AG 39 PART 3

Merdivenleri hızlı hızlı indim. Aralık kapının önündeki gençleri dışarıda bekletmemeleri için hemen içeri alınması için işaret ederken avluyu yarılamıştım.

Efkan ilk yanındaki kızın girmesini sağladı. Sağına soluna bakışından onun da dışarıya güvenmediğini anlamıştım. “Hoş geldiniz.”

Kız yere bakıyordu. Başını hiç kaldırmadı. Onun niyetine Efkan konuştu. “Hoş bulduk Memet abi.” Bana doğru davrandı. “Ver elini öpeyim.” Tuttuğu elimi öpmek üzere uzanmasından evvel omzuna dokunup çektim elimi. Israrcı oldu. “Büyüklük ettin abi. Öpeyim elini.”

“Sağ ol yeter kardeşim,” dedim elimi sırtına atıp kısaca sarılırken. “Gelişiniz kolay mıydı? Aç mısınız?”

Dönüp kıza doğru baktı. Kız başını kaldırmadan sağa sola salladı. Bana döndü Efkan. “İyiyiz abi. Yük olmayalım.”

Siması ne kadar da Kerem’e benziyordu. Biraz uzun baksam benim oğlanın büyümüş halini yamacında göreceğim geliyordu. Efkan Uçar gülerken kısılan gözlerine kadar hem abisine hem yeğenine benziyordu. 

“Yük olmayacaksınız.” Başımı yukarı kaldırdım. Biri hızlıca gözden kaybolmuştu. Zühre’nin görünmemek için odaya gittiğini anlamıştım. Şermin tek başına aşağı bakıyordu. 

Onu es geçip içeri seslendim. “Zelal! Xezal! Bize bir çay yapın!”

Oturma odasından çıkan Xezal hemen mutfağa geçerken Efkan’ı sırtından destekledim. “Biz salona geçip konuşalım.” 

Efkan dönüp yine kıza bakmıştı. Ondan ayrılmak istemiyordu. Kıza hitaben konuştum. “Kardeşim sen hanımların yanına geç. Seninle ilgilensinler.”

İlk o zaman başını kaldırıp baktı Efkan’a. Efkan konuştu. “Abi seni bekletmeyelim. Ben peşinden geleyim.” Yalnız konuşmak istiyorlardı. 

Onları avluda bırakıp salona geçtim. Babamla amcam başa oturmuştu. Baver kapının yanında duvara dayanmış, bekliyordu. İçeri geçip babamın yanına oturdum. Telefondan Zühre’ye mesaj yazmaya çalıştım. “Geleceklerini söyleyecektim. Tasalanmana gerek yok. Kızın yanına in.”

Mesajı gönderdikten sonra başımı kaldırdım. Baver hâlâ kapının orada, dışarıyı gözlüyordu. “Ne yapıyorsun?” İşaret parmağını ağzına bastırdı. “Çakal! Gel şuraya.”

Başını salladı geleceğine dair. Dinlemeye devam ettiği aşikâr, alnı kırışıktı. Biraz sonra gelip yanıma oturdu. “Bir şey yok. Kız çekiniyormuş senden. Enayi Efkan bir şeyler dedi, ikna etti kızı.”

Benden niye çekindiğini sormaya gerek yoktu. Dilaver Yazhan, kızın abisiydi. Aralarında pek yaş farkı yoktu. Dilaver’i benim öldürdüğümü bile bile yüzüme bakmasını bekleyemezdim. 

Yine de kız için zor olmalıydı. Abisinin kanı olan eli öpmek isteyen bir adamla kaçmış, düşmanının evine sığınmıştı. Onun için bundan sonrası da hiç kolay olmayacaktı. 

Efkan kapıyı aralayıp destur ister gibi bakındı. Babam buyur edince sırayla öptü büyüklerinin elini. Baver’in de elini öptürmek için kaldıracağını anlayınca elimin tersiyle vurdum kimse görmeden. İçine içine güldü hayvan. Ondan tarafa bakmadım.

“Efkan Uçar,” dedi babam. Amcama baktı hafif güleç bir çehreyle. “Yazhan’lardan kız kaçırmıştır diye yapılı bir adam bekleme demedim mi sana?”

Amcam bıyıklarını düz bir çizgi yapacak hale getiren bir gülümsemeyle baktı Efkan’a. “Yaşın kaç oğlum senin?”

“On dokuz,” dedi Efkan ince yapısının duruşundan kaynaklandığını ilan edecek gibi omuzlarını kaldırırken. 

Babam Baver’e baktı. “Senden küçüktür. Kız kaçırmış.”

“Geç kalmışız bavo,” dedi Baver şakacı bir sıfatla. “Bu gece üç gelin kaçırmak şarttır bana.”

“Kure kere*(Eşeğin oğlu),” dedi babam kızar bir sesle. Amcam göbeğini aşağı yukarı sallayacak kadar gülünce onunla hafif gülmüş, belli etmemişti. “Adam gibi bir tane bul. Ben isteyeceğim benamus,” dedi elindeki tespihi geriye iterken. Efkan’a döndü. “Senin acelen neydi lawo*(oğul)?”

Efkan bana baktı ne diyeceğini bilmiyor gibi. Sonra gözünü halıya indirdi. “Aceleden değil apo*(amca). Biliyorsun. Kızı vermezlerdi.”

“O kız şart mıydı?” diye sordu amcam. “Rojxani’de kız kalmamış?”

Efkan ellerini dizlerinin arasında sıkıştırmıştı. “Başkası olmazdı.”

Omzuma doğru yaklaştı Baver. “Irzına geçmişler sanki pezevengin,” diye fısıldadı. 

Dönüp baktım sesini kessin diye. O sıra babam sordu. “Kızın rızası var mıydı?” Efkan başını salladı olumluca. Babam tesbihini eline geri itip taşları birkaç tane saydı. Bir şey diyecek de kelime seçer gibiydi. Efkan’a bakmadan konuştu. “Kızın abileri peşinizdedir. Hem onun hem senin. Seni bulurlarsa yapacakları belli.” Efkan başını salladı yine. Onu buldukları yerde en iyi ihtimalle dokunmadan kafasına sıkacaklardı. “Kızın akıbeti de pek hayırlı değildir.” Göz ucuyla baktı Efkan’a sözlerini söylerken. “Şayet kıza ilişmediysen belki insaf ederler.”

Efkan bu kez bir şey demedi. Babam hâlâ ona bakmaktaydı. Aralarında bir şey geçip geçmediğini anlamaya çalışıyordu. 

Ben sordum. “Nikah kıydınız mı?”

“Kaçtığımız gece kıymışız abi,” dedi hemen. “İmamın komşuları şahittir.”

İnsan sevdiğini yanına yatırınca nefesi nefesine olsun değsin istiyordu. Nikahı kıydıktan sonra da sırtını dönüp yatmayacağı aşikardı. Babama bakıp başımı bir kez salladım. Kızın geri gönderilme imkânı hiç yoktu. Öldüreceklerdi.

Yazhan’ları biraz tanımışsam biz o kızı kaçtığı gün de bulup göndersek el değmiş sayacaklardı. 

“Hakkınızı ödeyemem,” dedi Efkan sessizlikte. “Nasıl ki benim abim sizin çağrınıza canıyla koşmuş, siz de benim imdadıma öyle koşmuşsunuz.” Göz ucuyla Baver’e baktı. “Nasıl olmuşsa bizi gittiğimiz her yerde bulmuşsunuz. Zahmet verdik.” Bana döndü. “Bizi sakladınız. Kimse resmi nikah yok diye evini bile kiralamazken siz bir çatı altında güvende kalmamızı sağladınız. Allah razı olsun. Ama size daha da…”

“Sen daha sus çocuk,” dedi babam. “Bir dinle ki büyüklerin sözü bitmiş midir anla.” Amcama baktı. “Kız artık bizimdir Koçer. Ne dersin?”

“Yazhan’dan çıkan zaten kefenle çıkmıştır abi. Teklif bile götürülmez onlara. Kızı gönderelim desem…”

“Karımdır apo! Göndermem!” dedi Efkan bir solukta. Hepimiz ona baktık. “Ben dönüşü olmayacağını bile bile kaçırmışım.”

Amcamla babam birbirlerine bakarak güldüğünde benim de gülesim gelmiş, dudaklarımı birbirine bastırmıştım ciddiyetimiz dağılmasın diye. Efkan da yeni yetme gibi atladığına utanmış, halıya bakmıştı. Elleri bacaklarının arasında utançtan terlemiş, pantolonuna sürtmüştü. 

“Babamın karşısında dediği lafa bak lavuğun,” dedi Baver yerinde huzursuz gibi kıpırdanırken. “Senin kafan daha boktan çıkalı bir sene olmamış dingil!” Dirseğimi koluna bastım kendi kendine laf dalaşını kessin diye. Susmadı. Sesini yüksek aldı. “Oğlum babam demedi mi önce dinle büyüklerin konuşsun diye?”

“Her sözleri başım gözüm üstüne,” dedi Efkan. “Ama ben o kansızların ayağına ne kendim giderim ne de başkasını gönderirim.”

“La anlaması kıt! Hâlâ konuşuyorsun!”

“Baver!” diye uyardı babam. “Çocuk cesaret etmiş, düşmandan kız kaçırmış. Dur iki kelam da derdini anlatsın.”

“Anlatsın bavo ne demişim?” diyerek arkasına yaslandı Baver, gözü Efkan’ın üstünde. 

Amcam konuştu. “Ayağına gitmem dediğin adamların kardeşini kaçırmışsın. Şimdi onlar senin ayağına kadar gelecek. Burasını da düşünmüş müsün?”

Yine sustu Efkan. Halıdaydı bakışları. “Öyle susarsın işte,” diye mırıldandı Baver. 

Ayağımı vurdum ayağına. “Atarım dışarı!” Yüzünü kapıya döndü çocuk gibi. 

“Hiç düşünmemişsin?” diye sordu babam yerinde dikleşip. “Sen kızı kendinle öldürtmek için kaçırmışsın?”

“Yok apo,” dedi. Yine terlemişti elleri. Bu kez çocuk gibi pantolonuna sürtmemek için kendiyle savaşıyor gibi sıkmıştı bacağını. “Babamlar huzur vermemişti. Mecbur kalmışım.”

“Baban ne demiş?” diye sordu amcam. 

“Abim,” dedi boynu olduğu yerde ikiye kırılmış gibi daha da eğilirken. “Hakkın rahmetine gidince yengemle yeğenim kaldı ortada.” 

Zühre. Efkan benim karımdan bahsedecekti.

“Şart koştular yengemi bana. Ne o garibana huzur verdiler ne bana. Ben öylesine razı gelemezdim. Abimin mezarına varmazdı ayaklarım. Ben artık evde kalamazdım.”

Babam da anladı benim karımdan bahsedildiğini. Otururken tekini altına aldığı ayağını yere indirdi. “Tamam. O konu anlaşılmış,” dedi devam etmesin diye. Gözü bana kaymıştı. 

Mevzunun Zühre’ye gelmesinden hiç hoşlanmamıştım. “Şimdi ne yapmaktır amacın?” diye sordum geçmişi tamamen kapatmak üzere. “Kafaya koymuşlar Efkan. Namus meselesi etmişler sizi.”

“Ben bir namussuzluk etmemişim abi,” dedi başını kaldırıp. “İkimizin de gönlü birdi. Ne ben abimin kanı olan eve gidip kız isterdim ne de istesem onlar verirlerdi. Tek çare buydu.”

“Min got naha,*(Dedim ki şimdi,)” dedim bastırarak. “Haber bir şekilde yayılacak Efkan. Bizim kapımıza da gelecekler.”

“Ben sizi tehlikeye atmam abi.”

“Bizi geç,” dedim. “Sen şimdi iki kişilik düşeceksin artık. Var mı kafanda bir şey?”

“Sonsuza dek peşimizde olacak değiller abi. Bir süre idare edersek sonrasında…”

“Adamlar kan istiyor Efkan,” dedim durumu yumuşatmadan. “Adamlar kardeşlerini kaçıranı öldürmek istiyor. Yirmi yıl da geçse, birinden biri de ölse; sıra başkasına geçecek, sürecek bu devran.”

“Öyleyse yapacak bir şey yok abi,” dediğinde gözünde kendini karartmıştı. “Peşimizi bırakmazlarsa ben de bizden dökülenin kanın karşılığı sayar…”

Sözünü sorarak tamamladım. “Kızın yanında abilerini mi öldürürsün?”

Ellerini birleştirdi kucağında. Başını öne eğdi. “Onlar mı bizi öldürsün?”

“Eline silah versek sen o silahla anca kendini vurursun,” dedi Baver. Yandan baktım. Konuşmaması gerektiğini anladı. Başını kapıya çevirdi yine. 

Babama döndüm. “Her şey ortada bavo. Kol kanat germek gerek.”

“Abi siz hiç…” diyecek oldu Efkan. 

Elimi kaldırıp susturdum. Babamla konuşuyordum. “Derim ki Uçar’lar kana karşılık kız almış, kızın da gönlü varmış. Ne alacak kalmış ne verecek. Bunun üstüne silah çekecek olan haksızdır. Gençler hanemizin himayesindedir.” Babam tesbihin taşlarını tek tek geçerken dinlemişti beni. “Ne dersin bavo? Kararın nedir?”

“Karar mı bıraktın Mem?” dedi amcam. “Hak neyse söylemişsin.”

“Te rast got,*(Sen doğrusunu söyledin,)” dedi babam da başını sallayarak. “Karar senin dediğindir. Gençler bir süre burada kalsın.”

“Apo,” diyerek araya girmek istedi Efkan. 

Babam kaldırdı elini. Benimle konuşacaktı. “Hanemiz misafirperverdir. Bir süre yerlerini yataklarını yapın. İmamdan da haberimiz olsun. Nikahta eksik kusur varsa kapatalım.” Efkan’a döndü. “Mehir vermiş misin geline?”

Efkan bir an afalladı. “Benim olan ne varsa onundur apo.”

“Mehir ayrıdır kuro,” dedi amcam. 

“Yengemden emanet yüzük vermiştim apo. Bilezikler kaçarken masraflara gitti. Ama ileride…”

“İleride olmaz,” dedi babam. Baver’e baktı. Başıyla bir hareket yaptı. Baver elini dizlerine vurup kalktı. Yukarı çıkıp annemden altın alacaktı. “Madem bizim hanemize gelindir. Kolu boş kalamaz.” 

Efkan yerinden kalkacak oldu. “Otur,” dedim. Ağzını açmasına müsaade etmedim. “Babam gelinim demiş. İtiraz etmeye hakkın yok.”

Bu kez babamın elini öpmek için davrandı. “Apo biz size çok zahmet verdik. Hakkınızı helal edin,” demeye başladı. 

Kolundan tutup yanıma çektim, oturttum. “Bir süre burada bizimle kalacaksınız. Daha çok helalleşiriz.”

Efkan nerede nasıl kaldıklarını, kaçarken neler yaşadıklarını anlattı. Biraz sonra Baver elinde iki bilezik, beş tam altınla döndü. Yüzünden belliydi ki annem altın vermemek için kavga çıkartmış, tartışmışlardı. Baver altını babama vermek için uzattı. Babam beni işaret etti. 

Baver yerine oturmuş Efkan’ı görünce altını bana teslim edip babamın ayağının ucuna, yere oturmuştu. 

Bilezikleri verdim önce. Altınlardan birinin ucundaki kırmızı kurdeleyi uzattım. “Tut şunu.” Kurdeleye altının birini geçirip iki yanına düğüm attım. Diğerini geçirip düğümle yamacına sabitledim. En son beşinciyi de taktığımda kurdelenin ucunu teslim etmiştim. “Gelinin boynuna takarsın.”

