neye uğradığını şaşırmış, geriye çekilmişti. Ama annem yakasına yapışmıştı. “Mem çû! Bila nifira min li ser te be!*(Mem gitti! Beddualarım senin üzerinde olsun!)”

“Halime!” diye bağırdı babam gece gece beddua okumaması için. 

Annemi tutup geriye çektim. “Gel, bırak artık,” dedim yengemin suratına bakmadan. “Allah herkese hak ettiğini versin. Sen uğraşma.”

Yengem diyeceği çok şey var da babamın önünde konuşamayacakmış gibi bir hışım yukarı çıktı. Annemi sarıp oturma odasına soktum. Zelal de yoktu emanet edip gideyim. Sakinleşene kadar yanına oturdum. Çakal da babamı salona götürmüş, seslere çıkan amcamı bir şey olmadığına ikna etmek için peşinden götürmüştü. 

Xezal’ın getirdiği suyu içirdim anneme. Annem bir yudumdan sonrasını içine kadar aldığı her nefeste beddua etti eltisine. Bardağı almak için ayakta bekleyen Xezal’a bakıp tebessüm etmeye çalıştım. Annesi yüzünden utansın istemedim. “Sen git. Ben getireceğim,” diyerek yolladım onu. 

Bir süre annemle konuştum. Abimin buraya sık sık geleceğini, onu hiçbir zaman kaybetmeyeceğini açıkladım tekrar tekrar. Yarın kahvaltıya yine oraya gidecektik mesela. Böyle ayrılık olur muydu?

“Hem bak ben Nalin’i sana gelin edeceğim. Hep yamacında olacak,” dedim biraz yüzü gülsün diye. 

Oradan yana da derdi çoktu. Teyzem ona Erdem konağında yaşananları anlatmıştı. “Bu sene dursun Hozan,” dedi elimi sıkıca tutup. “Söz sana. Sen ne zaman dersen ben seninle geleceğim istemeye. Tek tek çeyiz dizeceğim Nalinim’e. Ama bu sene kalsın Hozan.”

Onu reddetmek için elimi çekecek oldum. Bırakmadı. Israrcıydı. “Kızım gibi yanımda tutacağım. Hiçbir yere bırakmayacağım. Kimse isteyemez oğlum, korkma. Hem abin var önünde. Baver’i bu yaz nişanlayacağım. Vallahi de billahi…”

“Abim daha evlenmez,” dedim bizim kadınları nasıl dolandırıp oyaladığını bildiğimden. “Ben Okan’dan Pokan’dan korkmuyorum. Bir sene ney için bekleteceğim Nalin’i? Başka talibi çıksın diye mi? Babam bana başka kız bulsun diye mi?”

“Yok vallahi,” dedi elimi göğsüne çekip koluma kadar sarılırken. “Ben mani olacağım. Bu sene Baver evlendi, evlendi. Evlenmedi vallahi ben Nalinim’i sana alacağım.”

Herkes bir sene bekletmek istiyor bizi. Nalin gözlerimin önünde dururken, herkes bir sene öteme atmak istiyor onu. 

Bizim senelerimiz ayrı geçmiş zaten. Bir senenin daha bizi ayırmasına göz mü yumacağım?

Anneme bu geceki planımı desem bu duygusallığın içinde kalp krizi geçirirdi artık. “Yarın konuşalım,” dedim kolumu ondan yavaşça sıyırıp. “Kalk, seni odana götüreyim.”

“Teyzenin dediğini yapacaksın?” diye sordu yaşlı gözleri beklenti içerisinde. “Bir senedir Hozan. Bak Şiyar da Asmin’i beklemiş. Ne olmuş?”

“Olur, olur,” dedim beni bırakıp kalksın diye. Yerinden kaldırdım. Yukarı çıkarana kadar durmadan aynı soruyu sordu. Sonunda yemin verdirmek istedi. “Anne… Yarın konuşalım, dedim. Gözüm kapanıyor artık, uyuyacağım,” diyerek kaçtım yeminden.

Annemi odasına bıraktıktan sonra aşağı ineceğimde Devran abinin odasından bir ses duydum. “Yine kaçmasın?”

Sese öyle hazırlıksız yakalanmıştım ki irkilerek döndüm kapalı kapıya. “Gönül yenge? Sen misin?”

“Seni kandırıp almasınlar?”

Benimle mi konuşuyordu? 

Etrafıma baktım kimse var mı diye. Kapıya bir adım kadar yaklaştım. “Kimi almasınlar? Yenge… Xezal’ı çağırayım mı?”

“Sen dayına mı çekmişsin Hozan? Keşke bir görseydim.”

Kapıya bir adım daha yaklaşacağımda Sosin yengem odasından çıkmış, beni orada gördüğü gibi gözleri büyümüştü. “Çekil!”

Ayıp bir şey yapmış tavrından çekilmek zorunda kaldım. “Bir ses duydum sandım.”

“Sana düşmüş? Çekil,” diyerek kapının önüne geçti.

Normalde olsa yengeme yanlış bir şey yapmadığımı açıklamak için konuşurdum. Ama artık onla konuşmak istemiyordum. Açıklama yapmadım. İlk katı hızlıca inip odamdan alacaklarımı aldım. Koşarak avluya indiğimde kimseye görünmeden konaktan kaçarcasına çıktım.

🎻🎻🎻

Cinli yengemiz de olaya dahilse başlasın bizim kaos. Gazamız mübarek ola!

Görüşmek üzere Bülbül 🐦

5 1 Oy
Article Rating
Abone
Bildir
guest

1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Şengül S.
Şengül S.
1 ay önce

Buraya kadar olan kısmı Akşam Güneşim’in sonunda okuduğum için çok rahattım. Nalin ile Hozan Memet’ler yeni evine geçtiklerinde beraberlerdi demek ki oraya kadar bir sıkıntı yok diyerek okudum her bölümü ama bundan sonrasını okumaya korkuyorum 🥺🥺
Yüreğim dayanmaz Nalin çiçeğimin acı çekmesine 🥺

Scroll to Top
1
0
Düşüncelerinizi duymak isterim, lütfen yorum yapın.x