BVD 9 PART 1

1986

“Hozo! Kalk la öğlen oldu!”

Abimin sesiyle gözümü açtığımda uykudan sıyrılmış değildim henüz. “Birazdan.”

“La millet kapıya çıkacak! Heywan!”

“Çıksınlar,” dedim örtüyü kolumun üstüne çekip diğer yana dönerken. 

Örtüyü üstümden çekip aldı abim. Kolumdan sarstı. Kalkasım yoktu. 

“Aa Hozan!” diye sitemle kapıdan konuşan Nuşen ablaydı. “E hani herkesten önce hazır olacaktın sen?”

“Yav kalkacağım,” dedim örtümü gözümü açmadan aranırken. 

“Hozan!” diye odama dalan uykumu bozacak olandı. Yatağımın üstüne atladı Bülbül. “Ben hazırım. Hadi sen de kalk!”

Uykuma rağmen kaldırdım kendimi. İsyan ettim. “Niye bu kadar erken gidiyoruz?”

“Yol uzun çünkü,” dedi Nuşen abla. “Hadi giyin, in. Çıkıyoruz.” Çıkıp kapıyı örttü.

Yataktan kalktım. Baver abim geçip yerime yattı pislikliğine. 

“Sen niye gelmiyorsun?” dedim onun sıcacık yerimde rahat rahat yatacak olması içime dokununca.

“Damat bile gelmiyor oğlum. Bana neymiş?”

“Damat kim?” diye sordu Bülbül. 

“Biz kimin nişanına gidiyoruz Bülbül?” diye sordum dolabımı açmadan. 

“Devran abinin,” dedi yüzüme dikkatle bakarken. 

“O zaman damat kimmiş?”

“Üf biliyordum!” dedi oturduğu yerde zıplayıp. “Aklım şey oldu. Başka damattan da bahsediyorsunuz sandım.”

Bu kız da bir şey biliyorsa ben hiçbir şey bilmiyordum. Bazen öyle sorular soruyordu ki ben bu alıklığı dört yaşındaki kardeşimden görmemiştim. Salaktı Bülbül!

Giyeceklerimi alıp banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp giyindim önce. Sonra jöle kabını açıp parmağımı daldırdım içine. Birazını alıp saçıma sürdüm. Tutamları tutup tutup yukarı çektim. 

Belalım dayandı kapıya. “Hozan! Hadi! Çağırıyorlar!”

“Tamam, tamam,” dedim aynadan saçıma bakıp. Olmuştu bence. 

Kapıyı açtım. Bülbül karşımda dikiliyordu. “Yine mi jöle sürdün?”

“Evet. Güzel olmamış mı?” 

“Tuvalette çişinin üstüne düştün sandım.”

Abim yatakta gülerken moralim bozulmuştu. Arkadaşlarımın hepsi sürünce jilet gibi oluyordu. Bende niye hep pis şeyler söylüyordu bu kız? Niye beni beğenmiyordu?

“Sen ne anlarsın?” Dolabımın önüne geçip aynadan baktım kendime. “Nişanda en güzel saç benimki olunca anlayacaksın.”

“Gelini bile mi geçeceksin?” dedi bu sefer o incecik sesiyle. 

Abim daha çok güldü. Dönüp “Gülme şuna!” diye kızdım. “Senden yüz alıyor.”

“E oğlum komik,” dedi abim yastığımı kıvırıp yaslanırken.

Oflayarak çıktım odadan. Peşimden koşup geldi belalım. Koluma girdi hemen. “Küstün mü bana?”

“Laf söyle söyle. Sonra küstün mü de. Ben de sana küsüyorum bundan sonra.”

“Hozan…” dedi başını omzuma yaslayıp. Gözlerini koca koca açtı. “Jölesiz daha güzel saçların. Ondan öyle söyledim.”

Yalan söylüyor olma ihtimali yüksek bir kızdı. İnanmadan yokladım. “Öyle dağınık oluyor.”