“Şu belalar durduğunda yenilerini alıp elinize sayarım abi.” Elimi gerek yok demek için salladım. Tutup öptü durdurmama fırsat vermeden. “Bugün abimin niyetine yaptığın iyiliğini unutmam Memet abi. Senin bu büyüklüğü hayatta olsa İshak abim yapardı ancak.”

Diyecek söz bulamadım. Başımı salladım eyvallah eder gibi.

Susmadı. Çok zamandır dardaydı. Yardımımıza minettardı. “Bizim atölye var Memet abi. Bilir misin? Çömlek yapar, satarız.” Bilirdim. Hiç gitmemiştim. Olduğu çarşıya bile girememiştim. “Orayı işletmeye dönersem…”

“Yok atölye,” dedi Baver tek dizini kendine çekip kolunu yaslarken. “Yaktılar.”

Efkan duyduğunu anlamaz gibi baktı. “Yazhan’lar,” dedim. O zaman denilenin mahiyetini kavramıştı. “Seni bulamayınca yakmışlar atölyeyi.”

Altınları unutup yerinden fırladı. “Nasıl yaktılar abi? Nasıl yakarlar? Orası benim abimin!”

“Otur,” dedim. Duymadı.

“Abim o atölyeyi parmaklarının derisi kilden kuruyup çatlayana dek işletti. Abimin orası! Benim değil. Nasıl… Nasıl…”

“Otur, dedim Efkan.” Elimi bileğine atıp tuttum. Yanıma çekip oturttum. “Onlar için tapunun kime ait olduğunun önemi yok. Atölye yanalı çok oldu.”

“Babam?” dedi olanı biteni yeni yeni idrak ediyor. “Babam ne yaptı abi? Atölye yandıktan sonra mahvolmuştur.” Gözleri irice açılmıştı. Sanki atölyeyi şimdi yakmışlardı. Efkan önünde durmuştu yangının. Bir damla suyu yoktu söndürsün. Sadece yanışını izleyebiliyor gibi bakıyordu. Ellerini başının iki yanına koydu öne eğilirken. “Biz şimdi ne yapacağız?”

Elimi eğilmiş sırtına kambur düşürecek omzuna koydum dik dursun diye. “Şimdi atölye en son derttir.”

Başını salladı. Ama kabullenemedi. Abisinin emeğinin yakılmasını hazmedemeyecekti. “Ben yengemin suratına nasıl bakacağım?” diye mırıldandı kendi kendine.

Efkan burada olup biten hiçbir şeyi duymamıştı. Ne atölyeyi ne de Zühre’yi. 

“Babam kahrolmuştur,” dedi babama bakarak. “Apo kurban olayım babama haber yollatıp…”

“Baban gelemez lawo,” derken bana bakmıştı babam. O da anlamıştı hiçbir şeyden haberi olmadığını. 

Baver açıkladı. “Baban yoğun bakımda.” Efkan bu kez şaşkınlıktan oturduğu koltuğa gömülecek olmuştu. “Babanı da vurmuşlar.”

“Abi,” dedi Efkan nereye baktığını kendi bile bilmeden. Bana döndü. “Abi!” Yerinden fırladı. “Abi anam, babam, yengem vardı! Abi!”

Ben de kalktım ayağa. “Dur. Geri kalan iyi Efkan. Bir babanın durumu ciddi.” Ona ölen akrabasını da söylemek durumunda kaldık. 

Gözleri doldu hırstan. Dişleri çenesine sığmadı. Birbirine girdi gözündeki yaşlar akarken. “Öldüreceğim onları,” dedi kin diline oturduğunda. Salondan çıkmak için davranacağını anladığımda kolundan tutup çektim yanıma. Beni aşıp çıkmak istedi. Çıksa önüne bile bakmadan Yazhan’lara varacak kadar dönmüştü gözü. “Abi bırak!” diye bağırdı. “Bırak öldüreceğim onları!” Tutmakla da yetinmedim. Zapt etmek için kollarından sardım. Daha çok bağırdı. “Bırak Memet abi! Öldüreceğim! O piçler almış her şeyimi! Öldüreceğim!”

“Hişşş,” dedim sussun diye. Sakinleşmesi için oturmaya zorladım. 

Direniyordu. “Babamı vurmuşlar abi! Abimi mezara koydukları yetmemiş, atölyesini yakmışlar! Bırak abi! Babamı vurmuşlar!”

Babam ayağının ucunu vurup kaldırttı Baver’i. Baver gelip Efkan’ı oturtmam için benimle birlikte bastırdı omuzlarından. “Gidip kendini de vurdurtacaksın salak! Dur bi!”

“Vursunlar! Beni de vursunlar!” diye bağıran Efkan’ın gözünden akan yaşlar bir süre kendine gelemeyeceğini belli ediyordu. Baver’i mutfağa yolladım su getirsin diye. 

☀️☀️☀️

Memet mesaj atmıştı. Söylemeye fırsatı olmadığını, tasalanmadan Dicle’nin yanına inmemiz gerektiğini söylemişti. Ben buna nasıl tasalanmayacağımı bilmiyordum. 

Efkan bilmiyordu. Beni burada görürse ne tepki verecekti? Efkan ardından olan hiçbir şeyi bilmiyordu. Beni nasıl anlayacaktı? Tüm olan biteni nasıl hazmedecekti?

Benim ardımdan odaya girmişti Şermin. “Gelenler kimmiş?” diye sordu ben içimdeki kuruntuda kaybolmak üzereyken. Sinirle döndüm ona. “Ne? Soru sordum. Kanlınızmışım gibi her fırsatta sataşmaya yer aramayın.”

Hiç alttan alacak halim yoktu. Elim ayağıma dolanmak üzereydi. “Allah aşkına çık git Şermin. Konuşmaya devam edeceksen kalbini kıracağım.”

Üfledi gözlerini yana düşürüp. “Konuşmaya gelmedim zaten. Mir’i alacaktım.”

“Al o zaman!” dedim ona ardımı dönüp. Sanki uyanık çocuğu sevmesin diye daha evvel sakınmıştım.

Sesim ona yüksek gelmiş olacak şaşırmıştı. “Ne diye bağırıyorsun? Siz beni…”

“Allah aşkına sus Şermin!” dedim tribini bile dinleyemeyecek kadar karmaşıklıktayken. Eğilip Kerem’i aldım yerden. “Mir’i al da çık hadi. Ben de çıkacağım,” dedim kapıya yönelirken. Mir’i alıp yanımdan geçeceğinde söyledim bir diğer sözümü. “Kapı da böyle kapatılır.” Bir çocuğa gösterir yavaşlıkta çektim kapıyı. “Bir daha sakın çarpma.”

Ağzında bir şeyler geveleyerek önümden indi aşağı. Kulağım onda değildi hiç. Az evvel avluda olanların nerede olduğunu bulmaya çalıştım. Efkan bizim evin erkekleriyle salonda olmalıydı. Dicle neredeydi? Yanına gidip kendimi Efkan’ın yengesi diye mi tanıtmalıydım önce, Memet’in karısı olarak mı? 

Dış kapı açılıp kapandı. Hozan gelmişti tam ihtiyacım olduğu anda. Hemen yanına gidip Kerem’i verdim kucağına. “Sende kalsa olur mu?”

“Olur,” dedi şaşkınlıkla. “Hoş gelmişim yenge.” Salona doğru gidecek oldu. 

Önüne geçtim. “Senin çalgılarla mı oyalasan Kerem’i? Yukarıda.”

Duraksamıştı. “Olur,” dedi şüpheyle. “Ama Kerem’i mi oyalayayım? Ben mi oyalanayım? Yukarıda.”

“İkiniz de oyalanın öyle kendinize. Yukarıda,” dedim yine. “Misafir var salonda. Yanlarına götürme şimdi.”

Bir şey anlamadı ama sabahtan işe gidip geldiği için yorgundu. “Öyle olsun madem.” Kerem’i kaldırıp omzuna oturttu. “Gel sana keman çalmayı öğreteyim amca. Öğreteceğim bir taktikler var ki… Düşmeyen kızı tanımamışım daha.”

Kerem’i alıp üst kata çıkardığında bir parça rahatlamıştım. Efkan’la önce ben konuşsam iyiydi. Yalnız kalınca nerede duracağımı şaşırmıştım. Mutfağa doğru geçtim. 

Girişte sırtı dönük şekilde sarı saçlarını ardına salmış, yüzünü net göremediğim kızı görmüştüm. Dicle olmalıydı.

“Hep orada mı dikileceksin?” diye soran Zelal oldu. Kollarını birbirine geçirmiş, buzdolabına yaslanmıştı.

“Bura iyi,” dedi Dicle düz bir sesle.

“Çay doldurayım sana?” diye soran Xezal oldu. Dicle başını iki yana sallamıştı. “Su içmez misin?”

“İstemem.”

“Yoldan gelmişsiniz…” diye kendini açıklayacak oldu Xezal.

Zelal hoşnutsuz bir sesle araya girdi. “İstemiyor işte Xezal. Anlasana. Geçip oturmuyor bile. Sorma bir şey şuna.” Dicle’yi baştan aşağı süzdü. “Sabaha kadar dikil istersen ama kapının önünü tıkama. İnsanlar geçecek.”

Dicle benim varlığımı o zaman fark etmiş, bakmak için başını kaldırmaya gerek görmeden kenara çekilmişti.

Ortamın garip havasında benim garipliğim normal kalmıştı. “Hoş geldin Dicle,” dedim içeri girince. Başını sallamakla yetindi, karşılık vermedi. “Aç mısınız? Ben nasıl geldiniz bilmiyorum ama…”

Konuşmamın ortasında, “Tuvalet?” diye sordu.

Karşıdaki misafir odalarını gösterdim kısa bir tutuklukla. “En baştakine girersen…” dememi beklemeden hızlıca çıkıp gitti.

“Hah!” dedi Zelal ardından. “Bir bardak suyumuzu bile içmez ama tuvaletimize sıçar hanımefendi(!).”

Zelal’e döndüm sorunun ne olduğunu anlamak için. “Biri bir şey mi dedi?”

“Dese dedi diyeceğiz,” dedi Zelal kıza sinirli. “Suratımıza bile bakmıyor ki. Belli kin güdüyor bize. Abileri ne haltsa bu da onlardan!”

“Dur hemen öyle denir mi?” dedi Xezal. “Belki utandı bizden. Yabancılık çekti.”

“Ne utanacak Xezal?” diye çıkıştı Zelal. “Gözlerini nasıl yerde tuttuğunu fark etmiyor musun? Utanan birinin tavrı mı o? Burada olmak istemediğini belli ediyor aklınca. Bir bardak su bile almaz hani elimizden. Niye? Benim abim onun abisini…”

“Zelal,” dedim sesini alçak alsın diye.

“Ne Zelal?” dedi zıvanadan çıkmış bir tavırla. “Abim büyük bir risk almış, konağa kadar getirmiş. Ailelerinin ölüme terk ettiklerini kolluyor. Gelip de surat yapmasınlar benim abime. Azıcık minnettar olsunlar.”

Elimi gösterdim devamını getirmesin diye. Dicle daha geleli kaç dakika olmuştu da kavgaya tutuşacaklardı? Kızın daha ne olduğu belli değildi. Belki Xezal’ın dediği gibi utanmıştı. Yabancılık çekecekti. İnsan ilk tavrından asıp kesilir miydi?

Mutfaktan çıkıp kapısı aralık misafir odasının önüne gittim bir şey lazım mı diye sormak için. İçeriden bağırma sesi duydum gibi oldu. Kapıyı tam açıp girdim. Sesin bağırtı değil de öğürme olduğunu anlayınca kapıyı ardımdan çekmiştim. “Dicle! İyi misin?”

“Gelme!” dedi. Öğürme sesi kesildi. Düşüp de bayıldı mı, ne oldu, bilemedim. Banyonun önüne kadar gittim ama tereddütte kaldım. İçeriden gelen su sesiyle beklemem gerektiğini anlayıp ileri geri birkaç adım atarak bekledim. Biraz sonra su sesi kesildi ama çıkmadı. “Dicle! Sana ayran getireyim mi? Yol tutmuşsa…”

“İstemiyorum!” dedi bu defa seslenmekten çok bağırarak. “Sizden hiçbir şey…” diyerek açtı banyonun kapısını. Beni gördü. Sözü ağzında kaldı. “Sen…”

Beni görür görmez tanımıştı. Gülümsedim ona. “Ben Zühre.”

“Zühre?” Bu kez başka şaşırmıştı. “Efkan’ın yengesi olan Zühre mi?”

Beni tanımamış mıydı? Yoksa başka biri mi sanmıştı?

“Evet. Tanımadın mı?”

“Ben…” dedi gözlerini kırpıştırarak. “Seni…” Elini alnına götürecek gibi kaldırdı. Yarı yolda indirip kapıya tutundu. “Başım…”

“Dur, tutun,” dedim yanına varıp kollarından tutarken. Bir anda yükünü kollarıma bırakacak oldu. Gerçekten de başının döndüğünü anlayınca ne yapacağımı şaşırmıştım. “Yatağa doğru gel,” dedim benimle adım atması için zorlarken. Allah’tan yığılıp kalmadı. Kaldıramazdım. “Otur şöyle.”

Oturduğunda elini alnına atıp sıkmıştı. Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiydi. Elini indirip bana baktı. Kendine gelmek ister gibi gözlerini kırpıştırdı. “Sen Efkan’ın yengesi olan Zühre’sin değil mi?”

Başımı salladım. Beni burada gördüğü için mi emin olamıyordu, anlayamadım. “Sen beni kim sandın?”

“Ben…” dedi devamını nasıl getireceğini bilemiyor gibi. “Karıştırdım.” Başını sağa sola sallayıp baktı yüzüme. “Sen Efkan’ın ailesindensin.” Dediğiyle gülümsemeye çalıştı. Sonra hiç beklemediği bir anda bana sarıldı. “Zühre yenge,” dedi ağlamaklı bir sesle.

Bir saniyeliğine bana sarılmasına şaşırmaktan kıpırdayamamıştım. Sonrasında onun buraya kadar çektiği cefadan kendinde olmadığının farkına varmış, elimi sırtına koymuştum. “Benim. Sakin ol Dicle.” Sakinleşmenin aksine ağlamaya başladığında bir kez daha şaşkına uğratmıştı beni. “Dicle? Ağlıyor musun?” Sarışımı sıkılaştırdım hafifçe sırtını okşarken. “Korkma. Burada güvendesiniz.”

Yüzünü omzumda sağa sola sürterek salladı. “Değiliz.” Ağlamasına rağmen sesi netti. “Efkan’a dedim. Merxas’lara sığınamayız, dedim. Merxas’lara güvenilmez.”

Elimi sırtından çekip ayrıldım ondan. “Ne demek Merxas’lara güvenilmez?”

Yüzünü ilk kez o zaman net görmüştüm. Küçük bir burnu vardı, kanatlarının belirgin kılcalları kendini sıkmaktan çatlamış. İncecik dudakları ağlarken iyice içeri kaçmış, düz kaşları hüsrandan aşağı kaymıştı. “Biz bu insanlara sığınamayız Zühre yenge.”

Yüzüne küçük duran şirin mavi gözleri vardı. Küçüklüğünden değil de renginin sakinliğinden ilk bakışta kendini belli etmiyordu. Dikkatle bakınca anlaşılıyordu renkli gözleri. Efkan bu mavilere uzun uzun bakmayı sevmiş olmalı.

“Neden buraya sığınamayacak olasınız Dicle? Sizi korumayacak olsalar tutup da getirirler miydi hiç?”

