Midemde baş gösteren huzursuzluk yüzünden sağa sola dönmek istedim. Uykum zede aldı bir noktada. Hareket edip kaldığım yerden uyumaya devam etmek istedim. Sola döndüm önce, geçmedi. Sağa döndüm sonra, geçmedi. En son kendimi sırtüstü çevirdiğimde bir ayak pat diye göğsüme inmiş, uyanmamak için direndiğim uykumdan etmişti beni. Elim sızlayan göğsüme giderken gözümü aralamış, bana çarpan ayağın Kerem’e ait olduğunu görmüştüm.
Kerem uyurken döne döne kendini yatağın enine doğru çevirmiş, yüzünü Mir’in iki bacağının altında kalacak hale getirmişti. Mir’in ise dudakları emzik emer gibi gider gelirken aralık kalmış, tüm salyası Memet’in koluna akmış, orada kurumuştu.
“Ne biçim uyuyorsunuz maşAllah?” diye mırıldandım kendi kendime. Mir’in altından Kerem’i alıp düzgünce yatırdım. Üstlerini örtüp geri uzanacakken midem gece yediğim ne varsa sindiremediği için çıkartmak ister gibi kasılmaya başlamıştı. Yataktan kalkıp banyoya geçtim hızlıca. Kusmamak için soğuk suyla elimi yüzümü yıkayıp bir süre nefes alıp vererek kendimi tutmayı denedim önce. Olmadı. Neyseki çabam sayesinde çok şiddetli tezahür etmedi bulantım. Tek öğürüşte kurtarmıştım kendimi.
Ağzıma su çalkalayıp odaya geri döndüğümde Memet uyanmış, yatakta oturur vaziyette Kerem’i pışpışlıyordu. “Kustun mu?”
“Her sese nasıl da kalkıyorsunuz?” diyerek oturdum yanlarına. Banyonun serinliğinden sonra dizime değen yorgan sıcak gelmişti. Üstüme çekip kıvrıldım Mirişk’imin yanına. Memet Kerem’i yatırıp elini alnıma koydu. “Hasta değilim,” dedim elini alnımdan indirip. Uzanınca dindi sandığım bulantım tekrar edecek oldu. Örtünün altından çıkmadan kaldırdım kendimi, oturup Memet’e baktım.
Şimdi desem bebeği, endişeyle bakan gözleri gülecek miydi benimle?
Ben daha ağzımı açamadan telefonu çaldı. Çocuklar irkilirken Memet hemen telefonunun sesini kapatıp kalktı yataktan. Biraz uzaklaşıp aramayı yanıtladı. O sıra Kerem artık geri uyuyamayacak kadar hareketlenmişti.
Memet telefonu kapatınca banyoya doğru gidecek oldu. Hemen sordum. “Bugün işe gitmesen? Ailece otursak? Bir şeyler konuşuruz belki.”
“Gitmeyeceğim,” dedi banyonun kapısını açarken. “Birkaç işim var. Sonrasında evdeyim.”
Memet banyoya geçtiğinde akşama kalmadan hamile olduğumu söylemeyi kafama oturtmuştum. Şimdiden haberini nasıl vereceğimle ilgili kimisi romantik kimisi komik senaryolar geçiyordu zihnimden. Hangisinde daha çok şaşıracak, hangisinde daha çok güleceğin peşine düşmüştüm. Öyle ki çocuklarımın terlemiş kıyafetlerini değiştirmeyi küçük oyunlarla süslemiş bir de onları güldürmüştüm kendimle birlikte.
Memet yıkanana kadar odayı da toparlayıp giyinmiştim heyecandan hızlı hızlı. Kerem aç olduğu için huysuzluk edecek olmuş, oyuncaklarıyla oynamak istememişti. Mir’i kucağıma alıp Kerem’in elini tutarak odadan çıktım. Basamakları küçük adımlarla inip son basamakta Kerem’i zıplatmıştım.
Mutfağa geçtiğimizde Xezal yine erken kalkmış, çayı çoktan koymuştu. “Babanlar da kalkmış mı Xezal?”
“Kalkmışlar yenge. Salonda misafir abiyle konuşuyorlar,” dedi uykulu bir sesle.
Efkan’ın uyanması için epey erken bir saatti. Uyanır uyanmaz ne konuşuyorlardı?
Aklım salonda, Kerem’e bir tabak yoğurt ekmek hazırladım. Kucağımda Mir’le buzdolabının köşesine oturdum gençler mutfağa girerse beni görmesin diye. Kerem aç olduğu için çağırmama gerek kalmadan yamacıma gelmişti. Benim gibi bağdaş kurarak oturdu karşımda. Bacaklarının duruşuna gülerken Mir’i yatırdım dizime doğru. Bir göğsümü aralayıp ona verirken yoğurt tabağındaki kaşığı doldurup Kerem’in ağzına uzattım.
Kerem önce kaşığa bakıp parmağıyla mıncıklamak istedi. Kaşığı ondan uzaklaştırıp kendi ağzıma götürdüm. “Ham,” dedim ağzımı açıp kapatıp. Sanki kaşıktakini yemiş de çok beğenmiş gibi başımı sağa sola salladım. “Imm çok güzel. Hadi sen de ham yap bakayım.”
Bu defa uzattığımda ağzını açıp “Nam,” diyerek yemişti.
Çıkardığı sese güldüm. “Güzel mi oğlum?”
İşaret parmağını ağzına sokup yoğurda bulayıp dizime sürdü. “Bu?”
“E bu pistir yaptığın,” dedim elimin tersiyle dizimi silerken.
“Ne?” dedi şaşırmış gibi gür bir sesle. Elinde kalanı yine dizime sürmeye çalıştı.
Yaptığına kızacağım varsa da gülmeme kurban olacaktı şirinliği yüzünden. “Ne, ne? Pistir öyle oğlum. Nam nam yapacağız.” Kaşığı doldurup ağzına tıkıştırdım. Parmağını tabağa sokacak oldu bu kez. Hemen elini tuttum. “Cız! Bak kızacağım ha.” Sesim biraz yükselince Mir ona seslenmişim gibi göğsümü bırakmış, çenesine akan sütle bakmıştı. “Anlaşıldı. Siz abi oluyorsunuz diye şımarmaya başlamışsınız.” Dizimi kaldırıp indirerek Mir’i koynuma yaklaştırdım. “Yiyin yemeğinizi. Yoksa babaya söylerim sizi!”
“Bava,” dedi Kerem hemen. Mir ağzının kenarındaki göğüs ucumu eliyle tutup ağzına sokuşturmaya çalıştı.
“He bava tabii,” dedim göğsümü Mir’in elinden alıp ağzına düzgünce yerleştirirken. “Anne demeniz yok. Ancak bavadan anlarsınız.” Kaşığı doldurup uzattım. “Hadi bi de anne de duyayım.”
“Ne?” dedi Kerem yine tüm ifadesini yüzüne katıp bağırarak.
Xezal kahvaltılıkları hazırlarken omzu üstünden bakıp gülmüştü. “Ne şirin sesi var öyle.”
Dönüp Xezal’a doğru gidecek olunca serçe parmağımla omzundan çekip kendime çevirdim. “Bağırma kerê!*(eşek!)” Yüzüme bakınca bir daha denedim. “Beje*(De ki) anne! An-ne! An-ne!” Dediğimi tekrar etmek şöyle dursun kaşığın üstündekini eliyle yakalayıp ağzına tıkıştırdı. “Haey şımarık seni!” dedim elini ağzından çıkarıp. Aldığının bir gramını yememişti. Ne varsa olduğu gibi boynundan aşağı dökülmüştü. “Anne dersen kızmayacağım.”
“Ne?” diye bağırdı yine. Sinirden tutamadım kendimi, güldüm. Güldüm diye yüz bulup yine elini tabağa sokmaya çalıştı.
“Yav ben yediriyorum. Çek elini!”
“Çocuk belki Türkçe bilmiyordur yenge,” dedi mutfağa saçını toplayarak giren Zelal. İki uçtan topladığı saçı çekip sıkılaştırırken, “Kero!” diye seslendi. Kerem ona bakınca buzdolabına doğru yaslandı. “Ka dêya te?*(Hani annen?)” Eliyle beni gösterdi abartı bir şaşkınlıkla. “A dêya te!*(A annen!)” Bu kez oğlum cevaplasın diye tekrar sordu. “Ka dêya te?”
“Ne?” diye bağırdı Kerem yerinden kalkmak için elini yere basarken.
“Demek ki Kürtçeyi de tam şey yapamamış,” dedi Zelal ayağıyla oğlumun poposuna vurup yerine geri düşürürken.
Kerem onu düşüren Zelal’a işaret parmağını kaldırıp “I-ı,” diyerek sağa sola sallarken, kolundan tuttum geri kalkmaya çalışmasın diye. Zor bela tabağın yarısını ağzına tıkıştırmaya çalıştım, Mir’i diğer göğsüme çevirdim.
Ben çocuklarıma ilk hangi dili öğretecektim? Bize nasıl öğretmişlerdi? Hem Kürtçeyi hem Türkçeyi nasıl düşündüğümüz gibi konuşuyor, konuşulduğu gibi anlıyorduk? Gulazer halaya sormam gerekti bunları. O erkek çocuk büyütmüştü, dillerinden anlar, bana yol yordam gösterirdi.
Kızlar sofraları odalara kurduğunda ben iki çocuğumu da doyurmuştum nihayet. “Şimdi sıra bizde,” dedim sabah sabah varlığını ilan ederek beni uykumdan eden bebeğimle kendime. Çocukları oturma odasında halalarının göztemine bırakıp misafir odasına geçtim Dicle’yi çağırmak için.
Kapıyı tıklatıp çok beklemeden açınca Dicle ayna karşısında bluzunu indirmişti irkilerek. “Yenge! Sen miydin?” dedi başparmağıyla damağını yukarı iterken.