Kaşları daha da kırıldı, gözlerinin iki yanına düştü. “Zühre yenge yapma. Sen de Efkan gibi İshak abi için yardım ederler deme. Yapmazlar. Merxas’lar acımasızdır. Gaddardır. Siz aynı aşirettensiniz diye o yanlarını görmemişsiniz.”

Görmüştüm. Ben bu konağın yollarını arşınlamıştım senelerce. Artık ailenin içerisindeydim de. Yine de bana ne kadar kötü olabileceklerse o kadar kötü olmuşlardı. Görmüştüm hepsini. Kimin kötü olabileceğini çok iyi biliyordum. Dicle onlardan bahsetmiyordu.  

“Merxas’ların hiçbirine güvenemem ben,” dedi alçak bir sesle. “Bana su iç diyen kızın abisi benim babamı öldürmüştü!” 

Devran abi Kudret Yazhan’ı öldürmüştü. Öldürdüğü adamın kızının günü gelip kız kardeşinden bir bardak su bile içemeyecek kadar çekineceğini tahmin edebilir miydi?

Konuşurken durmadan ağlıyordu Dicle. “Öteki kızın abisi… O kızın abisi benim abimi saklandığı evde koca aşiretiyle bastı. Delik teşik ettiler abimi Zühre yenge.”

Memet, Dilaver Yazhan’ı onun arabasına kurduğu pusuda katlettiği her can niyetine vurmuştu. Saklandığı evde kurşuna dizdiği adamın kız kardeşini günü gelip kendi evine sığınsın diye kollayacağını bilebilir miydi? 

Kelimelerim tıkanmıştı boğazıma. Dicle karşımda ağlamaktan küçücük kalacak olurken ben ne diyeceğimi seçemedim bir türlü. Onu teselli etmek istiyordum aslında. Ama önce Memet’i savunmak istiyordum. En çok Memet’imi savunmak istiyordum.

“Memet Merxas benim abimi kaç kurşunla vurmuş biliyor musun yenge?” dedi Dicle mavileri kızarmakta gözlerinin arasında rengini belli ederken.

“Üç kurşun,” dedim duraksamadan. “Abinin katlettiği üç cana karşılık sadece üç kurşun.” Gözlerinin içine baktım dahasını o da görsün diye. “Nereden biliyorum biliyor musun? O gün orada Efkan da vardı. O gün hiçbir günahı olmayan bir adamı daha vurdular. Benim oğlum yetim kaldı.”

Dicle gözlerini yumdu. Başı dizine kadar indi ağlarken. Onu suçladım sandı. Oysa ben onu suçlamıyordum. Memet’imi savunuyordum. 

Elimi başının üzerine koydum. “Sadece kendi tarafından bakma Dicle. Oradan bakarken bile Memet Merxas’ı suçlu görme. Sandığın gibi bir adam değil.”

“Ama beni geri gönderecek,” dedi alnı eğilmekten yatağa değdiğinde. Çarşafı tuttu elleri. Daha çok ağladı. “Merxas’lara geldiğimi duyduklarında daha çok sinirlenecek abimler.”

Hayatımda kimseyi teselli etmemişim gibi kelimesizdim Dicle’nin yanında. Ne denir ne nasıl anlatılır bilmeyen bir cahil kesilmiştim. Bunca vakit Yazhan’lardan nefret etmenin üstüne onun Yazhan’ların içinden geldiğini bu kadar net anladığım ilk an olduğu içindi belki. Biz onlar hakkında ne düşünüyorsak onlar da bizim hakkımızda öyle düşünüyorlardı. Ama biz Dicle’yle birbirimizi hiç tanımıyorduk. 

Zaten yatağın ucundaydı Dicle. Ağlarken sarsılmaktan iyice kaydı, yere indi. Örtüyü sıktığı elleriyle birlikte sürüklemişti. “Beni öldürecek abimler. Beni öldürecekler.”

Dicle’yi tanımıyordum ama Yazhan’ları bir nebze tanımıştım. Ellerine genç kızın da hamile kadının da kanı değmişti bir defa. “Efkan’la kaçtın diye mi sadece? Yoksa üstüne buraya sığındın diye mi?”

Başımı iki yana salladı. Bir sebebi daha vardı. O minik gözlerinin mavisi kızarıklıkların içinde tüm dikkatimi kendine çekiyordu şimdi. Acıyla parıldıyorlardı. “Ben galiba hamileyim.”

Kaşlarımın ortasından itilmişim gibi açıldı gözlerim. “Ne?”

Alnını yatağın yorganına bastırıp yüzünü gizledi Dicle. “Hiç adet olmadım evlendiğimizden beri. Midem bulanıyor sürekli. Her geçen gün daha çok bulanıyor. Su bile içemiyorum artık. Ya ölüyorum korkudan ya ben hamileyim.”

Yanına kayıp indim yere. “Bak bana.” Çenesinden tutup kaldırdım yüzünü kendime. “Efkan biliyor mu?” Omzunu kaldırıp indirdi. “Önce emin olalım o zaman. Dur,” diyerek kalktım yerden.

Bir koşu kapıya çıktığımda Zelal kapının ardında hazır bekliyordu. “Yalnız kalmasana şununla. Ne yapacağı belli değil.” Odanın içine bakmaya çalıştı. “Yatağı mı ısırıyor o?”

“Saçmalama, “diyerek çektim kapıyı ardımdan. “Bana çok acil gebelik testi lazım.”

“Çok acil?” diye sorguladı. “Zaten hamile değil misin? Testi ne yapacaksın?”

“Abine göstereceğim!” dedim alaycı bir sinirle.

Ciddiye alası tuttu. “Doğru. Bunlardan akıl mı kaldı? Alıp geleyim ben. Malum biz kullanmıyoruz. Stokta yok.”

“Al da gel,” dedim açıklama yapmaktan kaçmak için. Benim için sanması işime gelirdi. “Tek gitme,” dedim, mutfağa geçtim. 

Hızlıca bir ayran yapıp misafir odasına geri döndüm. Dicle hâlâ bıraktığım yerde ağlıyordu. “İç şunu,” diyerek uzattım ayranı.

Başını kaldırmadan, “Midem bulanıyor,” dedi çocuk gibi dudaklarını büzerek.

“Biraz iç hiç değilse. Gebelik testi getirteceğim. Emin oluruz.”

“Yenge,” dedi telaşla yüzünü kaldırıp. “Kimse duymasın.”

“Duymazlar,” dedim ayranı içirmek için ağzına uzatırken. Neyseki bir yudum aldı. O yudumdan sonra eline alıp kendi içti. Haline bakarken içimi çektim istemsizce. “Siz daha kendiniz çocuk sayılırsınız Dicle.” Tekrar ağlayacak oldu. Elimi koluna koyup okşadım hafifçe. “Tamam, ağlama. Daha belli değil. Belki strestesin?”

Ayranı yarıda bırakıp, yere koydu bardağı. “Sanki arada hareket edişini hissediyorum yenge,” dedi kısık sesle.

“Nerende?”

Elini karnının altına götürdü. Tam da rahminin olduğu yere koymuştu. “Belki uyduruyorum ama sabah uyandığımda burada bir kıpırtı hissediyorum kaç gündür.”

Yüzüne baktım. Mori hala olsa gözünden anlardı hamile mi, değil mi diye. Ben de anlarım diye odaklandım. Sadece minik mavileri daha çok doldu bakıyorum diye. O özelliği daha kapamamıştım demek ki. 

“Yenge eğer hamileysem Merxas’lar beni göndermez değil mi?”

“Değilsen bile göndermezler Dicle,” dedim elimi saçına atarken. “Onları sadece kendi tarafından duymuşsun sen. Öyle acımasız değiller, diyorum.”

Lafımın üstüne avluda Baver böğürmüştü. “Nereye gidiyorsun sen?”

“Sana ne?” diye karşılık vermişti Zelal.

“Bir daha sana ne dersen o saçını kökünden kaldırırım ha! Gel buraya!”

Dicle’nin gözleri ardına dek açılmıştı. Korkmasın diye gülümsedim. “Şakalaşıyorlar öyle.”

En son Zelal’in “Hayvansın!” diye bağırdığını duymuştuk.

Hiç de inanmış gibi durmuyordu Dicle. “Yenge o Çakal dedikleri adam deli.”

Dediğine güldüm. “Biraz. Ama kötü bir adam değildir.”

Başını hiddetle iki yana salladı. “Bizi Ankara’da bir evde alıkoyduğunda kaçalım dedim. Adamları hemen buldu bizi.”

“Arkadaşları onlar,” dedim içi rahatlasın diye. “Başınıza bir şey gelmesin diye tutmuştur sizi orada.”

“Arkadaş değildi onlar. Değişik adamlardı,” dedi ısrarla. Merxas’ları hep abilerinden duyduğundandı kesin. Gördüğü her şeyi en kötüye yoruyor, en korkutucu olana benzetiyordu.

Zelal için Yazhan’lar neyse Dicle için de Merxas’lar oydu. 

“Nasıl değişiklermiş?”

“Hepsinin belinde çekilmeye hazır silahları vardı. Gizli kapaklı konuşuyorlardı. Buraya dek bizi kamyonun kasasında getirdiler.”

“Kamyon mu?” derken şaşırmıştım. Belli etmemeye çalıştım. “Arabayla görülme ihtimalinize karşıdır.” Baver’in bildiği bir şey vardı kesin. Yazhan’lara karşı aldığı çözüm olmalıydı.

“Önce arabayla Yunanistan sınırına kadar götürdüler bizi,” dedi Dicle sessizce. “Orada geceye kadar bekletip başımıza şeker çuvalı geçirerek kamyonun arkasına koydular.”

Baver abartmıştı. Nereden aklına gelmişti böyle şeyler? İnsan insanın başına çuval geçirip kamyonun ardında evine kadar getirir miydi?

“Sizi takip etmesinler diye mecbur kalmıştır,” dedim yine kaynım bir parça haklıysa diye. “Sizin iyiliğiniz içindir. Kötü birileri olsa buraya kadar sağ salim getirir miydi hem?”

“Yenge yapma sen de. Efkan gibi çok güveniyorsun onlara,” dedi bezgin bir ifadeyle. “O Çakal denilen adam korkunç biri. Memet Merxas da onun abisi. O daha…”

“Değil,” dedim hemen. “Seni doldurmuşlar Dicle. Gözünü korkutmuşlar. Bir bardak su uzatan kız içine zehir koydu diyecek haldesin.” İnkâr etmedi. 

Xezal birini zehirleyecek insan mıydı? 

“Dicle,” dedim kızarca. “Seni öldürmek için mi korumuşlar bugüne dek?”

“Yenge,” dedi elimi tutarak. “Hadi dediğin gibi olsunlar. O kadar kötü olmasınlar. Ama benim abim Memet Merxas’ın karısının ölümüne sebep olmuş. Kadın hamileymiş!” Sadece duydukları için korkmuyordu Dicle. Abisinin yaptıkları yüzünden de korkuyordu. “O hapiste olanın diğer kardeşi de arabadaymış. Neredeyse benimle aynı yaşta!” 

Belkıs gibi hamileydi. Nuşen kadar gençti. Bu yüzden Merxas’lar onu ya abilerinin eline verecek ya da kendi öldürecekti, öyle mi? Dicle nasıl bir zihniyetin içinde yetişmişti?

“Şimdi ben ellerindeyim yenge. Efkan onlara çok güveniyor. Ama ben hiç güvenemiyorum. Abimler kapıya kadar gelince Memet Merxas beni mi koruyacak?”

“Haksızlık ediyorsun Dicle,” dedim alınganca. “Efkan’ı getirip seni bırakamazlar mıydı? Sizi evlerine kadar almış adama saygısızlık ediyorsun.”

Onu anlamıyormuşum gibi bezgince baktı. “Yenge benim abim o adamın ailesinden iki kadının sebebi olmuş diyorum. O adam bana ne kadar iyi niyetle bakabilir ki?”

Sinirlenmiştim artık. “Şimdi gidip rızam yoktu desen Efkan’ı daha da savunmayacak bir adam Memet. Beni zorla kaçırdı desen seni alıp onu kapı dışarı edecek, seni senin abilerinden bile koruyacak bir adam.”

“Nasıl güveniyorsunuz o adama bu kadar?” İnanmak ister gibi bakıyordu gözleri. “Ben sevdiğim adama kaçtım diye bugün beni öz abim öldürecek yenge. Ben abimi öldürmüş adama nasıl güveneyim?”

Ona ne desem inanmazdı bu yüzden. Memet gibi bir adamı Yazhan’ların içinde doğup büyümüş birine anlatmakla inandıramazdım. Masal anlatıyorum sanırdı. Hikâye uyduruyorum sayardı. “Göreceksin,” dedim elini sıkıp. “Ben kocamı tanıyorum Dicle. Sen de zamanla göreceksin Memet’in ne kadar merhametli olduğunu.”

Mavi gözleri dondu kaldı söylediğimle. Elleri buz tuttu ellerimde.

“Memet beni bir kez olsun kapı önünde bırakmadı Dicle. Kafasına silah dayanmış kimseyi kapının dışına atmayacak kadar koca yürekli bir adam çünkü.” Buz tutan elini karnıma yaklaştırdım. “Biraz olsun kötü biri olsaydı, ona azıcık bile güvenmeseydim… Karnımda bebeğini taşıdığıma mutlu olur muydum hiç?”

Ağzı şaşkınlıkla aralandı. Kafasında bir yere oturtamadı dediklerimi. Güldüm haline. “Bir sizin mi dünyanız tepetaklak olmuş sanıyorsun? Ben buraya gelene kadar başıma neler geldi biliyor musun?”

Bilemezdi. O şimdi düşman bildiklerinin evine sığınmış halde, kendini daha korkutucu bir sonu hazırda bekliyor sanıyordu. Korkusu dinsin istedim. Gerçek Merxas’ları benden duysun istedim.

Zelal gelene kadar ona kendi hikayemin bir kısmını anlattım. Dindi gözünün yaşı. Unuttu kendini bir anlığına. Benden Akşam Güneşim’i dinlemişti. 

Biraz sonra Zelal geldi kapıya. İstediğimi getirmişti. Kalkmadım yerimden. Buraya getirmesini istedim. Şaşırdı. Poşeti elime bıraktı. Dicle’ye uzattım. Daha çok şaşırdı. “Ona mı?”

Dicle’ye sordum. “Kullanmayı biliyor musun?” Başını sağa sola salladı. “Gel göstereyim,” diyerek kalktım onunla.

Banyoya girerken Zelal konuştu. “Gidip bir tarafını tutacak değilsin yenge. İşemeyi de bilir!”

“Sanki tutulacak bir tarafı var da,” diyerek kapadım kapıyı. Kutusundan çıkardığım çubuğu nasıl kullanacağını söyleyip döndüm odaya.

Zelal odada bekliyordu beni. “Şununla tek kalma demiyor muyum?” dedi azarlar gibi. “Hamilesin sen. Hadi bir tekme attı, düşürdü seni. Ne yapacaksın?”

Şok içinde baktım ona. “Niye yapsın böyle bir şeyi?”

“Yazhan sonuçta,” dedi tiksinircesine. “Bunların hiçbirine güven olmaz.”

“Allah aşkına saçmalamayın,” dedim bıkkın bir nefesle. Yazhan erkekleri konusunda haklı olduğu bir gerçekti. Ama Dicle’nin olan bitende bir payı yoktu.

Banyonun kapısına kadar gidip gelirken söylenmeye başladı Zelal. “Evden kaçmışsın. Peşinde seni öldürecek ailen var. Nasıl kaçak göçek saklandığın yerde sevişip çocuk yapıyorsun?”

Parmağımı dudağıma bastırdım. “Sus. Duyup, üzülecek.”

Kollarını göğsünün altında birbirine geçirdi. “Duysun diye söylüyorum zaten. Ama sen yine beni sustur. Tam senlik bir hareket çünkü.” Yüzüne baktım ne demek istiyor diye. “Yalan mı?” diye sordu. Güldü. “Köyde hepimiz alt alta üst üste döşeklerdeydik. Siz ne ara bizi uyutup…”

“Zelal!” diye uyardım. “Ne kadar ayıp şeyler hakkında konuşuyorsun?”

Daha çok güldü. “Tamam, tamam. Gül diye şakasına yaptım bu defa.” Yanıma gelip omzunu omzuma vurdu. “Ne demişti doktor sana? Stres yapmayacaktın. Üzülmeyecektin. Korkmayacaktın.”

Olan bitenden ben kendimi bile unutuyordum arada. Ama doğru da söylüyordu. “Hani sen de halanlar gibi gözünden anlıyordun hamile olanı? Dicle’yi anlayamıyor musun?”

“Gözünü mü görmüşüm kızın?”

Fısıldadım. “Çıkınca o demeden evvel bak çaktırmadan. Başka türlü inanmam.”

Banyonun kapısı açıldı. “Bunda bir çizgi oldu yenge,” dedi Dicle.

Zelal kızın yüzüne odaklanmıştı o sıra. Alaycı bir gülüş yerleşti yüzüne. “Hamile,” dedi kulağıma doğru.

Dicle testi bana doğru çevirdi. Tek çizgiydi daha. 

“Biraz bekleyelim bakalım,” dedim Zelal’e göz ucuyla bakıp.

“Hamile,” diye tekrar etti Zelal kendinden emin şekilde.

Dicle testi kendine çevirdi. “Yanlış mı yaptım acaba?”

“Yanlış yapmıştır,” dedi Zelal. “Hamile çünkü.”

Biraz daha bekleyelim diyecekken, “Aa!” dedi Dicle bir anda. “Yenge pembe yerin rengi mora dönüyor sanki.”

“Hamilesin çünkü salak!” dedi Zelal bu defa Dicle’nin duyacağı şekilde.

Ama Dicle onu anlayacak halde değildi. Gözleri geldiğinden beri ilk defa gözyaşından başka bir şeyle parlamıştı. Testi bana çevirdi. İki çizgi şimdi tamamen belirgindi. “Hamilesin,” dedim.

“Doktor olacak kızım valla,” dedi Zelal. Saçını savurarak odadan çıktı.

Dicle hâlâ elindeki çubuğa bakıyordu. İnanmıyor değildi. Karmakarışıktı şimdi. Güldü kendi kendine. “Beni öldürecekler,” dedi. Daha çok güldü elini ağzına kapatırken. “Benim bebeğim olacak.” Gözleri doldu gülümsemekten. “Beni kesin öldürecekler.”

“Seni koruyacağız,” dedim yanına varıp kolunu sıvazlarken. “Bebeklerimizi birlikte doğuracağız. O zaman inanacaksın buna.”

Elimi tuttu. Karnına koyup aşağı kaydırdı. “Buradadır değil mi yenge?”

Karnının sertliği neredeyse hissedilirdi. “Büyümüş bile. Sen bundan mı emin olamadın?”

Bu kez kendi elini benim karnıma koydu. “Seninki de mi böyle?” Hissedemedi. “Yumuşak karnın.”

“Ben çocuk doğurdum çünkü,” dedim eline hafifçe vurup. “O göbek. Bebek değil. Hem benim bebeğim seninkinden küçüktür.”

Elini geri kendi karnına koydu. Benimkinden sonra kendininkini daha iyi hissetmiş olacak yüzü canlanmıştı. “Benimki daha büyük.”

“Çocuk yarıştıracaksak benimkiler seninkini geçer valla,” dedim daha çok gülsün diye. “Benim Mirişk’imin gözleri de seninki gibi mavi, biliyor musun?”

☀️☀️☀️

“Apo ben babamı görmeden dayanamam,” dedi Efkan bilmem kaçıncı kez. 

“Takıldı plak,” dedi Baver. “Oğlum anlamıyor musun? Baban oğlum çekip vursunlar, umurumda değil demiş. Sana nesidir babanı vurmuşlar?”

“Senin babanı vursalar…” diyecek oldu Efkan. 

“Senin babanı vursunlar şerefsiz!” diyerek yerinden kalktı Baver. “Kimmiş benim babamı vuracak?”

“Baver!” diye kızdı babam da sonunda bıkmış olacak. “Rûnê!*(Otur!)”

Baver oturdu. Efkan ayaktaydı daha. “Babam ne demişse demiş. Yine babamdır,” dedi babama bakıp. “Gidip görmek hakkım değildir?”

“Çocuk haklı,” dedi amcam. “Evlat tırnak değildir kesip atasın. Cafer Uçar oğlunu görünce sözünden dönecektir.”

“Yarın ola hayır ola,” dedi babam yerinden kalkıp. “Bugün dinlenin. Uçar’lar yarının mevzusudur.” Onunla kalktım. Amcamla birlikte odadan çıkacağını anlayınca kapıyı açtım. “Bûk raza, çi bû?*(Gelin uyudu mu, ne oldu?) Çay nehat,*(Çay gelmedi),” diyerek çıktı odadan. O sıra Zühre misafir odasından çıkmıştı. “Bûka min, mêvanek hat, ka çaya te?*(Gelinim, misafir gelmiş, hani senin çayın?)”

Zühre başını salladı sadece. Babamla amcam abdest almak üzere gömleklerinin manşetlerini kıvırarak çıktılar üst kata. Ben Zühre’ye baktım. Bir şeyler söyleyecek gibiydi. Üst katı gösterdi başıyla. Konuşmak istiyordu. 

O sıra Efkan kapıya geldi. Bana bir şey diyecek gibi ağzını açtı. Zühre’yi gördü. “Yenge?” 

Zühre olduğu yerde kalakaldı işte. Efkan bana baktı. “Abi yengemleri de mi getirdiniz?” Cevabı beklemeden çıktı avluya. “Yenge Kerem’i de getirdim de. Ölüyorum hasretinden. Anam nerede?” diyerek vardı Zühre’nin yanına. 

“Geri zekalı bu çocuk,” dedi Baver yanıma gelip. Zühre’ye sarılmıştı Efkan. Baver ellerini cebine sokup baktı bana. “Döv diyecek misin?”

“Siktir git odana!” diyerek ittim omzundan. Çıktım salondan. 

Zühre irice açılmış gözleriyle bana bakıyordu. Neyi ne kadar söylediğimi soruyordu. Yanlarına varıp Efkan’ın omzuna dokunup çekilmesini sağladım. “Bir de biz konuşalım.”

“Abi anamı da görseydim.” Zühre’ye konuştu. “Kerem’i nereye bıraktın yenge? Tek gelmeseydin.”

O sıra Hozan üst kattan iniyordu. “Yenge bunun bezi şişti. İşemiş mi ne yapmış? Koku da gelmiyor.”

Efkan Hozan’ın kucağındaki Kerem’i gördüğünde bize varmasını bekleyememiş yanına koşmuştu. “Amcam!” 

Hozan Kerem’i arkasına götüreceğinde izin vermesi için işaret yapmıştım. Efkan’ın ondan almasına bir şey diyemedi. 

Efkan Kerem’i senelerdir görmemişçesine sıkı sarmıştı. “Büyümüşsün oğlum. Amcan kurban olsun lan sana.”

Zühre’nin gözleri dolmuştu onlara bakarken. “Söylemediniz mi?” diye sordu alçak sesle.

“Şimdi söyleyeceğim.”

“Ben söyleyeyim,” dedi kahveleri şimdiden sırılsıklam. Karşı çıkmamı istemez gibi bakıyordu yüzüme. “N’olursun Mem. Benden duysun.”

Babamlar inene kadar salon boş olacaktı. Elimle oraya geçmesini işaret ettim. Efkan’a seslendi. Salona çağırdı. 

Salonun kapısında durmuştu Baver. Ona buraya gelmesini işaret ettim. Başını kaldırdı kalacağını belli ederce. Bugün yeterince sabrımı sınamıştı. “Buraya gel!” dedim sinirle. Ellerini cebinden çıkarıp yanıma geldi. 

Efkan Kerem’i öpe koklaya geçti salona. Zühre de içeri girip kapıyı kapadı.

“Efkan bu muydu?” diyerek yanımıza geldi Hozan. 

“Bu,” dedi Baver ellerini belinde kavuşturup duruşunu dikleştirirken. Bana baktı yandan yandan. “Yenge Hanım niye tek konuşuyor bu dingille?”

“Ben öyle uygun gördüm,” dedim. “Hadi işinize!”

“İşimiz yok,” dedi Hozan ellerini ceplerine sokup kendisi gibi işsiz abisinin yamacında yükünü dizlerine verirken. “Şimdi içeri girip otursak ne yapabilirler ki?”

Ensesinden tuttum. “Çoktandır dayak yememişsin?” Gülümseyerek baktı yüzüme. Arsızlaşmışlardı. Fakat sabrımın son demlerindeydim. Ensesini bıraktım. “Kimse içeri girmeyecek. Bırakın konuşsunlar. Kapıyı dinlediğinizi görürsem canınızı yakarım.”

“İşim olmaz,” dedi Baver kapının ardını görebilecekmiş gibi gözlerini kısmış odadan tarafa bakarken. 

Onları orada bırakıp oturma odasına adım atmamla salonun önüne yaklaşmaları bir olmuştu. Dönüp dövsem haksız değildim. Değildim de işte Zühre’yi yalnız bırakmak içime de sinmiyordu. Kapıyı biraz dinleseler ben görmezdim. 

Odaya girdim. Mir döşekte uzanmış kendini sağa sola döndürmeye çalışıyor, Şermin de perdenin yanında ayakta dikiliyordu. Ben gelince perdeyi bırakmış olacak hafif sallanıyordu. “Misafirler tanıdık herhalde?” diye soru tek seferde. 

Sorusunu es geçip oğlumun uzandığı minderin önüne oturdum. Mir hemen beni fark etmiş az evvelkinden daha kıpırtıyla kendini fark etmemi beklemişti. Kolunun altından destekleyip yüzüstü dönmesini sağladım. Başını kaldırıp baktı bana. Eğilip kafasının ardından öptüm. “Biraz çabala baba,” dedim ellerini altına alıp biraz da olsa emeklemeyi denemesi için. O sıra bakmadan Şermin’e sordum. “Babanla abin nasıl?”

“İyiler,” dedi hemen yamacımdaki mindere oturup. “Sana da selamları var çok.”

Sanmıyordum. Şimdi uydurmuştu. “Seni merak etmiyorlar mı?”

“Yok. Burada olduğumdan haberleri var,” dedi gülümserken. Elini Mir’in başına atıp okşadı. “Artık Mir’i seviyorsun.”

Oturuşunun yayvanlığından hoşlanmamıştım. Eskiden böyle oturmazdı yanımda. Eniştesinin olduğu odada nasıl oturulur, nasıl konuşulur bilirdi. Birileri aklını bulandırdığından beri kendine çekidüzen vermemişti hâlâ. 

“Mir’i görmeye gelmekten çekinmeyin. Annenle ne zaman isterseniz gelin gidin.”

“Çekinmiyorum ben zaten,” dedi minderin ucuna kayıp Mir’le bana daha çok yakınlaşırken. Mir’in elinin duruşunu düzeltti. “Aslında ben köye de gelirdim kalmaya ama…”

“Annenleyse gel Şermin,” dedim dediğimi tam anlaması için. “Tek geldiğinde kalma. Abin demiyorsa da hoşuna gitmiyordur. Evin bekar genci var.”

“Yok,” dedi şaşkınca. “Yok hiç öyle kızmaz abim.”

“Ben kızıyorum,” dedim kelimeyi kavrasın diye tane tane bastırarak. “Abin olarak, tek başına gelip kalmana, ben kızıyorum Şermin.” 

Yüzüme anlamazca bakıyordu. Ne için uyardığımı artık bilmesi gerekti. “Küçüksün daha abim. Sözümü dinle. Annenle gel, annenle dön.”

“Hakkımda bir şey mi dediler?” dedi tedirgince. “Ben Mir için…”

“Zaten Mir için geleceksin kardeşim,” dedim Mir’i yorulmasın diye sırt üstü çevirirken. “Kimse ağzını açıp kırıcı bir şey demesin sana. Anladın mı dediğimi?”

Bir şey demedi. Bugüne dek yaşının küçüklüğüne verdiğim akıl karışıklığını artık yarına terk etmesi gerekti. Büyüyecekti. Ona dayatılan fikrin ne demek olduğunu fark ettiğinde, utanacaktı. Daha fazla saçmalamadan, kalbi kırılmadan ancak bu kadar uyaracaktım. 

Mir’i alıp kalktım yerimden. Başka bir şey demeden çıktım odadan. Hozan’la Baver salonun kapısına kulağını dayamış, dinliyorlardı hâlâ. Beni fark ettiklerinde kümesinin kapısı aralanmış civcivler gibi sağa sola dağıldılar. Görmezden geldim onları bu sefer de. Doğrudan üst kata çıktım. 

Annem bir üst katın girişinde yakaladığı babama o kadar altının fazla olduğunu, hata ettiğini söylüyordu. Adım sesinden beni fark edince olduğum kata çevirdi sözünü. “Mem haksız mıyım? Bize yakın değillerdir. Bilezikleri…”

Devamını dinlemeden girdim odama. Benimle konuşsun istemiyordum. Ben bugün kucağımdaki oğlumu sevmeye yeni yeni yüz buluyorken annem hiçbir şey olmamış gibi benimle konuşmaya devam etsin istemiyordum. 

Mir’i yatağın üzerine bıraktım. Belki yatağın yumuşaklığı dirseklerini daha az acıtır diye yüzüstü çevirdim. “Hadi baba, yaklaş bana.”

Emeklerse ilerleyebileceğine heves etsin diye ardından biraz ittirdim. Kollarını hareket ettirmediği içim yüzü yatağa yapışmıştı. “Ulan abinden de mi görmedin nasıl yapacağını?” Yüzünü görmek üzere eğildim yatağa. “Bak baba bana.” Kafasını sallana sallana kaldırdı. Güldüğünde tekrar yatağa düşürmüştü yüzünü. Açıkta kalan boynundan öptüm. 

İnsan evladını öptüğünde garip bir açlık baş gösteriyordu ebeveynliğinde. Yorulmak pahasına tekerrür etmesi, kol kadar beden ne kadar öpülürse o kadar öpmesi gerekiyormuş. 

Sırtından öptüm birkaç kez. Yetmedi, yüzüstü çevirdim, karnından öpmeye başladım. Ağzı aralık, durduğum vakit gülmek için kıvranmaktaydı. Ayaklarını kaldırıp altından öptüğünde kahkahası odamı doldurmuş, nihayet yüzümü güldürmüştü. 

Hiç çalınmadan açıldı kapı bir anda. Zühre sanıp başımı çevirdiğimde Şermin’i gördüm. 

“Beni kovuyor musun yani?” dedi nefes nefese bir halde. 

Yüzümdeki gülümseme katran gibi döküldü üstüme. Mir’in ayaklarını yatağa indirdim yavaşça. 

Anlamamakta ısrarcıydı Şermin. Bazı sözleri söylemekten özellikle kaçınmamı çaresizlikle sınıyordu. “Kovmadım ama gidiyorsun Şermin,” dedim yataktan kalkarken. Odama destursuz girmesi bile sinirlendirmeye yeterdi beni. “Toparlan. Geçe kalmadan evine götüreceğim seni.”

“Neden?” diye sordu asıl sormak istediği buymuş gibi. “Neden beni değil de o dul kadını seçtin?”