İçeri girip kapıyı ardımdan kapadım. “Karnına mı bakıyordun?”
Başını salladı utangaç bir gülümsemeyle. “Efkan’a söyledim gece,” dedi önce. Sonra dudağını dişledi kendini düzeltir. “Şeye yani… Ona…”
“Hiç gelinlik etmeye çalışma,” dedim yanına giderken. “Geçti o tren.” Koluna dokundum. “Hadi kahvaltıya gidelim. Açızdır.”
“Ben gelmesem?” dedi biraz zorlamaya kalksam yalvaracak bir ifadeyle.
Olmazdı öyle. “Sen misafirsin Dicle.”
“Mecburi misafir,” dedi halini anlayayım diye.
Onu zorlayarak sofraya götürebilirdim. Ama öyle rahat yiyemeyeceğini biliyordum. İnsan rahat yiyemediğini daha beter kusuyordu. Sabahki halimden sonra kusmalı bir gün istemiyordum. Onu kendimle birlikte mutfakta yemeye davet ettim.
Hızlıca bir sofrayı da mutfak masasına kurmaya başladığımda Kerem peşimden yürüyüp mutfağa gelmiş, kapıya tutunup paytak paytak içeri girmişti. “Bak yengesi,” dedim Dicle’ye oğlumu işaret edip. “Kerem.”
Dicle heyecanla dönüp kucağına aldı oğlumu. Sadece sarılıp bırakacaktı. Sonra içi kaynamış olacak bir defa daha sarılmış, öpmüştü. “Çok duydum Efkan’dan,” dedi sandalyeye otururken. Kerem’in ellerini tutup okşadı parmaklarıyla. “Tam bahsettiği gibiymiş.” Bir kez daha öptü dayanamayıp. “Amcan seni çok seviyor.”
Kucağına yakıştırmıştım çocuğu. Hem benim oğlum çok şirin olduğu için hem de Efkan’ın bir oğlu olsa Dicle’nin kucağında böyle duracağı için güzel gelmişti gözüme. Karışmadım tanışmalarına. Dicle’ye çabuk ısınmıştı Kerem zaten. Sofraya ne koysam parmağını uzatıp ‘Bu?’ diye sormuş, Dicle’ye adını söyletmişti.
İki çay alıp geçtim yanlarına. Bir yerde Dicle’yle eltiydik artık. Hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Kahvaltı sırasında tanışmak için bir şeyler sordum. Ben sordukça laf lafı açtı, biraz da o sordu, tanışmaya başladık.
Anlattıkları arasında dikkatimi çeken ilk şey hepimizin aynı caminin Kur’an kursuna gitmiş olmamızdı. Birbirimizi hatırlamıyorduk ama caminin içini, ders veren hocayı, ders sonu dağıttığı atıştırmaları hatırlıyorduk. Biraz daha sohbet ettiğimizde ilgimi en çok çeken yere gelmiştik. Nasıl tanışmalarını dinledim.
İlk âşık olan bizim Efkan’mış meğer. Dicle abisinin düğün alışverişinde yengesinin ailesinden kızlarla birlikte çarşıdaki dükkanları geziyormuş o gün. Yağmur atıştırmaya başlayınca en yakındaki dükkâna sığınmışlar. Çömlek dükkanına girdiklerini fark edince oradan alacakları yok diye geri çıkacak olmuşlar. Fakat Efkan, Dicle’yi görünce hemen çıkmalarına müsaade etmemiş. Yağmur dinene kadar vitrindeki çömlekleri tek tek indirip göstermiş satmak istiyor gibi. Esasında istediği Dicle’yle konuşmaya çalışmakmış. Fır dönmüş kızın etrafında. Öyle ki Dicle’nin yengesi sezmiş niyetini, epey utanmış kızcağız.
Böylelikle ikisi de hangi aşiretten olduklarını bilmeden hoşlanmışlar birbirlerinden. Ertesi gün Dicle çömleklerden birini beğenmiş de fiyat soracakmış gibi tek başına gitmiş dükkâna. Çömlek bahane kalmış, araya kaynamış. Sadece birbirleriyle konuşmuşlar artık. Evlere dönünce sadece birbirlerini düşünmüşler bundan sonra.
O günden böyle İshak’tan utandığı için onun atölyede çömlek yapımında olduğu günler dükkâna gelip gitmeye başlamış Dicle. Her şey yolunda gidiyor sandıklarında abisinin düğün günü gelip çatmış. Kimin hangi aşiretten olduğu açık olmuş nihayetinde. Düğünden böyle Dicle bir süre evden çıkmamış, Efkan’ı görmeye gitmemiş. Çare olmamış. Çoktan birbirlerinden vazgeçemeyecekleri raddede bulmuşlar kendilerini.
Efkan bir çaresini bulacaklarına ikna etmiş Dicle’yi. Görüşmeye devam etmişler. Daha çok sevmişler birbirlerini, daha çok bağlanmışlar.
Nihayetinde Dilaver’in düğün hazırlığında onları bir araya getiren kader, Dilaver’in cenazesinde yollarını tamamen ayıracak olmuş. Bizim yas tuttuğumuz kırk gün kırk gece ağlamış Dicle de abisine. Kırk bitince, Efkan kaçmayı teklif etmiş.
Abilerine rağmen Dicle’nin böyle bir şeye cesaret edebilmesine şaşırmıştım esasen. Hele ki kimseye sezdirmeden evden çıkması için ona yardım edenin Dilaver’in eşi olduğunu duyunca hepten şaşmıştım. Yengesi Dicle’ye bu evde kaldıkça sonlarının ne olacaklarının belli olmadığını, sevdiği yaşıyorken gitmesinin daha doğru olduğunu söylemiş, destek olmuş kaçmasına. Dicle de bir defa risk alıp Efkan’a gitmezse bir daha hiçbir zaman cesaret edemeyeceğini anlamış. Kalırsa başka birinin onu isteyeceğine, abilerinin de ona rızasını bile sormayacağına kendini ikna etmiş. Günün doğmasını beklemeden ayrılmış evden.
Kendi söyleyince fark etmiştim ki saçları da boyaymış. Asıl rengi dipten görünen kahveleriydi. Kaçtıklarında başka şehre çıktıkları gibi marketten aldıkları boyayla Efkan boyamış. Olur da abileri onu tarif ederek ararsa bulunmamak için yapmışlar. Sevmiş Dicle sarı saçlarını. Efkan da sevince bundan sonra hep boyama kararı almış.
Kerem yengesinin kucağından hiç inmedi kahvaltı boyunca. Rahatsız durmuyordu Dicle de. Aksine Kerem’i severken Efkan’ı anlatmaya dalmış, belki aylardır ilk defa rahat bir yemek yemiş olmuştu.
Salondan çıkan Efkan, Dicle’yi odada göremeyince, mutfağa gelmişti. Yemek yediğimizi fark edince çağırmak yerine bir sandalye çekmişti kendine. “Biz Almanya’ya gideceğiz,” dedi oturduğu gibi yüzünü sofraya dikip.
Dicle şaşırmıştı duyduğuna. Efkan’a soramadan bakıyordu açıklaması için. Ben Memet’ten duyduğum için şaşırmıştım. Ama bunu neden Dicle’ye bakarak değil de ortaya söyler gibi bana söylediğini anlamamıştım.
“Almanya’ya giden epey çokmuş. Biz de katılırız o kervana.” Odağı olmayan gözleri ortalıkta dolanırken sözleri beni buluyordu nedensizce. “Eğer sen de gelmek istersen…” dedi yarım yamalak.
“İstemem Efkan,” dedim başka bir şey demesine gerek kalmadan. “Ben buradan bir daha gitmem.”
“Doğru,” dedi ilgisiz bir hareketle burnunu çekerken. Kaşları çatıktı alışkın olduğum simasına tezat. “Artık Merxas’ların gelinisin sen. Gebeymişsin de galiba. Kocan sağ oldukça onunla kalmak istersin.”
“Efkan…” diye uyaracak oldum.
Dinlemedi. “Senin kararın tabii. Karışamam nasılsa. Ama…” Dicle’nin kucağındaki Kerem’e baktı. “…yeğenimi yanımda götürürüm.”
“Ne?!” Oturduğum yerden nasıl kalkacağımı şaşırmıştım. Sandalyeyi devirdim kalkışımla, tutamadım elimi atıp da.
Kaldırmadı Efkan yüzünü bana. “Senin gönlün kalmaktaysa kalırsın. Ama Kerem bizimle gelecek. Dicle’yle bir çocuğumuz olacak zaten. İkisini bir görürüz. Yeğenimi üvey baba büyüteceğine ben kendim…”
Elimi omzuna vurup oturduğu yerde geriye ittim kendine gelmesi için. Çenesinden tuttum o sinirle, kendime çevirdim. “Yüzüme bak!” diye bağırdım hüsranla hırs ten tene hükmederken sesime. “Yüzüme bak da söyle Efkan! Oğlunu senden alacağım de dümdüz! Yüzüme bakarak söyle bir de!”
Gözleri bana baktı. Ama gözleri beni görmedi ki. Öylesine ben çevirmişim kendime. Elimi indirdi çenesinden. “Tepkili olmadan dinle beni. Kerem’e abimin bana baktığı gibi bakarım ben, biliyorsun. Burada olduğundan çok daha…”
“Sana yazıklar olsun!” dedim suratına. O zaman gözleri gördü beni. Bu kez ben bakamayacaktım ona. Efkan’ın ardından dolanıp Dicle’nin kucağından aldım oğlumu. “Sana yazıklar olsun!” diyerek mutfaktan çıkacak oldum. Dilime kadar çıkmıştı kırgınlığım bir bulantı gibi. Yutkunamazdım. Kerem’i iki elimle tutarak döndüm yanına. “Ben bunu herkesten duyarım diyordum. Şaşırmam diyordum. Ama ben senin de dönüp herkesten olacağını bilmiyordum. Seni kardeş belleyen bana da yazıklar olsun!”