O ana dek kalbi kırılmasın diye sınırın altına ittiğim sinirim tavana çıkmıştı. Yüzüne hiç bakamayacağımı sandığım bir ifadeyle baktım. “Tek kelime daha etme! Topla eşyalarını!”

Sesimden çekinmesi gereken noktada artık aşmaması gereken haddin çok ötesine geçmişti. Kırgın bir öfkeyle karşılık vermeye kalktı. “Sosin teyze nasıl ol dediyse öyle oldum. Mir’le en çok ben ilgilendim. Halime teyze de memnundu benden. Daha o kadın gelmeden ben…”

“Tek kelime daha etme demedim mi?” diye bağırdım. Bu kadar bağırmamı beklemiyordu. İrkilmişti olduğu yerde. Bu dilden anlayacaktı sadece. “Bir daha ne bu odaya gireceksin ne de benim karşımda konuşacaksın Şermin!” Bir adım geriye kaçtı ayakları. “Sen daha aklından geçirttikleri şeyin ne demek olduğunu bilmiyorsun!” 

Dönüp yataktan Mir’i kaldırdım. “Aklın başına gelene kadar Mir’i görmeye gelmeyeceksin! Şimdi topla eşyalarını, in aşağı!” Kapının girişinde donup kalmıştı. “İn aşağı!” diye bağırdım suratına. Kaçarcasına çıktı odadan. 

Üst kattan sese koşan annem Şermin’in ardından baktı önce. Sonra bana döndü ne olduğunu anlamak ister endişeyle. 

O an tüm öfkem yumru olmuştu boğazımda. Suratına haykırmak istedim.

‘Tüm bunlar sizin eseriniz işte! Hâlâ yüzümü yere eğiyorsunuz benim!’ 

Bir şey dememi bekliyordu karşımda. Ama Mir kıvranıyordu kucağımda. 

Kızmak için bile olsun tek kelime etmedim anneme. Durup ona baktığım birkaç saniye bile pişmanlığa dönecekti. Ona baktıkça kaybettiğim ne varsa dökülecekti aramıza. Yüzümü çevirip uzaklaştım ondan.

☀️☀️☀️

“Nasıl da büyümüşsün?” derken Kerem’i boynundan, ensesinden, yanaklarından peş peşe öpüyordu Efkan. Öyle ki öpmekten bıktırmıştı çocuğu. 

Kerem yere inmek için mücadele ediyordu onunla. Sonunda ağlamaması için bırakıldığında yalpalayacak gibi olmuş, kanepeye tutunarak ayakta durmuştu. Bana doğru yürümeye başladı. Efkan iki eliyle ağzını kapatmıştı.

Onunla birlikte gülmüştüm. Bana baktı. Başımı salladım. “Yürüyor.”

Efkan’ın gözünden birkaç damla aktı sevinçle hüzün birbirine bulanmış. “Yürüyor,” diye tekrar etti beni. Elini yüzünün iki yanına sürdü. “Siz ne zaman geldiniz buraya?”

“Senden sonra,” dedim yanıma varan oğlum dizlerime tutunduğunda. “Senden sonra Yazhan’lar evi bastı,” diyerek başladım anlatmaya. Gülen yüzü dondu. Ben ona beni Merxas konağına getiren her bir anı tek tek anlattım. Beni anlasın istedim. Benden nefret etmesin istedim.

“Memet abi seni konağa aldı,” dedi sonunda. “O zamandan beri burada mısınız?” Başımı salladım. “Hakkını ödeyemem ben bu adamın,” dedi ya üzerimdeki tedirginliği kırsın istedim. “Sizi o günden beri kolluyor, öyle mi?”

“Biz…” dedim asıl söyleyeceğim yere gelince. “…evlendik.” Kaşları düzleşti önce. “Ben bu konağa sığındığımdan beri buranın geliniyim,” dedim. Alnının orta yerine dek çıktı kaşları. Dediğimi ancak anladı. “Ben Memet’le evlendiğim için buradayım.”

Suspus oldu. Edecek bir kelime bulamadı, sanki ne düşüneceğini bile bilemedi. Yüzüme baktı. Buraya hiç de yabancılık çekmeyen Kerem’e baktı. Geri bana baktı.

“Bir oğlu vardı,” dedim Memet’i anlaması için. “Çok küçüktü. Süt anaya muhtaçtı. Benim kucağımda da Kerem vardı. Biz…”

“Bana evlenmem demiştin,” dedi sesi düşkün bir adamın anlayacağı bir ahvalde. 

“Efkan…”

Hüsranla bir düştü kaşları gözlerinin üzerine. “Bana…” diyerek kalktı yerinden. “…evlenmem demiştin.” Kerem’i gösterdi tam kaldıramadığı eliyle. “Oğlumu büyüteceğim demiştin yenge.” Kerem’den bana döndüğünde kırgın bir öfke yerleşti çehresine. “Bir daha evlenmem, oğlumu büyütürüm demiştin yenge. Kâğıt üstünde bile olsun kimseyle evlenmem demiştin bana.”

Demiştim. Memet’e bir daha varamaz sanmıştım ayaklarım. Ölüm olsa yolum, yüzüm bu konağa bakamaz sanmıştım. Ölüm olmuştu. Ayaklarım ilk buraya koşmuştu. 

Demiştim. Memet’in olamam sanmıştım. Bir defa başkasının olmakla sindirmiştim heveslerimi. Başka defasını kaldıramazdım. Evlenmem demiştim bu yüzden. Memet’i bana yazanın vuslatımı onda tamamlayacağını bilemezdim. 

“Şart mı koştular sana?” diye sordu Efkan bir anda.

“Ne?”

“Sen buraya sığınınca… Şart mı koştular sana?” Önüme kadar gelmişti. Sesini alçaltıp sordu. “Gidecek yerin olmadığı için mi kabul ettin?”

“Hayır,” dedim. Bir adım uzaklaştı benden. Anlamayacak gibi baktı bana. “Ben istedim Efkan.”

“Sen istedin?” Anlamını bilmediği bir kelimeyi telaffuz etmişim gibi bekledi. “Sen mi istedin yenge?”

“Ben istedim,” dedim bir kez daha. “Memet Merxas’ı sevdim, kabul ettim.” 

Ne zaman sevdiğimi, nasıl sevdiğimi, uğruna neler çektiğimi diyemezdim. Sadece sevdiğimi söyleyebilirdim ona.

Dudakları acı çeker gibi kıvrıldı iki yanına. “Anam haklı çıktı öyleyse.” Suratıma içsem içimi yakacak kadar soğuk bir bardak suyu çarpmışlar gibi sarsıldım. “Sen anamları haklı çıkardın yenge. Kerem’i aldın, kaçtın. Evlendin sen yenge.”

Dizlerimi tutup ayakta duran oğlumun ellerini aldım ellerime düşmesin diye. “Ben kaçmadım. Beni kaçmak zorunda bıraktılar Efkan.” Daha yasın perdesi üstümde, dışarıda gece mi gündüz mü bilmezken olmayacak suçlamalarla köşeye sıkıştırmışlardı önce. Oğlumdan korkutmuştu herkes. Bir küçük yavrumdan dokunmuştu hepsi bana. “Hatırla Efkan! Sen bile dayanamayıp kaçtın evinden! Ben nasıl kalırdım yanlarında?”

“Dediklerini yaptın,” dedi Efkan hissiz bir sesle. “Abimin üstüne evlendin.”

Kerem’i kucaklayıp kalktım ayağa. “Oğlumu kaçırdılar benden! Yaşına girmemiş bebeğimi düşman eline rehin ettiler!” Hakarete uğramışçasına kırgınlıkla çırpınıyordu yüreğim. “Sen yoktun! Bilmiyorsun! Ben burada canımdan kanım aka aka Kerem diye ölürken hiçbiriniz yoktunuz yanımda!” İshak’ın bir akrabası Kerem için bile olsun gelmemişti yanıma. Benim bir akrabam imdadıma yetişmemişti. “Bir tek Merxas’lar vardı yanımızda. Oğlumu kurtarmaya onca Uçar’ın bir yiğidi bile yeltenemezken Memet koştu canıma! Kanından olmayan oğul için tüm aşiretini topladı. Ona kastı olan düşmanın ayağına kadar canını düşünmeden gitti! Benim oğlumu da beni de Memet kurtardı. Bizi bir tek Memet kolladı!”

Dediklerimi dinledi fakat tek bir soruyu sormak içinmiş. “Onu gerçekten sevdin mi?”

Anlamıyor muydu beni? Hiç mi anlamayacaktı sözlerimi? “Sen dönene kadar ne baban kalacaktı ne ben ne de Kerem. Memet olmasaydı senle Dicle öylesine bir şehirde… Biz burada peş peşe… Hepimiz ölecektik Efkan.”

“O adamı sevdin mi yenge?” diye bağırdı yüzüme. 

Memet’i ona savunmamla ilgilenmiyordu. Tek bir şeyi öğrenmek istiyordu. 

Verdim cevabını. “Sevdim! Çok sevdim!”

Yakıştıramadı. Yüzüne eğreti bir ifade yapıştı. Kerem’e baktı. Bana baktı. Yakıştıramadı.  

Başka bir şey dememe gerek kalmamış gibi bir hışım çıktı salondan. “Efkan!” diye seslendim ardından. Durmadı. Dicle’nin olduğu odaya gitti. Kapıyı kapadı.

Salonun açık kapısının iki yanında Baver’le Hozan dikiliyordu. “Niye ağlattı seni o dingil?” diye soran Baver oldu ilk.

Elimin tersiyle sildim yüzüme akmakta olan yaşları. “Kapıyı dinlerken duymadınız mı ne dediğimizi?” 

“Kapıyı dinlemişiz. İçeriyi değil,” dedi Hozan. 

Gülemedim dediğine. Kerem’i koydum kucağına. “Sizi abinize söyleyeyim, görürsünüz!”

Salondan çıkacakken Baver tuttu dirseğimden. “Üzmüş seni. Döveyim Efkan’ı?” Ciddi soruyor gibi bakıyordu. “Döv de. Temiz döverim. Gelmişini geçmişini unutur. Ha Zühre? Döv de.”

Kolumu çektim ondan. “Karışma çocuğa. Bugün yeterince şok oldu. Üzmedi beni.”

“Niye ağlıyorsun o zaman?” diye sordu Hozan.

“Çünkü…” dedim. Kendimi açıklayabilirim sandım. Ağlayasım büyüdü. Kursağıma dizildi çünkülerim. “Mir nerede? Açtır,” diyerek kaçarcasına ayrıldım yanlarından. Sağıma soluma bakmadan üst kata çıktım doğrudan. 

Odamın kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde yine Şermin vardı. Yalnız kalmak istiyordum. Ağlamak istiyordum. Şermin’e çıkıştım. “Kaç kere izinsiz girme şu odaya demedim mi?”

“Sen mi dedin?” diye sordu. Tepetaklak olmuştu algım. Anlamadım sorusunu. “Memet abiye beni göndersin diye sen mi dedin?”

“Memet sana git mi dedi?”

“Bilmiyormuşsun gibi!” diyerek bağırdı. Bir şeyi sindirememiş, gailesizce sinirliydi. “Kıskandın değil mi beni? Hakkımda bir şeyler dedin. Ondan uyardı beni!”

Memet, Şermin’i uyarmıştı. Memet durup dururken Şermin’i uyarmış olamazdı. “Ne yaptın?” diye sordum göz yaşlarımı tutmakta zorlanırken. “Ne dedin de kocamı bezdirdin sonunda?”

“Hiçbir şey demedim ben!” diye bağırdı suratıma. Kapı çarpışları gibi sesi çarptı kulaklarıma. Zaten direncim çok zayıftı. Bir de o tırmaladı beni. “Doldurmuşsun adamı bana karşı! Bugüne dek bir gün böyle konuşmamıştı. Senin yüzünden bugün kovdu beni.” Bir şey yapmış olmalıydı. Kendini kovduracak ne yapmıştı kocama? “Geldiğin günden beri Zelal’le cephe aldınız bana. Kıskandın tabii beni. Halime teyze beni seviyor diye dayanamadın. Beni rakip görüp kocanı bana karşı…” dediği anda dayanamayıp patlattım suratına tokadı nihayet.

Afalladı o tokatla. Sözünü unuttu. Eli yanağına çıktığında ona vurduğumu ancak idrak edebilmişti.

Avucumun içi tokadın etkisiyle yeni yeni sızlamaya başladığında, “Sen kimsin?” diye bu kez ben bağırdım. “Sen kimsin de seni kıskanıp kocamı dolduracağım ben?” Omzundan ittirdim geriye gitsin diye. “Sen kendini üzerime kuma gelmiş mi sanıyorsun?”

“Bana vurdun?” dedi hâlâ hiç beklemediği tokadın şokunda. 

Vurmuştum. Canıma tak etmişti. “Sen kendini Memet’in karısı mı sanıyorsun, Şermin? Ha?!”

İki elimi omuzlarına vurup geriye ittim bir kez daha. Duvara çarpıp hudut nedir teninde hissetsin istedim. “Kimsin sen Şermin? Sen kimsin ben seni rakip göreceğim?! Aklın nerede senin? Bu ne saçmalıktır?!”

Şaşkınlıktan gözleri ardına dek açılmış, eli yanağından inmemiş halde bakıyordu bana. “Kimmiş Memet’in karısı?!” Elimi kendi boynuma vurdum o sinirle. “Benim kim olduğumu görmüyor musun sen? Aklın almıyor mu? Benim odama girip… Benim kocamın adını anıp… Kendine nasıl rakip diyorsun sen?! Seni ellerimle parçalayayım mı istiyorsun?! Ha?!”

Elimi vurduğum boynuma koyup elbisemin yakasına yapışmıştım. “Kimim ben Şermin? Gözün mü görmüyor beni?” Elimi yakamdan sertçe indirdim. “Yoksa sen kendini ben mi sanıyorsun?”

Bu odaya girip Memet’in adını anabilmesi için ben olması gerekti. Ben olmayı iyi bir şey mi sanıyordu? Gösterecektim ona kim olduğumu.

Kollarından tuttum bir anda. Ona tekrar vuracağımı sanmış, ellerini kaldırmıştı engel olmak için. Sürükleyip dolabımın önüne ittirdim. Gardırobun kapağını açtım bir hışım. “Rakip ha?” dedim kendi kendime. “Bana rakip olacaksın? Bana rakip makip olamazsın. Senin ancak ben olman lazım Şermin!” Askıdaki kıyafetlere attım elimi. “Ben olacaksan önce bunları al,” dedim kıyafetleri olduğu gibi kucaklayıp indirirken. “Al! Benim olan ne varsa giy üstüne.” 

Üzerine attım. “N’apıyorsun?” diye bağırdı kucağına dolan kıyafetleri yere düşürürken.

Durmadım. Çekmecelerimi açtım, yazmalarımı toplayıp attım boşalan kucağına. “Al bunları da tak. Zühre olacaksın Şermin!” Nefesim hızlanmıştı hiddetime yetişemediğinden. “Bunları giyince ben olabilecek misin? Yetecek mi sana?” 

Cevap vermesini beklemedim. Başımı iki yana salladım. “Yetmeyecek! Senin ben olabilmen için çok şey yaşaman gerek. En baştan başlaman gerek ben olmaya. Dünyaya gözünü açmadan bile evveline gitmen gerek. Annenin evden kaçması gerek çünkü. Kimsesiz kalmış bir kadın büyütecek seni Şermin. Annen seni büyütürken yokluğu, yoksulluğu, yalnızlığı, kimsesizliği, istediğini alamamayı kabullenmeyi, risk alırsan tüm aileni kaybedebileceğini öğretmeli.” 

Eli yanağından yavaş yavaş inerken anlamaz bir şaşkınlıkla bakıyordu yüzüme. Zaten hiç anlamamıştı beni. 