“Yenge…” diyecek oldu yerinden kalkmak isteyip.
İşaret parmağımı kaldırdım çocuğumu uyarır gibi. “Sakın konuşma daha fazla!” Sesim çatlayacak oldu orta yerde. Sıktım kendimi. “Ben sizin aşkınıza bir kez olsun diğerlerinin baktı gözle bakmamışım. Ardından senin anana babana karşı bile olsun seni kollamışım.”
Zoruma gitmişti işte Memet’le evlendiğimi duyduğu zamanki bakışı, sonrasında bakmayışı. “Ben her dua edişimde yüreğimde sizi anmışım. Ne kadar hakkım varsa helal saymışım. Bugüne dek siz evlendiniz diye başıma gelen belaları kader saymışım. Yine de ben evlendim diye şaşıracaksanız da sizi anlayacaktım.” Kalbim kırılmıştı her dediğine. “Ben seni kardeş bilirken sen bana diğerleri gibi mi olacaktın Efkan? Sen de mi beni oğlumdan vurmaya kalkacaktın?!”
Yerinden kalktı bu defa iki elini sakinleşmemi ister gibi havada tutarken. “Ben sadece Kerem için…”
“Kerem benim oğlum!” diye bağırdım kendime yaslarken. “Benim olmadığım hiçbir yerde de işi yok! Rızam olmadan odadan odaya bile götürülmeyecek!” O sinirle daha fazla ağlamadan duramayacaktım. Dönüp mutfaktan çıkacak oldum.
Efkan tuttu kolumdan bu kez. Ne söyleyeceğini dinlemek istemiyordum. Ona öyle öfkeli, aynı konudan öyle yaralıydım ki yüzümü döndüğüm gibi ben devam ettim. “Sen de ölebilirsin Efkan!” Bir şey söylemek için açılan ağzı aralık kaldı dediğimle. “Peşinde bir aşiret dolusu adam var. Senin de ölme ihtimalin var.”
“Yenge…” dedi kısılan bir sesle.
Dinlemedim. “Senin de karın hamile. Ya sen ölürsen? Dicle bebekle ortada kalırsa?” Dicle’nin önünde bunu söylüyor olmaktan utanacaktım biraz sonra. Ama artık birileri beni de anlasın istiyordum. Yorulmuştum her gelenin Kerem’i kucağımdan çekiştirmesinden. “O zaman Dicle’den de senin çocuğunu alsınlar isteyecek misin Efkan? Annesindense sırf aynı soyada sahip diye bir akrabanın evine emanet etmelerini mi seçeceksin yoksa?” Sinirle baktım yüzüne. “Sen çocuğunu Dicle’dense kendi anne babana vermeye bile razı olabilecek misin?”
Kapandı ağzı. Yutkundu sadece. Dicle’ye bakmak ister gibi kenarlara dayandı gözleri. Bakamadı. Dicle’nin ona bir gece önce verdiği bebek haberindeki mutluluğuna gölge düşürecek kelimeyi öylesine söylemeye bile gitmedi dili.
O halde ben taş mıymışım ayaklarının altında? Bunca kişi nasıl vuruyordu bana acımasızca?
“Bir daha Kerem’i almakla ilgili konuşacaksan; benimle bir ömür konuşmayacaksın Efkan!”
Son sözümü söyleyip mutfaktan çıktığımda kapının birkaç adım ötesinde Memet duruyordu. Kaşları bulanık mavilerini birbirine sokacak derece yaklaşmış gözlerine, çatılmış hiddetle. Efkan’a bakıyor doğrudan. Ben bağırınca sesime gelmiş hemen.
Kerem kucağımdan Memet’e doğru uzattı kollarını. “Bava.”
“Gel baba,” dedi Memet. Kerem’i aldı kucağına. “Odaya geç sen,” dedi bana bakmadan.
“Ben konuştum zaten,” dedim Kerem’le gitmek istediğimden oğluma uzanacakken.
“Min got here odê!*(Dedim ki odaya geç!)” Kerem’i bir koluna oturtur gibi sarmıştı. Diğer eliyle Efkan’ı çağırdı. “Gel sen buraya!”
Havadaki elini tuttum tartışma çıkmasın diye. “Mem…”
Bu kez sözünü tekrar etmeden baktı yüzüme. Karışma Zühre, diyordu. Sen yeterince konuşamadın, abisi olarak ben konuşacağım, diyordu.
Elimi indirdim mecbur. Ardıma dönüp Efkan’a baktım Memet’e karşı ters bir şey dememesi için. Çekildim önlerinden.
Memet kucağında Kerem’le bekliyordu Efkan’ı. Efkan mutfaktan çıktığında sesini hiç düze indirmeden devam etti aynı sertlikte. “Geç karşı odaya!”
Efkan bir şey diyecek oldu. Vazgeçti. Kaldığı odaya geçti direkt. Peşinden gitti Memet. Kapıyı kapattı ardından.
Dicle koluma yapıştı. “Yenge bir şey yap!”
“Sakin ol,” dedim ona dediğimin aksine tedirginlikte. Odaya girip aralarına girmekle tutuşuyordu atmadığım adımlarım o sıra. Ama Memet’imi çiğnemek istemiyordum. “Konuşurlar sadece.”
“Konuşacak gibi bakmadı yenge,” derken gerçekten korkuyordu Dicle. “Memet Merxas öldürür Efkan’ı da!”
Seslere çıkmıştı Zelal bir sinir. “Ne diyorsun sen benim abime?!” diye bağırdı hemen. “Ne yapacakmış abim sen boklu kocana?”
“Zelal bi’ sus!” dedim elimi onun göğsüne dayayıp. Diğer tarafımda Dicle koluma yapışmıştı bir şey yapayım diye. “Kimse kimseyi öldürmez. Saçmalamayın!”
“Zühre sen yine hangi dramın içindesin?” diyerek salonun kapısına çıktı Baver de. “Ne olmuş? Hayırdır?”
“Abin!” dedim misafir odasını gösterip. “Efkan’ı soktu odaya. Sinirliydi.”
“Aha!” dedi zaten katlı olan gömleğinin kollarını dirseklerine iterken. “Şimdi düştü elime işte!”
Dicle sarıldığı koluma asılmıştı. “Yenge!”
Zelal’i durduğum elimi bu tarafa gelen Baver’e çevirdim. “Baver Allah aşkına…”
O da kaldırdı elini bana bakmadan. “Sakın o cümleyi temam neke*(tamamlama)!” dedi hızlı hızlı yürüyerek odanın önüne giderken.
“Baver!” diye bağırdı Yekta amca salondan. “Te re çiye?*(Sana nedir?)”
“Bavo bi’ dur da!” dedi Baver eli kapının kolunda. “Ben bulurum, min re çiye*(bana nedir)!”
“Zu were!*(Çabuk gel!)” Baver babasına baktı başını yana yatırıp. “Kuro were!*(Oğul gel!)” diye bağırdı kayınpederim sonunda.
“Haey!” dedi Baver dişlerinin arasından. Bana baktı. “Sevinme. Şarttır tenhada yakalayacağım ben bunu. Sonra ağlama.” Salona geri döndü.
Dicle kolumu bırakmadığı gibi ağlamaya da başlamıştı Efkan’a bir şey yapacaklar diye.
“Of!” dedi Zelal elbisesinin önünü çekiştirip bırakarak. “Adam dediğin de büyüğünden yesin bir iki fiske. İncileri yok dökülsün. Abim de içeri soktu diye dövecek değil ya! Hak ederse çakar çakmaz. Nedir büyütüyorsunuz?”
“Rica edeceğim sen açıklama yapma, git sofraları topla Zelal,” dedim. Dicle yeterince korkmuştu.
Zelal saçını savurarak oturma odasına döndü. Dicle’yle ben kapının önünden ayrılamadık.
“Yenge sesleri de gelmiyor. Allah aşkına girip bakalım.”
İyiydi ki sesleri gelmiyordu. Memet çekip bir tane vursa sesi kapının ardına kadar gelirdi sanıyorum. “Kucağında Kerem var. Kerem’in önünde dövecek değil. Korkma.” Dicle öyle güvensiz bakıyordu ki Kerem’i de dövecek desem inanabilirdi.
Biraz sonra odanın kapısı açıldı çok şükür. Memet çıktı. Memet tek çıktı. “Kerem?” dedim öne çıkıp.
“Amcasıyla,” dedi doğrudan bana bakarken.
Odaya girip almak istiyordum. Dicle’den ayrılıp içeri gireceğimde Memet kapının önünde yakaladı kolumdan. Tersi yöne götürdü beni kendiyle. “Oğlumu alayım Mem! Kerem…”
“Hişşş…” dedi, mutfağın önüne kadar götürdü beni. “Kimse benim olduğum evden Kerem’i alıp götüremez bir daha.” Biliyordum. Ama Kerem benimle olsun istiyordum. “Bırak gitmeden vakit geçirsinler.”
İçeride ne konuştular da birbirlerini ikna ettiler bilmiyordum. Efkan’ın teklifiyle hortlayan korkularımı söylemek istiyordum satır satır.
Dilime düşmelerine gerek kalmıyordu. Görüyordu Memet. Kocam beni anlıyordu.
Dicle, Efkan’ın olduğu odaya girdiğinden avluda yalnız kalmıştık. Çok kısa bir aralık yaklaştı bana Memet. Alnımdan öptü dinginliğine bulanayım diye. “Burada kalmak istemiyor Efkan. İşlemlerini en kısa sürede halledeceğim, gidecekler. Bir daha gelebilirler mi? Meçhul.” Alnını eğip alnıma yasladı itiraz etmeyeyim diye. “Kerem’i belki bir daha göremeyecek. Bırak buradayken düzgünce vedalaşsınlar Zühre.”
Karşı çıkamadım. Biraz daha kalırlar sanıyordum çünkü. Bu kadar çabuk gidecek olmaları ona olan sinirime rağmen içimi yakmıştı. “Tamam,” dedim sadece. Memet’ime güvendim.
“Birazdan çıkıp hastaneye gideceğiz,” dediğinde baktım sorarca. “Gitmeden Uçar’larla da görüşsün Efkan.”
“Tehlikeli değil mi evden çıkması?”
“Tek olmayacak,” dedi. Salonun kapısı aralanınca benden uzaklaştı mutfaktan çıkıyor gibi. Koçer amca üst kata geçti bize bakmadan. Memet de üzerini değiştirmek için peşinden çıkmıştı. Yukarı gitmek istiyordum ben de. Ama Efkan’ların kaldığı odayı görebildiğim yerden ayrılamıyordum da. Avluya oturdum kaldım.
Herkes kahvaltıdan kalkmaya başladığında Hozan ancak uyanmış, pijamalarıyla inmişti aşağı. Karşımda ellerini cebine koyup durdu. Baktığım yere baktı bir süre. Kapının ardında beklediğimi bilmezdi. Sonra bana baktı geri. “Allah muhafaza,” diyerek geçti salona.
Neredeyse yarım saat geçti üstünden. İşime gücüme bakamadım. Kayınpederim çıktı salondan. Hastaneye gideceklerdi şimdi. Herkesi kapıya çağırdı. Baver yanıma yanaştı. “Kaçak gelinden nüfus kağıdını istesene bi.”
“Ne yapacaksın?”
“Hozan’a nikahlayacağım ki Efkan avucunu yalasın.” Kapıya bakmaktan yorulan gözlerimi çevirdim yüzüne. “Kafalarına çuval geçirmeden sınırdan geçirmek için kimlik lazımdır Zühre. Enayininkini ben alırım. Sen kızınkini iste. Ben istemeye gitsem mafya kesilmiş diye adımı çıkaracak.”
“Tamam. Getiririm,” dedim kalktığım gibi ayaklarım doğrudan misafir odasına giderken. Kapıyı tıklatmadan açıp girdim. Yatağın ortasında Kerem’le oynayan Efkan’a bakmadım. Onun yanındaki Dicle’den kimliğini istedim.
Dicle kimliği çıkartırken Kerem’i yere indirdi Efkan. Ayakları üzerinde durabileceğine daha tam ehemmiyet edemediğinden bir süre başında durdu. Sonra ayağa kalkıp bana baktı. “Konuşalım mı yenge?”
Konuşmayalım diyecektim belki. Ama küs giderse diye korkutuyordu yüreğim beni. Umursamazca, “Konuş!” dedim gözüm Dicle’de.
“Sen haklıydın. Eşeklik ettim.” Göz ucuyla baktım ciddi mi diye. Pişman da bakıyordu yüzüme. Dicle’ye baktım geri. “Yarın bana bir şey olsa…”
“Allah korusun,” dedi Dicle hemen.
“…çocuğumuzu Dicle’den ayırsınlar istemem,” diye devam etti Efkan. “Hatta mümkünse benim soyumdan da uzak olsun Kerem gibi. Bugün benim ardımda durmayanlar yarın çocuğuma da farklı davranmazlar.”
“Niye böyle şeyler konuşuyorsunuz?” diye sordu Dicle üzgün bir sesle. “Tamam. Özür dile Efkan. Affeder yengem. Kötü şeylerden bahsetmek neden?”
“Dicle senden akıllı hiç değilse,” dedim birkaç adım yaklaşıp uzattığı kimliği elinden alırken.
“Affet o zaman bu akılsızı?” dedi Efkan yüzünü çocuk gibi büküp.
Sinir bozukluğundan ağlayasım geldi bir anda. “Akılsızsan konuşma o zaman sen de,” dedim çıkmak için ardımı dönecekken.
“Yenge…” dedi mahzun bir sesle. Gidemedim. “Ben sana küs mü gideyim?”
Böyle dediğinde içim sızlıyordu. Dayanamıyordum. Düşecek oluyordu sinirim ele avuca. “Küs değilim sana.”
“Bak o zaman suratıma.” Tam dönmedim. Yan durup baktım yüzüne. “Eskiden böyle hükümdar değildin sen. Hemen affediyordun. Hiç kızmıyordun.”
“Öyle olunca insanı eziyorlar Efkan. Kalbini paramparça ediyorlar.”
Yan durmama rağmen gelip sarıldı bana. “Özür dilerim yenge.” Böyle yapınca düşüyordu hükmüm de peşinden. Yumuşuyordu kalbim hemen. “Ben sana daha önce de dedim. Sen anamsın bir yerde. Ablamsın. Varsın başkasının yengesi ol artık. Sen yine bana gönül koyamazsın.”
Direncim kırıldı sözüyle. “Sen öyle bir eşeksin ki,” dedim içimi çekerek. Tam dönüp sarıldım ben de. “Kardeşimsin benim. Kerem gibi küçücüksün gözümde. Niye sinirlendiriyorsun beni kendine?”
“Tamam. Sondu. Bir daha istesen de kızamayacaksın bana.” Ayrıldı benden. “Hem karımın önünde ne sarılıyorsun bana? Kıskandıracaksın sonra.”
O ağlayacak halde gülüp vurdum omzuna. “Sen şu akılla baba olacaksın, ben de göreceğim ha?”
“Olacağım ya…” dedi, Dicle’ye göz kırptı yanımda.
“Aptal,” diye mırıldandı Dicle kendi halinde.
Efkan elini kızın omzuna atıp yanına çekti. “Aptal denir mi kız kocaya?”
“Hareketlerine bak hele. Benden de mi utanmıyorsun?” dedim ama birbirlerine bakarkenki parlayan gözleriyle ben de mutlu olurdum.
“Utanacak olsam kaçırır mıydım ben bunu?” Dicle gülerek ittirdi yanından. Efkan yapışmıştı, gitmedi. “Sen utanıyor musun kız yoksa?”
“Ya bıraksana yengenin önünde,” derken ittiriyordu Dicle hâlâ.
“Sanki öptük,” dedi Efkan şakacı bir tavırla. “İnsan kocasını öpmeden iter mi?”
Kızın üzerine iyice yaklaştığında öpecek sanıp dönmüştüm ardıma. “Yemin ediyorum Dicle senden akıllı! Çocuğuma göz kulak olun. Fingirdemeyin önünde!” diyerek kapıyı çekip çıktım.
Zelal kapının önünde beni bekliyordu yine. “N’apıyorlardı da fingirdemeyin dedin?”
Tam ağzıma geleni diyecektim ki vazgeçtim. “Tövbe estağfurullah, tövbe. Sen bana korumalık yapmayı ne zaman keseceksin?”
“Evin sınırları içerisinde Yazhan olduğu müddetçe kesmeyeceğim,” dedi son derece ciddi.
“İyi. Maaş da iste üstüne.”
“Şu müjdeyi doğumdan evvel verirsen alacağım ilk maaşımı.”
Bebeğimizi söylememiştim Memet’e daha. Söylemedikçe bir şeyler oluyor, uzuyordu. Söyleyemedikçe daha çok korkuyordum.
Kapının önünde toplaşan erkeklere baktım. Şimdi çağırıp söylesem ayıp olur muydu? “Abine bi seslen ne zaman döneceklermiş?” Zelal bağırarak sordu. Bir saate dönecekleri yanıtını aldım sayesinde. “Gelince söyleyeyim o vakit.”
“İnşallah,” dedi Zelal elbisesinin yakasını bezgince çekiştirerek.
Hozan giyinmiş şekilde indi üst kattan. Baver ona seslendi. “Şu geji*(sersemi) çıkart karısının koynundan. Yoksa ben dinden imandan çıkacağım şu dakika.”
Memet Baver’in omzuna vururken Hozan kapıyı tıklatıp çağırdı Efkan’ı içeriden. Efkan kucağında Kerem’le çıktı odadan. “Hadi anneye,” dedi yere bırakarak. “Yenge geliyor.”
Görüyordum.
Kerem birkaç adım atamadan Hozan başının iki yanından tutup kaldırdı oğlumu havaya. Kafasının üstünden öpüp geri bıraktı. “Yenge biz çıkıyoruz şimdi.”
Görüyordum.
“Yenge Hanım!” dedi Baver de kapının oradan elini kaldırıp sallayarak. “Biz çıkıyoruz ha! Sevdiğim yemekleri zaten biliyorsun.”
Biliyordum. Ama şu vakitte yapmaya başlayacak değildim. Döndürdükleri şovu anlamıyor muydum?
“Yenge!” dedi Efkan da yanımdan geçerken yüksek sesle. “Senin peynirli böreğini özlemişim. Belki eltine öğretirsin.”
Başımı salladım. Öğretirdim. Yaban ellerde özlerdi buraları.
Yekta amcayla Koçer amca çıktı önce kapıdan. Baver seslendi. “Zühre! Börek dediğin kıymalıdır ha! Ben öylesini seviyorum.”
“E ben de patatesli seviyorum,” dedi Hozan. Ellerini birbirine vurdu. “Hadi bakalım.”
Efkan kapıdan çıkarken seslendi Baver yine. “Kıyma çektiriyorum! Akşama da börekte görmezsem kıyım çıkarıyorum.”
Memet patlattı bir tane ensesine. Hozan’ı da ittirdi konuşmasın diye. En son kapıyı kapamadan baktı bana. Kocamın da sevdiği böreği söyleyeceğini sandım. Onun yerine, “Zıkkım yesinler. Hiçbirini yapma,” diyerek çekti kapıyı.
Güldüm ardından. “Xezal! Zelal! Dicle! Gelin börek açalım kendimize,” diyerek geçtim mutfağa.
☀️☀️☀️
Baver’in arabasında amcamla Hozan; benim arabamda babamla Efkan vardı. Hastaneye sürdüm direkt. Baver Almanya’ya gidişleri için bir arkadaşını araya sokup pasaport vize işlemlerini en yakın tarihe almaya çalışacak, peşimizden gecikmeli gelecekti.