Ben olmayı ben olmayan ne kadar anlayabilirdi? 

“Senin gerçekten ben olabilmek için Memet’e daha genç kızlığının en masum çağlarında âşık olman gerek Şermin.”

Memet’i sevdiğimi kabullendiğim gün kendime gizlice söylediğim ilk şey; kaçmayacağımdı. Annem gibi olmayacaktım ben. Benim sevdiğimle arama hiçbir engel girmeyecekti. Allah’ın emriydi, Memet beni isteyecekti. Babam örtecekti duvağımı. Beni Memet’e gönlümle birlikte verecekti. Ancak o zaman annem gibi olmazdım. 

“Senin o kadar masum olman gerek ki Memet’e gideceğin yolda ayağının altına çakıl taşı bile batmayacak sanman gerek Şermin. Kavuşacağına inanman gerek. Buna o kadar çok inanman gerek ki baban öldüğünde annenle bir başına kalınca dengen şaşsın senin de. Çakıl taşı ne ki? Sen senden büyük bir kayaya toslayacaksın Şermin.” 

Ben olacak mıydı böylece? Yetmezdi. “Annenin kimsesi hiç olmamış Şermin. Sen mecbur babanın tarafına sığınacaksın. Bir odada, kalabalık etmesin diye alabildiğin birkaç parça eşyan üst üste, bir sürü kişiyle sığıntı gibi yaşaman gerek daha. Sen babanın ölmesi ne demek o zaman anlayacaksın çünkü. Senin mutlu olabileceğine olan inancın ilk orada kırılacak Şermin.”

Yerlere düşmüş kıyafetlerimi buldu gözlerim. Bir dolabı olmayan elbiselerin yerlerde dolaşması öyle de tanıdıktı şimdi. “Annenle yalnız kaldıkça kırılacak cesaretin. Risk almaktan korkmaya başlayacaksın. Sevdiğini mezara veren dul bir kadın olmayı o gün annenden öğreneceksin. Sen annen olmaktan daha çok korkacaksın.”

Annem olmaktan ne kadar korktuğumu ben ancak İshak’ın taziyesinde annemin hem bana hem kendine ağladığını duyunca fark etmiştim. Anneme ne çok benzediğimi anladığım gündü. Annemle ağladığım gündü.

Oysa ben Memet’e kaçınca anneme dönüşeceğimi sanmıştım. Memet’i kaybedeceğime emin olduğum korkumun adının babam olduğunu hiç anlamamışım. 

İshak’a gitmek beni korkularımdan bir aynanın önüne koymuş. Yansımamdaki ben değil hep annem olmuş. İshak’la yaşayabilen kadın Zühre değil annesini taklit eden kızıymış. Aynı aynanın önünde sonu ağıtlarla biten yansımasına varana kadarını iyi bellemiş o kız. 

Nihayet günü gelince o ayna çatlamış. Parçaları ellerine ayaklarına batmış. Dul kalmış. Annesi olmuş. Ağlamış.

Yerdeki kıyafetlerden kaldırdım yüzümü. Güldüm halime. Şermin bir deliye bakar gibi baktığında daha çok gülmek istedim. Ağladım halime. 

“Senin ben olabilmen için biraz da salak olman gerek Şermin. Kırılmış inancınla kardeşini alıp yola düşerken bile sevdiğine kavuşabileceği sanacak kadar salak olman lazım. Bir tokada bu kadar şaşırma. Zühre olacaksan seni bir güzel dövecekler Şermin,” dedim burnum dolarken. İçime çektim. “Konağa gelin olmadan seneler evvel adım attığın yerlerde sürüklenmen gerek daha. Sobasında seni yakacaklarını sanman gerek Şermin.” 

Gözleri korkuyla irileşmişti. Kendime ağlayasım oturdu içime. “Daha korkma Şermin. Seni kapının önüne atsalar da utanma. Daha Zühre olana kadar başına çok şey gelecek. Bu kadarından korkma.” 

Babamın ıssız bıraktığı evde Esme’yle bir başımıza yakalandığımız adamlardan nasıl korktuğumu hatırladım. “Ben olman için ölmüş babandan vuracaklar seni. Tüm aileni düşman eline düşüreceğini söyleyecekler. Kalan inancını da paramparça edecekler. Senin yara bere içindeki elinin tutunabileceği tek dal Memet olacak o zaman. Ama otur, ağla kaderime Şermin. Sen ben olacaksan Memet’e gidemeyeceksin.”

Memet’i çıkacak savaşın içinde yitirmekten korkmuştum. Sevdiğimi kaybetmekten korkmuştum. Evlenmemiştim daha. Ama ben dul kalmaktan korkmuştum. Annemin babamın ölüsünün başında ağladığı akşama dönmüştüm. Memet’in ölüsünü kucakladığımı görmüştüm!

Annemi babama ağlatan kaderin taşlı yollarına Memet’imi de sereceğim sanmıştım. Dizlerim kırılmıştı benim. O yola bir adım olsun gidememiştim!

Anlamamışım o vakit. Ben en çok o akşamın karanlığında annem olmaktan korkmuşum. Memet’ten babam ölmesin diye gitmişim. 

Memet’i babam sanmışım.

Nefesim tıkandı. Gözüme dolan yaşlardan göremedim önümü. Göremedim Şermin’i. Kime konuşuyordum bilmiyordum. Kendime söylüyordum sanki. “Kaç Şermin sen de. Hem aileni hem sevdiğini kaybetmemek için kaç benim gibi. Annenin yanına kaç!” 

Annemin öğrettiklerini çok iyi öğrenmiştim çünkü. Annem olmayı iyi biliyordum ben. “Kaç Şermin. Herkes yaşar sanacaksın o akşam. İçine içine öl gizliden. Bir şey olmaz. Nasılsa herkes bir yerlerde yaşayacak sanıyorsun. Kaç. Git.” 

Gözümden akan yaşlarla düştü önümden buğumun pususu. Gördüm Şermin’i. Karşımdaydı hâlâ. “Sen o gün de ölmeyeceksin Şermin. Memet peşine düşecek. Senin yüzünden öleceğini san. O geldikçe sen git.” 

Benimle olmazsa Memet’i kurtarabilirim sanmıştım. Babamı kurtarıyorum sanmışım.

Çünkü annem Sosin Hanım’ın kardeşiyle evlenip kaderine razı olmuş olsaydı babamın ölüsünün başında ağlamayacaktı. Babama ağlatmayacaktı bizi. “Seni isteyen adamı kabul et Şermin. Sen içine içine öl. Herkes yaşayacak. Sen öl! Ancak öyle Memet yaşayacak!”

Şermin dilini yutmuş, put kesilmişti karşımda. O bugün karşısında delirmiş gibi ağlayan Zühre’yi görüyordu sadece. Ben ona öncesini anlatıyordum oysa. Bugünkü Zühre’yi görse tıpkı Şermin gibi bakacak olan kızı anlatıyordum.

“Zühre olacağına ölsen daha iyi Şermin. Başka bir adama hazırlandığın kına gecene Memet gelecek çünkü. Git demen gerek ona. Sevdiğin adama elinde kınayla git demen gerek. Ama o gün yine ölme Şermin. Düğün sabahına çık ki gelinlik giydirsinler sana. Utanma! Memet eline bir silah alıp düğünü bassın diye hayaller kur sessizce. Kimseye diyeme. Yüzsüz gibi git dediğin adamın gelmesi için dualar et gizlice.” İçim sızladı o günüme. “Keşke sen Zühre olmasan da o akşam ölsen Şermin.”

Keşke o akşam ölseymişim ben. Memet, başkasına gitti diye benden umudu kesmiş; İshak, daha onun olmadım diye bana hiç umut beslememiş… 

Ben evlendiğim akşamın güneşi batarken ölseymişim keşke. 

“Hiç tanımadığın birine sırf iyi bir adam diye alışmaya çalış artık. Yapabilir misin sen? İçin alır mı? Yapamazsan kime diyebilirsin ki Şermin? Kim anlar seni? Memet’e mi gel kurtar beni diyeceksin? Başkasının karısısın sen! Aşireti birbirine düşüreceksin Şermin. Unut o fikri. Memet’in yüzünü de yere eğdireceksin.” 

Ben unutana kadar ağlamıştım tuvalet köşelerinde. Bilmediğim bir evde, kocam gelene kadar, sevdiğim adama ağlamak da haram olacaktı bana. Kendimi unutana kadar ağlamak da sondu bana. 

“Hem o adama yazık değil mi? Suçu ne? Sen öl Şermin. Hiç mi annenden öğrenmedin nasıl olacağını? Zühre olamazsın zaten artık. Kandır kendini. Evcilik oyunu san başına geleni. Bir kız çocuğu annesinden gördüğü gibi oynatır kukladan seni. Temizlik yap, yemek yap, temizlik yap, yemek yap… Her gün, her gün, yeni baştan yap hepsini. Günü gelince çocuk da yap artık. Korkma, ölmezsin Şermin. Keşke o güne kadar ölseydin sen. Ölmedin Şermin! Ölme artık! Çocuğun var şimdi. Sen ölemezsin bir daha.”

Burnumu çektim. Sızı aldı ciğerlerimi. “Artık onlar nasıl istiyorsa öyle ol Şermin. Zühre olmana oradan sonra gerek yok nasılsa. Onlar kim olmanı istiyorsa o ol.” Çenem titredi sesimle aynı anda. “Ama gözünü seveyim Zühre olma. Zühre Memet’i seviyor. Zühre olursan dayanılmaz oluyor. Aklını yitireceksin gibi oluyor öyle.”

Elimi boğazıma koydum. Memet’li bir rüyadan uyanmış Zühre’nin, İshak’ın yanına günlerce yatamadığı zamanın utancı sıkıyordu nefesimi. “Ama sen bir gün aklını yitirecek gibi olacaksın Şermin. Artık alıştım, böyle yaşar, böyle ölürüm dediğin gün bir haber gelecek sana. Nuşen’i vuracaklar Şermin. Belkıs’ı vuracaklar.”

İrkildi Şermin ablasının adını duyunca. “O gün Zühre ol. Ama yine ölme Şermin. Senin kocanı da vuracaklar. Sen yine Zühre ol, yine ölme Şermin!” İçime sığamadı acım. Gözümün önünü aldı yine. “Keşke sen o gün hepsi yerine ölseydin.” 

Gözlerime tutunamadı yaşlar. Sıra sıra aktılar çenemden aşağı. Yerlerdeki kıyafetlerime bulanacaklardı. Yetmezdi benim gözlerim hepsini ıslatmaya. Karşımda ağlamaya başlamıştı Şermin de. Senelerime yetişmezdi onun yaşları. Şermin tek kelime edemeden benimle ağlardı sadece. 

Kızdım ona. Kızdım bana. “Ölmüyorsun Şermin! Ölenlerin kırkı çıkana kadar senin canın çıksın ki sen ölmüyorsun! Sen nasıl dayanıyorsun? Bir türlü ölmüyorsun!”

Elim boynumdan düştü yanıma. “Sen ölmüyorsun ya seni öldürmeye kalkacaklar Şermin. Kaynınla evlen yoksa oğlunu alırız diyecekler. Sen yine kaçacaksın. Sen bu defa öyle bir kaçacaksın ki kaçtığının ocağına düşeceksin.” 

Peşimde silahlı adamlar, oğlum bir valizin içinde, elimde kanlı bıçak… Ben Memet’e öyle bir can havliyle kaçmıştım ki… 

“Lanet olsun sana Şermin. Senin Zühre olman için boynunu kırıp kalbini kırdığın adama sığınman gerek. O adamın gururuna kurban et kendini! Kalbini kırdığın gibi gururunu da kırmana izin verecek Memet. Kapından içeri alacak seni.” 

İçimi çektim nefesim daralınca. “Zühre olmak nasıldı? O güne dek unutmaya çalışmamışsın gibi hatırlatacaklar sana. Herkes üzerine gelecek Şermin. Kızamazsın onlara. Zühre olacaksan başına gelenleri sadece sen bileceksin. Herkes sana hesap sormak isteyecek. Seni istemeyecekler. Dayan Şermin. Öyle laflar duyacaksın ki mecbur kalıp sineye çekmeye çalışacaksın. Ama dayan hepsine. Onlara da yıkılmadım diye bir daha yıkılmayacağım sanma sadece. Bir gün eski kocanın ailesi gelecek çünkü. Oğlunu kaçıracaklar senden.”

Kalbimin ritmi savsaklayacak oldu sanki. Tanıdı korkuyu. Evlat kaybetmenin korkusu kazanmıştı bir kez oraya. Unutmayacaktı. “Sakın ölme Şermin. Oğlunu düşürecekler düşman eline. Dayanamaz karnındaki bebek seninle. Ama sen onunla da ölme Şermin. Kanaya kanaya bekle ki oğlunu getirecekler.”

Kalbimi alabilsem elime sızısı dinene dek sıkacaktım avuçlarımda. Yumruk oldu elim bağrımda. “Zühre olman için karnında ölmüş bir bebeğin, sen doğurmadın diye kucağından çekilmiş bir Mir’in, kız kaçıran amcasına karşılık esir alınmış bir Kerem’in olmalı Şermin. Daha ölme Şermin. Memet Kerem’i getirene kadar ölümün koynunda yat da ölme. Oğlunu getirdiklerini görme. Bebeğini karnından kazısınlar habersizce. Ölüm sana da gelecek nihayetinde. İki bebeği Memet’le bırakıp ölebilecek misin şimdi?” Başımı salladım iki yanıma. “Ölemedim ben Şermin. Bunca çileye kahrımdan ölmüşüm zaten defalarca. Bir defa da Memet’imi yaşamaya hakkım olmayacak mı?”

Elimin tersiyle sildim yanaklarımı hırsla. Öfke sarındı dilime o hırsta. “Memet bu yüzden ancak ve ancak Zühre’nin hakkıdır Şermin. Sen ben olabilecek misin?” 

Yerdeki kıyafetleri gösterdim. “Bunlara bakınca ben olabileceğini sandın mı hiç?” Şermin’e bir adım attım yerdekileri ayaklarımın altına alıp. “Odama girince Memet’in karısı olabileceğini düşün mü?” Gözünden akan yaş yanağının orta yerinde durup kurudu yüzünün sıcağından. “Sen benim kim olduğumu anlayınca ben oldun mu şimdi?”

Bir adım daha gittim üstüne. “Olmadın! Olamazsın! Sen kim olabilirsin biliyor musun? Sen Belkıs’ın kardeşi Şermin olabilirsin sadece.”

Kirpikleri titreşti. Bu kez gözünden yaş bile akamayacaktı. Bir adım daha gittim, karşısında durdum. “Ama ben bugün Zühre değil Belkıs olsaydım… Ben oğlumu doğuracağım gün ölmüş olsaydım…” Gözlerine sıkışıp kalmıştı ruhu. “Yahut sen Şermin değil Esme olsaydın… Ablan yine oğlunu doğuracağı gün ölmüş olsaydı…” 

Karşıma kendi kardeşimi koydum. Kendi kardeşimi odama girmeye çalışan bir çiyan yerine koydum. “Sana tek bir şey diyecektim Şermin. ‘Kocamın yatağına girmeden oğlumun beşiğine elin değmiyor muydu?’

İkinci bir tokadı yemişçesine sarsıldı ruhu gözlerinde. Aralık dudaklarının arasından fısıltı gibi firar etti nefesi zor bela. Yüzünün sıcağında buhar olmuştu tüm gözyaşları. İlk defa adının hakkını verdi Şermin. Utançla tepeden tırnağa ter attı karşımda.

“Bugün senin yerinde aynı cihetle benim kardeşim Esme olsaydı… Ben mezarımda bir kez daha ölürdüm Şermin.”