Hastaneye yaklaştığımızda Efkan’ı uyardı babam. “Yanımızdan ayrılma lawo.”
Girişte bizi Berzan’la Şiyar karşılamıştı. Civan’ı sorarak birlikte çıktık yoğun bakım katına. Civan’ın eve geçişi için uğraşıyorlardı onlar da. Bir iki haftayı bulacaksa da halam sonunda oğlunu eve götürebilecekti.
Birlikte Uçar’ların olduğu tarafa geçtik. Kapının önünde yaşlı bir kadınla biri kız olmak üzere iki genç duruyordu sadece. Diğer bekleyenler umudu kesip dönmüştü çoktan.
“Ana!” dedi Efkan. Yaşlı kadın sesle sarsıldı. Nereden geldiğini anlayamamış gibi sağa sola bakındı. Bizim aramızda oğlunu gördü sonunda. Elini dizine vurarak kalkmaya çalıştı. Bir adım atamadan yere çöktü kaldı. Efkan gitti ayağına kadar. Yere çöktü o da. Annesi ağlayarak onun sırtına vururken bir şey demeden sarıldı.
Biz seyirci kalmıştık. Babam genç oğlanı yanına çağırıp Cafer Uçar’ın durumunu sorarken ben katta dolananlara bakıyordum tehlike teşkil edip etmediklerinden emin olmak için.
Yaşlı kadın ağladıkça ağladı. Arada vurdu Efkan’a, arada sarıp kendiyle salladı iki yana. Pazar yerinde kaybettiği çocuğunu bulmuş gibiydi. O çocuğu bir daha kaybedecek kadar çaresizdi haykırışları. Durup dinlemekten başka yapacak bir şey yoktu.
☀️☀️☀️
Baver hakikaten de kıyma yollatmıştı eve. Bir tepsiyi kıymalı yaptım onun hatrına. Bir tepsiyi Efkan için peynirli olanlarla doldurdum. Dicle’ye püf noktasına kadar göstermiştim ki birebir aynını yapsındı artık. En son Hozan için patatesliyi yaparken aklıma ıspanak gelmişti. Gözümün önündeki üç tepsi börek hiç oldu bir anda. Ispanaklısı gerekti bana da. Zelal kapıdaki şoföre söyleyip ıspanak almasını istedi.
Ispanak gelene kadar yaptıklarımızı fırına vermiş, yerimize oturmuştuk. Ardına yaslanan Dicle’nin minik karnına baktım. “Kız bak seninki el sallıyor.”
Utanıp karnına yapışan üstünü bollaştırdı. O sıra Xezal kızın saçlarına bakıyordu. “Saçların boya mı?” diye sordu dibindeki yeni çıkacak kahveliği ayırt edince. “Gerçek gibi güzel duruyor.”
Dicle önümüzdeki ağzı kapalı un çuvalına baktı. Cevap vermedi.
“Bok gibi olmuş bence!” dedi Zelal. “Herkesin kendi rengi kendine güzeldir. Xezal’ın saçının doğallığı boyalıya bin basar.”
Zelal’e baktım daha uysal davransın diye. Omzunu kaldırıp indirdi. Xezal’ın kalbini biri kırınca dayanamıyor kafasını kırmaya kalkışıyordu. Böyle olmazdı.
Dicle yavaşça kalktı yerinden. Xezal da fırına bakma bahanesiyle mutfağın öteki yanına geçti sessizce.
“Xezal’a da kıyamayıp cevap verirsin. Boyalı kafa!” dedi Zelal Dicle’nin ardından kendi kendine.
“Kız hamile. Bok gibi denir mi Zelal?”
“Saçının rengine laf yedi diye de bebeği üzülmeyeversin yenge. Her şeye…” dediğinde bir gürültü koptu birden. İrkilerek öne eğildik. Öyle bir sesti ki fırın patladı sanacak oldum bir an.
Fakat ses mutfaktan gelmiyordu. Dışarıdan geliyordu.
“Silah!” dedi Xezal korkuyla.
Kerem’i avluda bırakmıştım oyuncak arabasını sürüyor diye. Yerimden nasıl kalktım da mutfaktan bir hışım çıktım, bilemedim. Doğruca oğluma koşup kucağıma aldığımda konağın kapısı az evvelki sesten daha şiddetli bir sesle açılmış, duvara çarpıp durmuştu.
“Hala!”
Kerem’in başını koynuma bastığımda birkaç adım ötemdeki Dicle ellerini ağzını kapatmıştı. Bir isim firar etti dudaklarından. “Bahoz.”
☀️☀️☀️
Baver’lerle amcam peşimizden hastaneye vardığında ilk Civan’ı görmeye geçmişlerdi. Biz Efkan’ın annesiyle konuşması için katta biraz ötelerinde durmuş, geldiğimizi haber alan diğer Uçar’larla konuşuyorduk.
Verdikleri kayıplardan sonra nihayet akılları başlarına gelmişti Uçar’ların. Aşiret içerisinde çıkardıkları ayrılığı kendi hataları olarak görmüşlerdi. Babamla konuşmak istiyorlardı. Bu kez bizi kendi evlerinde ağırlayarak hatalarının üzerini örtmek istiyorlardı. Babamla amcam daveti kabul etmişti. Ben de onlarla gidecektim. Ama Efkan’ın ortalarda daha fazla dolaşması güvenli değildi.
“Hozan nerede?” diye sordum yanıma gelen Baver’e.
“Menajeriyle bir şeyi tartışıyor dışarıda.”
“Ne menajeri şimdi? Efkan’ı alıp konağa dönün. Ev boş kalmasın.”
Çocuk gibi mızırdanacak oldu. “Bana şu enayinin de korumalığını yaptırtacaksan…”
“Konuşmadan yap dediğimi Baver. Babamlarla gidip şu Uçar’ların mevzusunu kapattıracağım.”
Oflayarak baktı Efkan’a. Birkaç adım yaklaştı yanına. “Kalk la! Yengem kıymalı börek yapmıştır. Yedikten sonra dönüp bir daha seni getiremem.”
Efkan yerinden kalktı. “Yanlışın var abi. Peynirli yapmıştır.”
“Eğer peynirli yapmışsa seni döveceğim. Kabul?”
“Niye abi?” diye sordu Efkan inadına. “Önemli olan yengemin yapması değil mi? İkisini de biz yiyeceğiz.”
“Değil kardeşim. Sen o zekanı hayatta aldığın kararlarda kullan. Kıymalı yapmışsa yiyeceğiz. Peynirli yapmışsa sen dayak yiyeceksin. Düş önüme şimdi!”
Kapıya kadar birbirlerine sataşmasınlar diye peşlerinden çıktım. Babamla amcam benim arabaya geçmiş, Uçar’lara gitmek üzere bekliyordu. Hozan telefonu kapatıp geldiğinde ona Baver’le birlik olmamasını, şakayı boka bulamadan eve varmaları için akıllarını başlarına almalarını tembihlemiştim.
Baver yeni arabasına biner binmez kornaya basıp herkesin dikkatini üzerine çekti önce. Ona bakmadan kendi arabama geçtim. Biraz ilerlemişti ki ani frenle durmuştu. Şimdiden birbirlerine girdiler sanıp devam etmesi için kornaya basmıştım ki Hozan başını camdan çıkarmış, bana doğru bağırmıştı. “Abi! Yazhan’lar konağı basmış!”
☀️☀️☀️
Bahoz Yazhan. Yazhan’ların tek erkek torunu. Dicle’nin abisinin oğlu. Eline aldığı silahla evin erkeklerinin olmadığı bir vakitte kapımızı vurup karşımıza dikilmişti.
Kucağımdaki Kerem’le ayaklarım yere çivilenmişti sanki. Birkaç adım ötemdeki Dicle benden farksızdı, kıpırdayamıyordu bile. Mutfağın kapısında Zelal’le Xezal, oturma odasının kapısında kucağında Mir’le Halime Hanım duruyordu.
Bunca vakittir ilk defa bir Yazhan kapımızın kilidini silahla vurup açmış, namlusunu evimizde bize karşı doğrultmuştu. “Hala!” diye bağırdı Dicle’ye. “Denilen doğru ha! Merxas’lara saklanmışsın?”
Dicle elini kaldırıp avucunu paravan yaptı birkaç metre ötesindeki silaha. “Dur! Dinle Bahoz! Ben istemedim buraya gelmeyi.”
“O şerefsize kaçarken de mi istemiyordun?!” diye bağırdı Bahoz denilen genç silahını sallayarak.
Silah hareket edince kalbim yerinden oynayacak oldu. Halime Hanım hepimize içeri girmemiz için bağırdı. Mir’le oturma odasına girdi kendi hemen. Zelal de eteğini iki eliyle tutup üst kata koştu.
Xezal olduğu yerde bana bağırdı. “Yenge!”
Dicle’nin koluna attım elimi kendimle birlikte götürmek için. “Sakın!” diye bağırdı Bahoz silahın namlusunu bana çevirip.
“Yapma!” diye bağırdım nefesim tıkanıyormuşçasına. Elim oğlumun başına gitti hemen. Elimle kalkan olurum sandım.
Silah tekrar Dicle’ye döndüğünde ne yapacağımı şaşırmıştım. Xezal’a doğru baktım. “Kerem’i al!”
Xezal yanıma koşturarak geldi. Kerem’i ona verirken benim de koluma asıldı çekmek için. Kolumu ondan çekip oturma odasına doğru ittirdim.
Bahoz bağırdı. “Nerede o şerefsiz Efkan?!”
“Halacım dinle,” dedi Dicle eli hâlâ havadayken.
“Konuşma! Bana o piçin yerini söyle sadece!”
Efkan’ı istiyordu. Efkan burada olsa düşünmeden çekip vuracaktı.
“Bahoz…” dedi Dicle ağlamaklı bir sesle. “…biz birlikte büyümedik mi? Ben senin halan değil miyim? Sen nasıl bana silah tutuyorsun?”
Bahoz’un gözünde Dicle’deki merhametin yansıması yoktu hiç. Bir yabancıya bakar gibi hissiz de değildi. Düşmanına bakıyordu sanki. Yıllanmış bir nefretin yeni bir figürüne bakıyordu. “Sen benim halam olsan o orospunun evladına kaçmazdın!” Bir adım attı kapımızdan içeri. “Şimdi o piçin yerini söyleyeceksin bana! Yoksa içeride kim var kim yok kurşuna dizerim seninle!”
Xezal Kerem’i bırakıp Halime Hanım’la birlikte çıkmıştı odadan. Halime Hanım elinde telefon birine bir şeyler diyordu telaşla. Xezal, “Yenge!” diye bağırdı bana bir kez daha. “Yenge gel buraya!”
Bahoz birden silahı Xezal’a çevirdi, yüreğim ağzıma çıktı. “Sen söyle lan! Nerede Efkan?!”
Xezal olduğu yerde titreyip iki kolunu kaldırarak başının iki yanına koydu. İki büklüm olup eğildi.
“Yapma!” diye bağırdım Bahoz’a. “Yapma! O bir şey bilmiyor!”
Silahın ucunu havaya kaldırdı Bahoz. Havaya sıktı bir anda. Hepimizin ağzından bir çığlık kaçtığında Xezal olduğu yere yığılmıştı korkudan.
Silahı bize doğru indirdi Bahoz. “Cevap verin lan bana! Yoksa hepinizi vururum sırayla!”
“Burada değil!” dedim ateş etmeyeceğine olan inancımı kaybettiğimde. “İndir o silahı. Efkan burada değil!”
“Nerede?” diyerek üzerimize geleceğinde Dicle’yle birbirimize çarpacak şekilde hareket etmiştik geriye.
“Bir adım daha atmaya kalkma!” diye bağırdı Zelal yukarıdan. Basamakları çıktığı hızda indiğinde eteğini tutan elinde gördüğüm silahla onun aslında yukarı saklanmak için kaçmadığını anlamış, daha çok korkmuştum.
Silahı kaldırıp Bahoz’a doğrulttu. “Çık evimden!”
Bahoz silahı bizden alıp Zelal’e çevirdiğinde korkudan çığlık atmıştım. “Zelal!”
Zelal silah olmayan elini bana uzattı. “Korkmayın!” Yan yana bize doğru yaklaşmaktı amacı. Gözünü Bahoz’dan ayırmadan yapmaya çalışıyordu bunu. “Hemen defolup gideceksin buradan! Abimler birazdan burada olacak. Seni…”
“Sikerim lan senin abilerini!” diye bağırdı Bahoz. “Efkan nerede?”
“Bekle! Birazdan gelecek! Abimlerle!” dedi Zelal yanımıza vardığında. Önüme geçti. “O zaman bakalım abimler sana ne yapıyor?” Elini ardına atmıştı. Bakmadan Dicle’nin kolunu aradı. Bulduğunda tutup onu da ardına çekti. “Şayet biraz adamsan bekle sen!”
Dicle’yi kendi arkama doğru ittirdim ben de. Namlunun ucunda en tehlikede olacak olan oydu.
Bahoz Zelal’e baktı. Sinirli bir ifadeyle kıvrıldı dudakları. “Seni öldürürüm kızım!”
“Sen ölmeden ölürsem lanetler olsun bana!” dedi Zelal. Elindeki silahtan bir tıkırtı çıkardı.
O tıkırtıyla Bahoz’un yüzündeki gülümseme silindi. “Lan!”
“Bağırma!” diye bağırdı Zelal. “Bağırma, vururum!”
Bahoz bir adım yaklaştı. “Seni delik teşik ederim lan burada!”
“Hayır!” diye bağırdım Zelal’in ardından. Onu da ardıma çekmek istedim. Ayağını yere öyle bir mıhlamıştı ki hareket etmiyordu. “Efkan’ın yerini bilmiyoruz! İndirin silahları Allah aşkına!”
Oturma odasından sesime oğlum çıktı. Bana doğru koşarak gelecekti. O korkuyla elimi ona doğrultup bağırdım. “Gelme!”
Odadan kulağındaki telefonla Halime Hanım çıkmış Kerem’i kolundan tuttuğu gibi içeri sokup kapıyı üstüne kapatmıştı.
Halime Hanım sürekli birilerini arayıp yetişmelerini söylerken Zelal’i elindeki silahla Xezal’ı da yerde kendinden geçmiş halde görünce bağırarak ellerini dizine vurmuştu. Artık sağdan soldan sesleri duyan birilerinin yardıma gelmesi için sesleniyordu komşulara.
“Bahoz yalvarırım,” dedi Dicle arkamda terden sırılsıklam düşecek bir hastalığa tutulmuş gibi titrerken. “Evde çocuklar var. Bu insanların ne suçu var? İndir silahı!”
“Ne suçu var ne demek lan?” diye sorarken halasına bakmaya çalışıyordu. “Babanı kim öldürdü senin? Abini kim öldürdü? Aralarına girince unuttun mu hepsini? Onlardan mı oldun hemen?!”
“Sütten çıkmış ak kaşık mısınız siz?” diye karşılık verdi Zelal. Tuttuğum kolunu sıktım susması için. “Biz en azından kadına silah çekmedik be! Biz masum olan kimsenin kanını dökmedik!”
Bahoz’un gözünün önünü bir delilik aldı. Elindeki silahı tutan parmaklarının boğumlarına beyazlık attı. “Senin o dilini koparıp ateşte kavururum! Saçlarından tutup mezarlığın orta yerinde laf ettiğin adamların ölüsünü öpene kadar gezdiririm lan! Ne diyorsun?”
“Halam…” dedi Dicle ardımdan çıkıp yalvaracak gibi.
Zelal elini arkaya atıp mâni oldu. “Bir tane adama laf etmişsem yaparsın dediklerini!” dedi Zelal inadına. “Sizin mezarlığınızda adam mı yatıyor da? Şerefsiz köpek!”
Bahoz deliye dönmüş gibi “Lan!” diye bağırdığında bir araba açık kapının önünde sert bir frenle durmuştu. Baver’in yeni arabasına benziyordu. Bir an o geldi sanıp bir nefes alacak oldum. Arabadan inen yabancı adamı görünce aldığım nefesim genzimde tıkanıp kaldı.
Adam yüksek araçtan atlar gibi indiği anda kuvvetle bağırmıştı. “Bahoz!” Kapının eşiğinden girdiği anda genci ensesinden yakalayıp kendine çevirmiş, o saniye elinin tersini suratına çarptığı gibi yere devirmişti.
Bahoz’un elindeki silah ayaklarımızın ucuna savrulurken Zelal’le birlikte irkilmiştik üçümüz de.
“Hayvan oğlu!” diye bağırdı adam yere serdiği Bahoz’a. Eğilip yakasından tuttuğu gibi kaldırdı yüzüne. “Ne dedim lan ben sana? Ne dedim hayvan oğlu piç!” Tuttuğu yakadan havaya dikti Bahoz’u. Kapıya itti. “Arabaya geç!”
Bahoz aldığı darbeden sonra sersemlemiş gibi ileri geri gitmişti. “Dayı…”
“Alın şunu şurdan!”
İki adam daha içeri girip Bahoz’u tuttuğu gibi çıkarttığında adam bize doğru dönmüştü. “Sen de Dicle!”
“Miraz dayı,” dedi Dicle ardımdan çıkıp. “Ben…”
“Arabaya!” diye bağırdı Miraz denen adam ardını dinlemeden. İşaret parmağını kaldırmıştı. “Hesap vereceksin! Geç!”
“Gelemem dayı,” dedi Dicle boynunu yana büküp.
Adam sinirlendi. Bir adım bizden tarafa gelecek oldu. Zelal iyice kaydı Dicle’nin önüne. “Buranın emanetidir! Kimse alamaz Dicle’yi.”
Adam Zelal’e bakmadı. “Dicle!” dedi gür sesiyle. Zelal irkildi Dicle’yle aynı anda. “Arabaya! Hemen!”
“Gelmeyecek!” diye bağırdı Zelal de korkusuna rağmen. Halime Hanım ona Dicle’yi verip çekilmesi için bağırıyordu sürekli. Zelal annesini duymuyordu. “Dicle buranın gelinidir! Almaya kalkarsan, düşünmem, vururum!”
Adam o zaman Zelal’e çevirdi gözlerini. Elindeki silaha baktı önce. “Kullanmayı bilmediğin silahı kim verdi eline?”
“Sana ne?!” dedi Zelal sinirle. “Kullanmayı biliyorum ben!”
“Bilmiyorsun,” dedi adam. Zelal’e baktı dikkatle. “İndir. Başımız ağrımasın.” Dicle’ye döndü bakışları. “Sen de düş önüme!”
“I-ıı…” dedi Dicle çaresiz bir inleyişle.
“Dicle!” diye bağırdı adam hiddetle.
“Evlendim ben dayı. Hamileyim.” Adamın sinirli ifadesi dondu. Ağlamaklı bir sesle yalvaracak gibi söyledi Dicle. “Ben artık dönmem. İstemiyorum.”
Dicle’yi ardında tutmak için boştaki elini yanına açtı Zelal. Adama bağırdı. “İstemiyorum diyor işte Çakma Yaman! Anlamıyor musun?”
Adamın yüzündeki şaşkınlığın yerini başka bir şey alırken döndü Zelal’e. Bağırmadı ama bağırsa korkutamayacağı bir ifadeyle sordu. “Ne dedin sen?”
Zelal’in eli titreyecek oldu. Diğer elini de kaldırıp silahı havada titretmeden evvel tuttu. “Kız istemiyorum dedi!”
Miraz Yaman denilen adamın bakışları titreyen silaha buldu. Sonra Zelal’e geri döndü. “İndir şunu!”