Bir adım geriye gitti ayakları. Ardındaki boşluğa düşecek de tutunacak bir şeye ihtiyacı var gibi arandı avuçları. 

Kaçmasına izin vermedim. Gittiği adımın boşluğunu kapattım. “Ben onca acıyı göğsüne sığdırmış, yine Memet’i bulmuş Zühre’yim. Ben bugün bu konakta Memet’in hanımıyım. Ne kadar Kerem’in anasıysam o kadar Mir’in anasıyım.” Şermin’in yüzünün herbir köşesine baktım beni iyice tanısın diye. “O halde ben bugün burada senin de ablanım Şermin!” 

Bu kez elim Belkıs adına tokat atmak için kalkmıştı. Daha elim kalktığı anda ona çoktan vurmuşum gibi gözlerini kapamış, yüzünü çevirmişti korkuyla. 

Nefesini tuttuğu bir saniye için titredi elim havada. Belkıs olsa kıyıp da kardeşine vurur muydu, bilemedim. Onun adına kaldırdığım elimdeki tüm kan vicdanıma aktı. Bunca lafın üstüne kıyıp da bir daha vuramadım. 

Parmaklarımı kırdım avuçlarıma, işaret parmağım kaldı açıkta. İndirip kapıyı gösterdim ona. “Şimdi çık git odamdan! Gözüm görmesin seni bir daha.” 

Elimi indirdim. “Ta ki beni ablan, kocamı enişten saymayı öğrenene kadar dönmeyeceksin evime. Mir’in teyzesi olmaktan başka bir arzuyla kapımın önünden bile geçmeyeceksin Şermin. Yoksa ben seni aklın başına gelene kadar dövmekten öldüreceğim.”

Şermin tek kelime olsun diyemedi. Kaçarcasına çıktı açık kapıdan. 

Şermin’in ardından yüzüme afallamış halde bakmıştı Hozan’la önünde duran Zelal. “Abim… Şermin’i götürmek için bekliyormuş da,” dedi bunu söylemeye gelmişler fakat hayli vakit orada kalıp dinlemişler gibi. “İyi misin? Su getireyim mi?”

Başımı sağa sola salladım durduğum yıkımın orta yerinde. İçeri yanıma girmesinden evvel elimi kaldırıp konuştum. “Abinle git. Şermin’i bıraktıktan sonra gelirsin yanıma.”

Hozan Zelal’in omzuna koydu elini. “Dediğini yap. Abimle git.” Kardeşinin önüne geçip odama girdi. Zelal başını sallayıp gittiğinde Hozan kapıyı hafif aralık kalacak şekilde çekmişti. “Tokatlamayacaksan geliyorum?”

Kollarımı güçsüzce kaldırıp indirdim. Ağlayacaktım biraz daha. “Müsait değil ki oda.”

“Beraber toplarız,” dedi birkaç adımda yanıma varıp. “Kimse görmez dağınıklığını.” Eğilip yerdeki yazmaları toplamaya başladı birer ikişer. 

Ona baktım sadece. Dağıtan ben değilmişim gibi toplamaya takat bulamayacaktım sanki. “Sana boşa dramatik kadınsın demiyoruz. İçinde çok biriktiriyorsun sen yenge.” Toplarken katı bozulan yazmaları omzuna atıyor, orada biriktiriyordu. “Abim gibi sinirini bozanın ensesine şaplat anında bir iki tane. Ara ara kız, bağır, çağır birilerine. Kim ne diyecek sana?”

“Hiç halim yok Hozan,” dedim konuşmaktan bile yorulduğumu anlasın diye.

“Sen otur zaten,” dedi kolumdan tutup kıyafetlerin üzerinden çekerken. Yatağımın köşesine oturttu beni. Omzundaki katı bozulanlarla kucağındakileri birine karıştırıp önüme döktü. “Boş boş da oturma. Katla birkaç tane kafana göre.”

Yerdeki kıyafetlerimi tek tek kaldırıp askılarını düzelterek gardıroba asmaya başladı. “Kadınlar hamileyken duygusal oluyorlar diye bilirdik,” dedi uzun boyuyla dolaba rahatça erişirken. “Ama sen kendinden dramatiksin diye ters etki ediyormuş demek ki. Abim işe gidince döversin de bizi.”

Yazmalardan birini çektim kucağıma. “Baver’e iyi ki kimseye deme demişim.”

“Kimseye demedi sayılır. Amcama dedi. Bana dedi. Bir de ben annemle Xezal’a demişim şimdi.”

Yazmayı katlayacak gibi kaldırıp geri indirdim. “Kim kaldı Hozan?”

“Babama Zelal diyecekmiş. Ona demeyelim dedik. Bir de bir romantizm abime sen söylersin diye beklemedeyiz.” Yerden aldığı son elbiseye de elini vurup tozunu düşürmüş gibi yapıp astı. Dolabın kapağını kaparken güldü. “Gerçi sende romantizm ne arar? Sen onu da drama bağlarsın.” Gelip ayağımın ucuna, yere oturdu. “Günahım gelsin de ben katlayayım diye mi bekliyorsun?” Gülümsemeye çalıştım. Yazmayı yatağa serdim. Uzanıp aldı önüne. “Ver, ver. Daha kolunu kaldıramıyorsun.”

“Çekmeye koy. Yarın katlayacağım,” dedim yorulmasın diye.

Tüm dikkatini yazmaya vermişti. Dinlemedi beni. Çok özen isteyen bir iş yapar gibi katlayıp, önüme koydu. “Budur.” Yenisini aldı. “Abime söyle beni şirkete sürüklemesin her gün oturur çamaşır katlarız seninle.” Onca yorgunluğumun üstüne gülecek oldum dediğine. “Çok ciddiyim. Temiz olan her işte varım. Temiz çamaşırları katlarım. Yıkanmış bulaşıkları dizerim. Kızlar gelir yardıma, çay içeriz. Sonra başka kızları toplarız etrafımıza, çay içeriz onlarla da. Tanımadığım kızlar varsa sen onları da çağırır beni tanıştırırsın, çay içeriz. Ne kadar kız varsa hepsiyle…”

“Hozan,” dedim sonunda sussun diye. Sırıtıyordu kendi kendine. “Konu nasıl kızlara geldi?”

“Konu çaydır, çay. Davet veririz, misafir gelir. Sen tüm bekar kızları toplarsın mutfağa. Ben sana yardıma gelirim. Sonra…”

“Hozan!” dedim ayağımın ucunu bacağına vurduğumda. “Sus Allah aşkına.”

Bir yazma daha aldı önüne. “Katladıklarımı bozar giderim ha! Bir çaydır cimri kadın, çay!”

Beni güldürmek için uğraştığını biliyordum. Gülümsedim uğraşına. Yazmalardan birini alacaktım katlamak için. Elimden aldı. “Birkaç tane kalmış. Elleme ki hepsini ben yapmışım diyebileyim.” Katlamaya devam etti. 

“Kerem’i nereye bıraktın?”

“Çakal omzuna atmıştı en son,” dedi katladığını diğerlerinin üzerine bırakırken. Sırıttı bana bakıp. “Gizli bilgi vereceğim sana.” Sesini alçak aldı. “Çakal kıskançtır.”

Biliyordum. Sevdiklerini kıskanıyordu. Seveceklerini bile daha var yok demeden kıskandığına şahit olmuştum.

“Seni kıskanıyor şimdi,” dedi Hozan son yazmayı alırken. 

“Beni mi?”

“Efkan sana yenge demiş ya. Kuduruyordu içeride. Benim öz yengemdir, diye.”

“Saçmalamayın,” dedim yazmaların gündelik olanlarını yana ayırırken. 

“Sen daha saçmalık görmemişsin. Bak gör bir olay çıkarıp dövecek Efkan’ı,” dedi son yazmayı da yatağa bırakınca. “Hepsini toplamış mıyız?”

“Sağ ol Hozan,” dedim yorgunca gülümserken. 

“Sen sağ ol,” dedi alnını dizime manasızca vururken. “Ha yenge!” dedi aklına bir şey gelmiş gibi. “Sen Nalin’i hatırlıyor musun?”

“Nalin?” diye sordum bir anlığına ismi çıkaramayınca.

“Bülbül Nalin,” dedi, önce. “Yani biz ona Bülbül diyorduk eskiden. Hatırlıyorsun?”

Rahmetli eski şoför geldi aklıma. “Ferhat abinin kardeşi Bülbül?”

“Hah o!” dedi ellerini birbirine vurup. “O’ydu işte.”

Konağa gelişlerimde kapının önünde koşturan şımarık bir kız çocuğunu hayal meyal görür gibi oldum. “Nereden geldi aklına?”

“Gelmedi işte,” dedi avuçlarını yere basıp ardına yaslanırken. “Unutmuşum ben onu. Sana soracaktım hatırlıyor musun diye?” Omzumu kaldırıp indirdim. Gördüğüm kadarını hatırlıyordum. 

Mavi gözlerini kıstı bir anıyı düşlüyor gibi. Gülmeye döndü siması. “Ben buna bir defasında ‘Zühre abla Memet abi seviyor,’ diye bağırırsa bir şey alacağımı söylemiştim.”

Bir anda aralandı ağzım. O zaman kafamdaki şımarık kızın yüzü, gözü, sesi gerçek bir anıya dönüştü. “Hatırladım!” Elimi Hozan’ın omzuna vurdum. “Sen mi dedin bağırsın diye?”

“Heee…” dedi hayvan gibi sırıtarak. “Salak ne desem yapıyordu.”

Ne kadar utandığımı hatırlıyordum. Yanımda Nuşen vardı. Nalin’i susturmak yerine kahkahalarla gülmüş, utancımı katlamıştı. Yanlarından kaçarcasına uzaklaşmıştım. Kaç yaşındaydım?

“Daha çok anı vardı da gelmiyor aklıma şimdi,” dedi Hozan. “En son ne zaman gördüğümü de hatırlamıyorum.”

“Birden niye aklına geldi ki?” 

“Abim bul demişti. Herhalde buraya çağırır. Mutfağa falan yardım edecek biri lazım artık size.” Karnımı gösterdi kaşlarını kaldırıp indirerek. “Memetspor yolda diye yere attığını kaldırıp katlamamaya başladın şimdiden.”

“Elimden aldın.”

Yüzünü buruşturdu sevimli bir şekle. “Kandırmayalım birbirimizi. Gönlün yoktu. Sen artık bize yemek de yapmazsın.”

“Yaptım ya. Mutfakta hazır.”

“Sofra kurmazsın ama,” dedi inatla.

“Onu da siz kurun,” dediğim anda elini uzattı. 

“Olur. Karşılığında eve gelen kızları mutfağa toplayıp beni çaya çağırırsın.” Elimi alıp anlaşıyormuşuz gibi sallamaya kalktı.

“Hozan!” diye kızdım elimi çekip. “Konu yine kızlara niye geldi?”

“Konuyu hep karıştırıyorsun ha. Konu neydi?”

“Kurrederdi,” dedi Çakal kapıyı tam açıp. “Benamus! Nerede dedikodu varsa oradan sen çıkıyorsun.”

“Kritik,” dedi Hozan. “Sen yapınca kritik, ben yapınca dedikodu olacak?”

Kerem’i fırlatırcasına koydu yatağa Baver. Öbür uçta yere oturdu. “Biz tahmini bu çocukları ne zaman dövebiliriz?”

Zaten fırlattı diye ödüm kopacak olmuştu. “Ne yapmış da?”

“Herkesin kucağına gidiyorlar.”

Kerem kendini kucağıma atmıştı gülerek. Baver’in fırlatmalarını niye böyle seviyordu anlamıyordum. Sarıp öptüm oğlumu. “Amcasıdır çünkü gelen. Tüm amcalarının kucağına gidecek benim oğlum.” Saçlarını yana tarayarak sevdim. “Nasıl Baver amcası onu seviyor, Efkan amcası da…”

“Kız gibi tarama saçlarını,” diyerek uzandı elime. İttirip Kerem’in saçlarını karıştırdı. “Bunu bizim berbere götürelim. Tıraşlansın. Bu nedir?” Kerem yaptığına güldükçe saçlarını karıştırmaya devam etti. “Len! Sizi sünnet de etmek gerek daha.”

“Üçüncüyü bekleyelim,” dedi Hozan. “Devran abi de çıkmış olur hem. Üçüne kirve olmuş oluruz.”

Ağzımda kalan lafı konuya doladım. “Belki Efkan Kerem’in kirvesi…”

Baver kesti sözümü. “Devran abi büyüktür. Kerem paşayı alır. Üçüncü erkek olursa sana düşer Hozo.”

Efkan diyince beni bilerek susturuyordu. Hozan’ın dediği gibi kafaya mı takacaktı? 

“Senin Ankara’daki arkadaşların kim?” diye sordum Kerem’in saçlarını geri düzeltirken.

“Hayırdır?” diye sordu direkt gözlerime bakıp. 

“Dicle bahsetti biraz.”

“O da…” dedi şikayet edecek gibi. Hozan’a baktı. “Ankara’dayken beni bu salak Efkan’ın arkadaşı sanmış başta. Soru sorunca konuşup bilgi veriyordu güzel güzel. Dedim tam bize göre gelin. Yazhan’ların içini bundan öğreneceğiz. Sonradan sormuş mu ne yapmış, öğrenmiş kim olduğumu. Tek kelime etmiyor şimdi bana.”

“Kızı kamyonun arkasında getirmişsin,” dedim kamyon kelimesini bastırarak. 

“Helikopter arızalıydı. Kusrumuza bakmasın.” Hozan güldü dediğine. “Bunlar kendilerini öldürtecek ha. Aranıyorsunuz oğlum siz. Kamyonun kasasına şükredin.”

“Kız hamile.” 

“Ney?” dedi yüzünü buruşturup. “Elemanların keyfe bak!” Yazmalarımdan birini alıp yatağın diğer tarafındaki Hozan’a attı. “Hamile çıkacaksan şimdi söyle sen de.”

“Yok güzelim. Biz formumuza dikkat ediyoruz,” diye karşılık verdi Hozan. 

Birkaç yazmayı daha alıp üstüne attı Baver. “Pezevenk!”

“La ben onları yeni katladım!” diye bağırdı Hozan üstünden alıp abisine geri atarken.

Kerem de katlanmışlardan birini kaldırıp indirdi birine atıyormuş gibi. “A sizin denginizdir bu da,” dedim önünden yazmaları çekip. 

Baver dizlerine yükselip göğsüne vurdu iki yumruğunu birden. “Kalk lan ayağa! Vur lan bağrına! Huhaha!” Hozan da ona katıldığında Kerem gülmekten kahkaha atarak sırt düştü düşecek gibi bana yaslanmıştı.

Çok güldüğü için karnı ağrır diye elimi göbeğinde gezdirdiğimde aralık kapıdan Memet girmiş, Kerem’in kahkahalarına gülümseyerek dolaba yönelmişti. 

Baver yerden kalkıp yatağa yüzüstü uzandı abisi gelince. Kerem onun sırtına atlarken sordu. “N’aptın başkan?”

Memet üzerine rahat bir şeyler çıkarıp Baver’in yanına attı. “Sizin odanız yok mu?”

“Yok. Ailece burada yaşayacağız artık,” dedi Hozan abisinin ayağının dibinden.

Memet diziyle kenara ittirdi Hozan’ı. O sıra Zelal herkesin burada olduğunu anlamış olacak odaya girmiş, Memet’in kıyafetlerinin üzerine atmıştı kendini. Yazmalardan tek katlı kalanı çekip kaldırdı. “Hayırdır? Çeyiz mi açıyoruz?” 