“Bana ne yapacağımı söyleyemezsin sen!” Silahı tehditkârca salladı Zelal Yaman’a doğru.
Kapının önünde hazırda bekleyen adamlar Miraz’a seslendi o ara. Onlar içeri girmeden bağırdı Zelal. “Yaman! Şerefsiz yeğenini de kapımdaki itlerini de alıp defolup git evimden! Hemen!”
“Ağzına yakışan sözleri kullan Merxas kızı,” dedi Miraz Yaman. Kapıya doğru bir işaret yaptı eliyle. Adamları çekildi ikiletmeden. Yaman ise bir adım geldi bizden tarafa. “O silah da yakışmıyor eline. İndir!”
“Yaklaşma!” diye bağırdı Zelal. Adamın ayaklarına inmişti gözü.
Dicle titremekten yere düşecek haldeydi. Bana tutunuyordu ayakta kalmak için.
Adamın gözü Dicle’ye kaydı. Bir adım daha yaklaştı bize. “Silahı kapatmayı biliyor musun Merxas kızı?”
“Biliyorum!” diye bağırdı Zelal. Adamın yüzüne kaldırdı gözlerini. “Ateş etmeyi de biliyorum Yaman. Yaklaşırsan sıkacağım kafana!”
Adam hiç duymuyor gibiydi tehditleri. “Silahı indirirken birine sıkacağın kesin. Parmağın kaskatı. Gevşettiğin anda atacak.” Zelal’in demir tutuyor gibi dümdüz kollarının ucunda buza dönmüşçesine rengi atmıştı parmaklarının. “Sakin dur. Emniyetiniz için silahı kapatmayı göstereceğim sana.”
Adam elini ardına götürdü. Belinden bir silah çıkarttığında Zelal geriye doğru adım atmış, Dicle’yle bana çarpmıştı.
“Korkma!” dedi Miraz tüm bağırmalarının yanında sakin denecek bir sesle. O sıra Miraz Yaman’ın üstünde kırmızı bir ışık yanıp söndü. “Tehlike değilim!” diye bağırdı kuvvetle.
Zelal’le bir irkildik. “Sakin,” dedi yine alçak sesle. Kırmızılığın geldiği yeri görmek için başımı ardıma çevirdiğimde ışık kaybolmuştu. Yaman’a geri döndüm. Parmaklarını açık tutup avucunun ortasına koymuştu silahı. Diğer elinin parmağıyla bir yeri işaret etti. “Yaptığımı yap Merxas kızı!”
“Siz gitmeden bu silahı kapatacağımı mı sanıyorsun Yaman Bey?!” dedi Zelal hiddetle.
“Ben gidersem kapatamayacaksın,” dedi Miraz Yaman ikna edici bir edayla. “Etrafında kadınlar var. Evde çocuk vardır. Birini vurursun Merxas kızı. Aklını başına al. Ben buradayken kapat şu silahı.”
“Evimden çık, git! Ne yapacağım seni ilgilendirmiyor!” dedi Zelal ensesinden akan ter sırtına inerken. “İstersem kendimi vururum. İstemezsem…” dediği anda adam hiç beklemediği bir hamleyle atılıp, “Ver şunu,” demiş, Zelal’in elindeki silah patlamıştı.
Dicle, “Dayı!” diye bağırıp kendini yere bırakırken; Zelal geriye savrulmuş, göğsüme çarparak durmuştu. Elindeki silah ayaklarımızın ucuna düştü.
Dicle’nin çığlığıyla Xezal’ın başındaki Halime Hanım’ın bağırması birbirine çarpmıştı kulaklarımızın önünde. Silah sesinin yankısı bir Zelal’le benim nefesimi kesmişti.
“Kahretsin,” dedi Miraz Yaman ağzının içinden. İndirdiği elinden yere peş peşe kan damlaları attı.
Dediğini yapmıştı Zelal. Miraz Yaman’ı vurmuştu.
Adam aramızda kalan birkaç adımı hızla geldiğinde şoka girmiş Zelal’e bir şey yapacak sanıp arkama çekmiştim hemen. Ama bizim için gelmemişti Yaman. Eğilip yerden silahı aldı. Üzerinde bir şey yaptı, çıkan tıkırtıdan sonra yere çökmüş Dicle’ye baktı. “Seninle ayrıca görüşeceğim.” Sonra kan dolan elindeki silahı kaldırdı gösterir gibi. “Çakal gelip Delik’ten alsın bunu.”
Elini silahla birlikte göğsüne yasladı en son. Zelal’e bakıp, “Yakışmadı Merxas kızı,” dedi. Kendi silahını beline takıp, kapıyı çekerek çıkıp gitti konaktan.
Kapı kapandığında içim sarsılmış, sanki asırlardır tuttuğum bir nefesi vermiş gibi yorgunluk akmıştı genzimden. Zelal’e döndüm yüzümü. İrice açılmış gözleri kıpırtısızdı. Boşluğa bakıyordu sanki. Kolundan tutup sarstım kendine gelsin diye. Gözleri yerdeki kan damlalarına düştü.
“Su,” dedim kendi kendime. Zelal’i bırakıp mutfağa koştum. Bir bardağa su doldururken fark ettim benim de ellerimin titrediğini. Çıkıp Zelal’e koştum. Bardağı alıp elinde tutamayacak kadar donmuştu.
“İçir!” dedim benden beter Dicle’nin eline tutuşturup. Xezal’ın başına gittim. Baygındı hâlâ. Halime Hanım’ın seslenmelerine kalkmıyordu.
Ne yapacağımı, kime koşacağımı şaşırmıştım. İçeride ağlayan çocuklarımın sesini duyunca koşup kapıyı açtım üstlerine. “Bir şey yok. Bir şey yok,” dedim bacağıma sarılan Kerem’i alıp Mir’in yanına kendimi atarken. Onların ağlamalarını durduracağım yerde onlarla ağlamaya başladım. “Bir şey yok. Geçti. Şimdi bava gelecek. Geçti.”
☀️☀️☀️
Arabayı evin sokağına sokana kadar bacaklarımı sıkmaktan kan yürümemişti ayaklarıma. Frene çok yanlış yerde bastım. Kapının önüne varamadan durdu araba. Tekrar çalıştıracak sabrım yoktu. Babamları beklemeden kapımı açtığım gibi inip koştum konağa.
Konağın yarı açık kapısı, sıkılmış kurşunun boş kovanı, kapının deliğindeki patlama izi…
Kapıyı ittirmeden kilitli olması ihtimaline karşı anahtar yuvasına sıkmıştı biri. Evime girmişti!
Kapıyı itip içeri girdiğimde ilk gördüğüm; yerde oturmuş Xezal’a şekerli su içiriyordu annem. “N’oldu?!” diye bağırdım gözüm diğerlerini ararken etrafta.
“Korkmuş,” dedi annem hemen. “Korkmuş da bayılmış. Bir şeyi yok!”
Ne yapmışlardı da korkutmuşlardı kızı?
Xezal’a doğru eğildim. İçtiği bardağı iki eliyle tutuyordu kollarının dayanağı yokmuş gibi. Aklımın sınırları siliniyordu onu bu halde görünce. “N’aptılar Xezal?!”
“Silah…” dedi, birden ağlamaya başladı. “Silah vardı. Sık-tı. Bana sıktı sandım. Silah sık-tı,” dedi titreyerek.
“Başka?” dedim kolundan tutup. Gözlerinin içine baktım. “Başka bir şey yaptılar mı? Doğruyu söyle! Kaç kişiydiler?”
“Sadece silahla kapıya kadar gelmişler Mem,” dedi annem yanımıza çömelip. “Olmadı bir şey. Kız korkmuş. Sinirlenme! Elinizden…”
“Zühre nerede?” dedim Xezal’a. “Çocuklar, Zelal, Dicle… Nerede hepsi?”
“Yukarıya çıkmışlar,” dedi yine annem ona sormuşum gibi. “Çocuklar ağlayınca hepsi birden…”
Devamını dinlemeden kalktım. Babamları kapının önünde komşuların erkekleri tutmuş; kimi ne olduğunu soruyor, kimi eşinden duyduğuyla olanı biteni anlatmaya çalışıyordu. Onları beklemeden üst kata koştum. Baver’ler de benim arabam önlerini kapadı diye ancak girebilmişti eve. Hozan, Xezal’la annemin yanına giderken; Efkan’la Baver peşime takılmıştı. Odamın kapısını açtım bir telaş.
Zühre yatakta oturmuş Mir’i emziriyordu. Göğsünü kapadı yerinden kalkarken. “Mem!”
“Herkes iyi mi?” dedim girer girmez odadakilerde gezdirirken gözümü.
“İyiyiz,” dedi Zühre Mir’i yatağa bırakırken. “Hepimiz iyiyiz. Telaş yapma.”
Üstlerinde görünürde bir şeyleri yoktu. Dicle Kerem’le yere oturmuştu. Zelal ayakta gidip geliyordu ben girene dek durmadan bunu yapıyormuş gibi. Ona baktığımı fark edince durmuştu hemen. “Vallahi ben bir şey yapmamışım!”
Bir şey yapmıştı! “N’aptın?”
Efkan odaya girdiği gibi Dicle’nin olduğu yere çöküp Kerem’i kucağına aldığında Baver yanımda nefes nefese durmuştu. “Yaman’ı vuran kimdi?”
Gözüm Zelal’den ayrılmadı hiç. “Yaman’ı mı vurdun?!”
Zühre’ye kaydı gözleri onu savunacak birini arar gibi. İşaret parmağının ucunu gösterdi çekinerek. “Bir kere sadece.”
Ne demekti bir kere? Yaman’ın burada ne işi vardı? Ne yapmıştı da kalkıp vurmuştu Zelal? Bahoz’la birlik mi olmuştu Miraz? Zoranbeg bir olup da mı basmıştı benim evimi?
Aklımdan geçenler daha da sinirlendiriyordu beni. “Doğru dürüst anlatın şunu!”
Çakal kapıyı ardından kapattığında Zühre anlatmaya başladı. Bahoz’un peşinden Miraz Yaman’ın geldiğini, Zelal’e silahı kapatmasını gösterecekken vurulduğuna kadar her şeyi anlattı. Kafama yatmadı. Zelal’e döndüm. “Doğruyu söyle! Neden vurdun? Bir şey yapmaya kalktılarsa…”
“O zaman yanlışlıkla değil bilerek kafasından vururdum işte!” dedi Zelal tereddüt etmeden. “Yengem ne dediyse o’dur abi. Ne eksik ne fazla.”
Baver sinirle atıldı kızın sözüne. “Lan madem birini vuracaktın, Bahoz’u vursaydın ya salak!”
“Ben farkında mıydım vururken?” diye çıkıştı Zelal. Odaya girdiğimden beri sol elini sağ kolunda gezdiriyordu sürekli. Daha önce silah tutmamıştı. Sıktığında geriye sektiyse kolu omzuna kadar sızlıyor olmalıydı.
“Başka bir şey oldu da söylemiyorsanız…”
“Olsa demez miyim Mem?” dedi Zühre. “En son silahı yerden alıp ‘Çakal gelip Delik’ten alsın bunu’ gibi bir şey dedi. O kadar. Çıkıp gitti.”
Çakal’a döndüm. Zühre’ye değil bana bakıyordu. Ellerini birbirine vurdu. “Bir de dalga geçmiş puşt! Kim bilir hangi deliğe sokmuştur şimdiye. Ne bileyim ben?”
Yaman Baver’e daha evvel de Çakal demişti. Tanıştıklarına dair şüphem kuvvetleniyordu. Bunu ayrıca konuşacaktım onunla.
Zelal’e döndüm. “Silahı nereden buldun?”
“Devran abinin silahı amcamın odasındaydı ya. Aklıma ilk o geldi.”
Baver benden evvel kızdı. “Oğlum sen kaç senedir temizlenmeyen silahı niye çalıştırıyorsun? Ya elinde patlasaydı? Kafasız!”
“Ne bileyim ben? Elime silah mı veriyorsunuz?!” diye karşılık verdi Zelal kolundaki kasının sızını dindirmek ister gibi sıkarken. “Millet benim yaşımdaki oğluna silahla ev bastırıyor! Sizse evi savunmak için silah tuttum diye neredeyse döveceksiniz beni!”
Hem canı yanmış hem korkmuştu. Zühre de Dicle de ağlamış, gözlerinin etrafı kızarmıştı. Benim evimi böyle korkutmaya kimsenin hakkı yoktu! “Ev basmak neymiş, göstereceğim onlara!”
Kapıyı açıp çıktığım gibi Zühre peşime atılmıştı. “Ne yapacaksın? Mem! Ne yapaca…”
Babamla karşılaştık basamakların başında. Sustu Zühre olduğu yerde kalakalıp. Ben konuştum babama. “Sana demiştim bavo! Dün Dilaver, bugün Serdal mevzusu değildir bu! Yarına Bedri’yi beklerken en küçükleri silah alıp kapımıza dayanır olmuş! Ben sana hepsi birdir demiştim!”
“Sakin ol!” dedi babam da benim kadar sinirli. Peşimdeki telaşlı Zühre’ye baktı. “Kimseye bir şey olmuş?”
“Kızın eline silah almış ki kimseye bir şey olmamış!” dedim hali olduğu gibi görsün diye.
Zelal’in eline silah aldığını duyduğunda yüzünün rengi atmıştı. Baver’in sesinden onların nerede olduğu anlayıp oraya geçti bir şey diyemeden.
Babamın uzaklaşmasıyla koluma asıldı Zühre. “Mem! Ne yapacaksın?”
“Korkma!” dedim kolumu alıp. “Bu defa köklerini kazıyacağım. Bir daha karşımıza çıkamayacaklar!”
Daha çok korkmuştu dediğimle. İki eliyle tek elimi tutup odaya çekiştirmek istedi. “Allah aşkına Mem! Kimseye bir şey olmamış. Yapma!”
O sıra annem eteklerini toplamış, koşarcasına çıkmıştı basamakları. “Mem! Nereye oğlum?!”
Elimi Zühre’den alıp, omuzlarından tutarak merdivenlerden öteye götürdüm. “Bu artık kimseye bir şey olmadının şükürdarlığını yapacak sabırda değilim Zühre.” Götürdüğüm yerde bıraktım onu. “Evimize girecek cesareti almışlar. Bunun yarını olmaz!”
Bu kez annem elimden tutacak oldu. Tutmasından evvel çektim elimi geri. “Geçin içeri!”
Zühre dediğimi yapmadı. “Gelen çocuk yaşta bir şeydi! Belli ki akılsızdı!” Bana doğru yaklaştı endişeyle. “Çocukla çocuk olunur mu? Gidilir mi peşinden?”
“Wallah zarok bû!*(Vallahi çocuktu!)” diye atıldı annem de Zühre’nin dediğine. “Silah atmayı bilmiyordu.”
Bahoz’u görmüştüm. Efkan kadar vardı. Her gördüğümde elinde silah tutuyordu. Çocuk değildi.
“Sadece Efkan’ı sormuş Memet,” dedi Zühre ağlayacak bir ifadeyle. “N’olursun…”
Ağlamalarına bakıp kalamazdım. Aşağı doğru bağırdım. “Amca!”
Amcam Xezal’ı yerden kaldırmış onunla konuşuyordu. Başını kaldırdı yukarı, bize baktı. Aşağı ineceğimi anlayınca ardımdan ceketime asıldı Zühre. “Dur, Mem, dur,” diye fısıldadı.
Duramazdım. Bugün burada birinin cenazesi beni karşılamadı diye sevinip oturamazdım. Basamakları hızla inerken konuştum. “Amca ev size emanet!”
Annem benim odama doğru koşturmuştu babamı haberdar etmek için. Zühre ise amcamın yanında benimle konuşamayacağı bile bile peşimden inmişti aşağı. Amcamın birkaç adım ardına geçerek baktı suratıma. Sıcak kahvelerini yaşadığı korku karartmıştı. Şimdi bir de ağlamak için ıslanmışlardı karşımda. İrice taneli yaşlarını dökmek üzere kirpiklerine asılmıştı telaşla.
Anlamıyordu halimi. Yazhan’larla aramızdaki artık öyle kirlenmiş bir savaştı ki kadına kurşun sıkılmıştı. O kurşunun ertesi beni de birinin katili yapmıştı sonunda.
Şimdi ailemin tüm kadınlarının olduğu eve girmişti silahları. Bu beni hepsinin katili yapabilirdi.
“Memet!” diye bağırdı babam peşinde annemle basamakları birer birer inerken. “Nereye?”
Herkese tek tek açıklama yapacak kelimem yoktu. “Ev basmak nedir, göstereceğim!”
“Tek başına olmaz,” dedi babam itiraz edip beni durdurmak yerine. Annem durduğu yerde sarsıldı. “Kim varsa toplayacağım etrafına!”
“Kalabalığa gerek yok,” dedim direkt. “Siz eve mukayyet olun yeter.”
“Sen varana kadar onlara haber uçar. Hazırlıklarını yaparlar. Tek gidemezsin,” dedi amcam, babamı onaylayarak. “Çakal!” diye seslendi yukarı. “Hozan!”
Xezal’ı oturma odasına bırakmış Hozan çıktı avluya. Baver de peşinde Efkan’la merdivenleri inip vardı yanımıza. “Ben de geleceğim,” dedi Efkan yanıma varır varmaz.
“Gelmeyeceksin,” dedim önünü alıp. Baver’e baktım. “Siz de ardımda…”
“Geleceğim abi,” diyerek sözümü böldü Efkan.
Sinirden yerimde zor duruyordum zaten. Birilerinin sözümü dinlememesi tepemi attırıyordu. Efkan’a dönüp baktım o sinirle. Aklıma mezarlıktan çıkarken abisini gördüğüm zaman geldi. ‘Çocuğu olan gelmesin,’ demiştim. Gelmişti.
Baver’i omzuna çarpıp geçtim Efkan’ın önüne. Gömleğinin iki yakasını bir elimle kavrayıp boynuna yapıştırdım. “Gelmeyeceksin!”
Doğmamış çocuğun da yetim kalma sebebi etmeyecekti beni.
Hozan, Efkan’la arama girmeye çalıştı. “Gelmeyecek zaten abi.” Yakasını bırakınca aramıza girmiş Efkan’a dönmüştü. “Seni gördüklerinde son nefesine bile fırsat tanımazlar. Abimi delirtme.”
Baver’e döndüm. Onları da geride kalmaları için uyaracaktım ki kapının yakınında bir hareketlilik sesi yükselmişti. Birinin sözü ulaştı kapımdan içeri. “Silahsızım! Merxas’larla görüşeceğim!”
Miraz Yaman!
☀️☀️☀️
Zelal al kızım silahı, Yaman geri geldi. Belki adamı bir de kalbinden vurmak istersin 😉
Görüşmek üzere Akşam Güneşi☀️

Kardeşimsin benim. Kerem gibi küçücüksün gözümde. Niye sinirlendiriyorsun beni kendine?”
Offf yaaaa aglamak ıstemıyorum ama efkana ran esek 🥺🥺
Insallh yazhanların evınde barınan bır sınek bıle kalmaz
Kapının eşiğinden girdiği anda genci ensesinden yakalayıp kendine çevirmiş, o saniye elinin tersini suratına çarptığı gibi yere devirmişti.
ALLAHÜEKBEERRRRRR
Çakal gelip Delik’ten alsın bunu.”
Sılahı nıye alıyorsun acaba mırocum
Ya yazarcım bu site olayı çok iyi oldu. Temizlik falan yaparken sesli okuma sayesinde hem Temizlik yapıyorum hemde kitabı dinliyorum 😁