Baver kızı alnının ortasından itecek oldu. Parmağı yanlışlıkla Zelal’in gözüne geldi. Zelal acıyla çığlık atınca Hozan hemen ne olduğuna bakmak için kalkmış, Memet Baver’in kafasına vurmuştu. “Heywan! Heywan! Elinin ayarı olsun!”

Zelal’in çenesinden tutup kendime çevirdim. Baver’in tırnağı alt kirpiğinin dibinden elmacık kemiklerine kadar çizmiş, gözün içine girmemişti Allah’tan.

Zelal’in gözüne bir şey olmadığını anlayan Memet üçünü birden odadan kovmuş, kapıyı üstlerine kapatmıştı. “Hayvanlar,” dedi ardına dönünce. “Alma şunları içeri.”

Kerem Memet onu alsın diye kucağımda zıplarken ağzıma geldiği gibi söyledim. “Az önce Şermin’e vurdum bi’ tane.”

“Biliyorum,” dedi yatağın ucuna gelip üstündekileri çıkarırken. “Yol boyu ağladı. Dönüşte öğrendim Zelal’den.”

Memet yatağının üstündeki tişörtünü giyerken Kerem bana tutunup ayağa kalkmış, Memet’in göbeğine vuruyordu onu alsın diye. Memet tişörtü giyince aldı kucağına. “Gel baba.” Yatağa oturup sordu. “Mir nerede?”

“Annendeydi.” Bozulmuş yazmaları düzeltmek için elimi attım. “Kızmadın mı Şermin’e vurdum diye?”

“Hak etmiştir,” dedi üzerinde durmadan. Elini yüzüme yaklaştırıp gözümün kenarına değdirdi parmağını. “Sen niye ağlamışsın?” 

“Öyle,” dedim içimi çekip. Yazmaları düzelttikçe köşeye koydum Kerem bir daha bozmasın diye.

“Öyle şeylere ağlama,” dedi Kerem’i yere bırakırken. “Efkan sorun yapıyorsa…”

“Şaşırdı çocuk,” dedim yazmaları kaldırıp köşedeki çekmeye tıkıştırırken. “Düşününce oturtur her şeyi.”

“Oturtsun,” dedi saatini çıkarıp yatağın üzerine atarken. “Ama burada barındırmazlar. Almanya’ya gönderelim diyorum.”

Çekmeyeceyi tam kapatamadan sordum. “Almanya mı? Başka ülke?”

“Daha rahat olacaklar orada. İşçi alıyor Almanya. Efkan gençtir. Kavrar işleri. Birkaç sene de sabrederse eli bollaşır. Sonra…”

“Dicle hamile,” dedim araya girip.

Yüzüme baktı birkaç saniye bir şey demeden. Kerem’e döndü sonra. “Almanya’ya gidecekler mecbur. Bebek için bile rahat bırakmazlar.”

“Burada bir şekilde…”

“İmkanı yok Zühre. Efkan şu kapıdan bir şekilde çıkacak. Burada barınamaz.”

Dilini bilmedikleri ülkede bir başlarına ne yapacaklardı? “Almanya’da güvende olacaklar mı?”

“Orada oldukları bilinmezse, olurlar. Baver’in arkadaşı varmış orada. İş bulana kadar göz kulak olurlar bunlara.”

Dayanamayıp sordum. “Baver’in niye her yerde arkadaşı var?”

“Ne bileyim? Ayağının eve girdiği yok ki.” Önüne baktı. “Şirketteki parasının hesabını da düzgün tutturmuyor. Başka para kaynağı var diyeceğim…”

“Başka iş mi diyorsun?” Yaklaştım yanına. “Arkadaşları da tekin değil diyor Dicle. Allah muhafaza…”

Tamamlatmadı cümlemi. “O kadarına kalkışacak adam değil benim kardeşim. En fazla gizlice bir işe kalkışmış, birine ortak olmuştur. Arkadaşına güvenmesine kızarım diye demiyordur.” Kendinden emin başını salladı. “Fazlası Çakal’a bile yakışmaz.”

“İnşallah,” dedim önce. “Yine de şu arkadaşlarını bir görseydik?”

“Sana kan vereni çağırmıştım. İbo muydu neydi? Şehir dışına gitmiş, dedi. Dönünce göreceğim mutlaka. Bakalım ne iş tutuyorlar?”

Görsek iyiydi. Kimlerle arkadaşlık ettiğini bilirdik, içimiz rahat ederdi. 

Zelal kapıyı tıklatıp açtı. Artık sofrayı kurmamız gerektiğini söyleyince kayınpederimin ilaç saatini geçirtmemek için indim aşağı. Kızlarla birlikte iki odanın sofrasını da kurduk. 

Efkan’lar yol yorgunu olduklarını söylemiş, gelmemişlerdi. Ben gelmeme sebeplerinin ne olduğunu biliyordum. Yine de duyduklarını hazmetmeleri için vakit tanımak gerekiyordu. Yanlarına gitmedim. Salona çay gönderip çocuklarımı alıp odama çıktım. 

Ben Mir’i emzirirken Zelal Kerem’i beşiğe koymuş sallıyordu. “Abime dedin mi bebeği?”

Mir’in gözleri kapanmaktayken parmaklarının arasındaki kirleri temizledim dikkatle. “Yok. Dicle’yi söyledim sadece.”

Kerem uyumuş olacak beşiği sallamada bırakıp yanıma gelmişti Zelal. “Dürüst olsana bi.” Yatağa, karşıma oturdu. “Korkuyor musun yoksa?”

Mir emmeyi kesmiş, göğsümde uyuyakalmıştı. Ona bakarken düşündüm. Söylemek için nasıl bir zaman kolladığımı bilemedim. Sadece şöyle hiçbir sıkıntıyı düşünmeyeceğimiz birgün olsa yeterdi. Memet’le uzun uzun otursam söyleyecek gibiydim. 

Zelal elini dizime koydu. “Önceki bebeği herkes öğrenince düştü diye, değil mi?”

Başımı iki yana salladım. Mir’i göğsümden ayırıp yatağa uzandırmıştım. “Yarın söylerim artık. Herkes öğrenmiş zaten. Babanla Memet kalmış.”

“Ya benim bu abilerim niye her işe burnunu sokuyorlar?”

“Valla bilmiyorum,” dedim beni bir esneme alırken. Mir’in yanına doğru kıvrıldım. Zelal kalkıp örtüyü üzerime doğru uzattı. “Lambayı söndürsene çıkarken.”

Oda karanlığa kaldığında Mir’in sıcağında uykuya teslim olmuştum bile. Uykumun en derin anında Kerem’in ağladığını duymuş, gözümü aralayınca Memet’in kucağında görmüştüm. Yanıma getirmesini söyleyip söylemediğime emin olamadan geri uyumaya döndüm. Burnumun ucunda bir el hissedince bu kez daha kendimde bir şekilde gözlerimi araladım. Mir kendini yüzüstü çevirmiş, kolumun üstüne yatmıştı. Benim tepkisizliğimi kırmak için bir çaba yüzünü elime atmıştı. 

Parmaklarını öptüm. “Sana gün mü aymış oğlum?”

Mir uyandım diye heyecanla çırpınınca yatak sallanmış, Memet başını kaldırmıştı. “Kurê kerê,” diyerek Mir’i karnında tutup kendine çekip öptü. Mir elini yüzüne gözüne vursa da bir şey demeden yanında yatırmış, üstünü örtmüştü. Elimi yastığın üstüne koyup onlara baktım. Geri uyuyasım vardı ama kendimi aç da hissediyordum. Memet’le Mir’in tamamen dalmasını bekleyip kalktım yataktan. Başıma örtü, üstüme hırka alıp indim mutfağa. Karanlıkta biri oturmuş elini sallıyordu.

Lambayı yakana kadarki bir saniye için korkacak olmuştum. Neyseki karanlıkta oturanın Dicle olduğunu, el sallaması sandığımın da tuzluğu sallayıp avucuna tuz doldurması olduğunu anlamıştım. “N’apıyorsun?”

“Bulantımı bastırsın diye tuz yiyorum.”

“Aç aç?” diyerek içeri girip buzdolabını açtım hemen. Tenceleri kontrol ettim hangisini ısıtayım diye.

“Aç değilim yenge.”

“Açsın,” dedim bir tencereyi çıkaracağımda.

“Isıtma,” dedi rica eder gibi ince bir sesle. “Kokusunu alınca dayanamıyorum.”

Tencereyi geri koydum. “O zaman peynir, zeytin, domates yeriz. Ben de açım zaten.” Bir salatalığı yıkayıp eline tutuşturdum. “Şunu tuzlayıp ye beş dakika.” 

Dicle dediğimi yaparken ben çaydanlıkları kontrol etmiş, çok da soğumamış olduğunu anlayınca altını yakmıştım ısınsın diye. O ara kahvaltılık bir sofra kurdum bize. Su ısınınca iki bardağa doldurup geçtim sofraya. Kendi çayımı şekerlerken iyiden iyiye acıkmıştım. 

Dicle’yi zorlayıp ona da yedirdim. Kahvaltının sonuna geldiğimizde gözleri boş bardağa dalıp gitmişti. “Doldurayım mı?”

“Yok. Dalmışım,” dedi önce. “Yengem de hamileydi. Gece kalkıp yemek yerdi. Aklıma o geldi. Doğurmuş mudur şimdiye?”

“Kaç aylıktı ki?” diye sordum arkama yaslanırken.

“Abim öldüğünde neredeyse son 3 ayına girecekti. Doğurmuştur şimdiye, değil mi?”

Ölen abisinin Dilaver olduğunu anladığımda kafamdan hesap yapmayı becerememiştim. “Onun karısı hamile miydi?” Başını salladı. “Kaçıncı gebeliğiydi?”

“İlk. Zaten bu sene evlenmişlerdi.” Sesi kırılacak oldu. “İnşallah oğlan olmuştur. Abimin adını verecekti.”

Bir şey diyemedim. Sofradan da kalkamadım. İnsan nefret ettiği tarafın da yarım kalmışlıkları olabileceğini düşünemiyordu. Hazırlıksız yakalanmıştım. Üstüne bir şey soramadım.

Dicle de kalkamadı sofradan. Belki abisinin kanı olan evde yemek yemiş olmak kanına dokunmuştu. Sezdirmedi bana. 

Aramızdaki sessizliği dış kapının sesi bozdu. Yerimden kalkıp avluya çıktım hemen. Baver üst kata doğru çıkacaktı. “Dışarıda mıydın sen?”

“Yooo… Rüyadasın sen. Gördüğün ben değilim. Bilinçaltının bana benzettiği bir korkun,” diyerek devam edecek oldu yoluna.

“Abine söylerim bak!”

Basamaklarda durdu. “Sen önce hamile olduğunu söyle Zühre. İşine geleni sakla, saklaman gerekeni de söyle. Yenge değil misiniz hepiniz aynısınız!” Geri indi o basamakları. “Kim var mutfakta?”

“Dicle.”

“Gel benle,” diyerek geçti mutfağa. “Açım ha! Sofra kurmuşsunuz. Çakallar sizi,” diyerek oturdu masaya. Dicle hemen kalktı sofradan. “Sen zahmet etme. Yengem verir çayı. Otur, soracaklarım var.”

Dicle bana baktı. Baver’le konuşmak istemiyordu. Mutfaktan çıkmaya da korkuyor olmalıydı. Halini görünce ben sordum. “Dilaver’in eşi doğum yapmış mıdır Baver? Haber geliyordur sana.”

Baver bana baktı önce. Sonra Dicle’ye bakıp cevapladı. “Doğurmuş.” 

Dicle gözleri dolu dolu bana döndü. Onun adına sormamı istiyor gibiydi.

“Durumları iyi mi? Kız mı, erkek mi?” diye sordum.

“İyi, iyi. Kızmış.” Dicle’ye hitaben sordu. “Sizdeki tek erkek torun Bedri’nin oğlu Bahoz’dur yani. Aranız nasıldı? Yaşıt sayılırsınız halası.”

Dicle telaş edecek oldu. Benden tarafa yanaştı önce. Sonra bir cesaret mutfaktan çıktığı gibi odasına döndü. 

“Önce al, sonra ver Zühre,” dedi Baver kızın ardından memnuniyetsiz bir tavırla. 

“Günah Baver. Hamile kız. Zaten sizden korkuyor.”

“Adam öldürmüşüz?” diye çıkışacak oldu. Kendi dediğinden vazgeçti. Bir ekmeği alıp ortasını açtı. “Peynir doldursana tabağa.”

“Gece gece?”

“Sabah da yiyoruz.” Elini karnına vurdu. “Biz de içimizde canavar besliyoruz netice.”

Dolaptan peynir çıkartırken sordum. “Nereye gitmiştin?” Önüne koydum çıkarttığım peyniri. “Dışarısı bu saatte çok tekinsiz Baver. Hiç başıma bir şey gelir demiyor musun?”

Peynir tabağını ekmeğin içine devirip kapattı. Koca bir ısırık aldı. “Çay?”

Bir bardak da çay doldururken azarlamak istedim. “Hep konuyu değiştiriyorsun. Hiçbir şey anlatmıyorsun bize.” Bardağı önüne koyup oturdum karşısına. “Abin de endişeleniyor senin için. Dışarıda ne yapıyorsun sen?”

“En son…” dedi ağzındakini çiğnerken gülümseyerek. “…annem sormuştu bunu. Sonra baktı sigara kokuyorum. Abime söyleyip dövdürmüştü beni.” Gülümsedim ister istemez. “O gün dedim ki oğlum Baver, abinin göreceği yerde sigara içmeyeceksin.” Çayını hüpleterek içti. “Ondan uyumasını bekleyip dışarıda içip geliyorum. Öyle kafanda senaryolar yazma.” Bir ısırık daha aldı. Çiğnerken konuştu yine. “Abime de deme sigaraya çıktığımı. Şu yaşımda gelip beni dövse mutlu olacak mısın?”

Hiç ister miydim Memet ona vursun? Demezdim elbette. “Sigarayı içmesen olmaz mı?”

“Bırakıyorum yarın sabah,” dedi bardağı kafasına dikip.

“Beni kandırıyor olma ihtimalin?”

“Çok yüksek,” diyerek bardağı masaya koydu. İki parmağının arasına yanağımı alıp kıstırdı. “Aferin. Bak önceden hemen inanıyordun. Şimdi bir kısmını sorguluyorsun.”

“Bir kısmını?” diye sorduğumda yarıya indirdiği ekmekle kalkmıştı ayağa. “Otur, dökeceksin.”

“Yukarı çıkana kadar biter,” dedi, hiç sözümü dinlemeden çıktı. 

Ardından mutfağı toplayıp odama çıktım ben de. Kapıyı kapatma sesimle Kerem’in beşiği sarsılacak olunca hemen yanına gitmiştim uykusu bozulmasın diye. Beşiğini sallarken onu orada tek bırakmak istememiş, kucağıma alıp yatağa dönmüştüm. 

Kerem’i Mir’in yanına yatırdım. Hemen yan dönüp kardeşinin üstüne çıkacak oldu. Tutup düzelttim. Memet gözünü araladı yine. Kerem’i getirdiğimi görünce Mir’in başını omzuna doğru yaslayıp kendine yaklaştırdı. Kolunu Kerem’le arasına bırakmıştı. Kerem yine o tarafa dönünce Memet’in koluyla karşılaşmış, bacağını üstüne atıp durmuştu. Birbirlerini ezmeyeceklerine emin olunca örtüyü üzerimize alıp yanaştım onlara. Şimdi hep birlikte uyuyabilecektik.

☀️☀️☀️

Görüşmek üzere Akşam Güneşi ☀️

3.6 5 Oylar
Article Rating
Abone
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Scroll to Top
0
Düşüncelerinizi duymak isterim, lütfen yorum yapın.x