“Dağınık güzel işte.” Elini saçıma attı. Pis bir şeye değmiş gibi birbirine sürdü parmağını. “Bak böyle ellenmiyor saçına.”

“Nişan bitince yıkacağım,” dedim yalan söylemiyorsa diye. “Zaten jöle saç döküyor diyor hocalar. Az süreceğim bundan sonra.”

“Ay dökülmesin saçların Hozan,” diye bağırdı kulağımın dibinde. Sanki kolum kopacak demiştim. “Öyle kel olacaksın. Çok kötü.”

Saçlarım dökülse beni hiç beğenmeyecekti demek ki. “Yok. Dökülmedi hiç. Zaten dökülmez hiç benimki. Hoca diyor sadece.”

“Olsun. Sürme hiç.” Kolumdan çıkıp kendi saçlarını gösterdi. “Bak Halime teyze nişana gideceğiz diye kesip eşitledi saçlarımı.”

Böyle daha güzel olmuştu. Öncesi de Nalin’di. Saçlarının iki ucu farklıydı. O yüzden böyle daha düzgün duruyordu. Bir de yıkamış annem bunu. Saçı başı temiz temiz parlıyordu. İnsan içine çıkmadan aynaya bakmayı unutuyordu çünkü bazen. Öyle uyandığı gibi yanıma geliyordu hemen. 

Birlikte aşağı indik. Herkes kahvaltı yapmıştı. Sofra kalkmadan mutfağa koşup ağzıma bir şeyler attım. “Hişt!” dedi Devran abi kapıdan. Ağzımdakini çiğnerken geldi yanıma. Elini cebine atıp cüzdanını çıkarttı. “Al şunu. Yarısı senin yarısı Bülbül’ün.” Cebime sıkıştırdı parayı. Sonra saçıma dokundu. Sinirlendi. “Ne boktur sürüp duruyorsun?”

“Yav yıkacağım,” dedim karışmasın diye. 

Bu kez öncelikli hedefi saçım değildi Allah’tan. Sandalye çekip oturdu. “Orada gözün kızların üstünde olsun. Memet olacak başınızda ama sen küçüksün, kadın ortamına daha rahat girip çıkıyorsun.”

Küçük olduğumdan değildi. Kadınlar seviyordu beni. 

“Gözün kızların üstünde olsun. Hiçbiri kuytu köşeye gitmeyecek. Tek gezmeyecek. Analarının dizinin dibinden ayrılmayacak. Anladın?”

“Kızlara desene abi,” dedim çayımı içerken. 

“Dedim hepsine. Küçükler oturur da Bülbül’le Nuşen rahat durmaz. Takıl peşlerine!”

Başımı salladım beni rahat bıraksın diye. Çayımı bitirip çıktım dışarı. Arabalara yerleşiyorlardı zaten. Birine geçen gün ehliyetini alan Ferhat abi geçecekti. Büyükler onun sürdüğü arabada olacaktı. Önde babam arkada amcamla halam oturuyordu. Halamın kucağında Sercan, amcamın kucağında Xezal vardı.

Bizim gideceğimiz arabayı Memet abim sürecekti. Babam, hamile olduğu için anneme öne oturmasını işaret etti. Zelal annemin kucağına oturdu. Arkaya Sosin yengem geçti. Yanına da biz çocuklar sığışacaktık. 

Nuşen, Bülbül, ben. İki kişilik yere sıkıştık. Sosin yengem ofladı yerini daralttık diye. Hem öne oturmak istiyordu hem de Nalin’in gelmesini istemediğindendi, biliyordum. 

Nalin yengemin oflamalarını üstüne almasın diye dünden cebime sıkıştırdığımı çıkardım. “Bülbül bak.”

Elimdeki kelebekli tokayı görünce gözleri ardına dek açıldı. “Hozan!” diye ciyakladı. “Nereden buldun?”

“Bulmadım. Aldım.” Alara’dan satıldığı yeri öğrenmiştim sırf bu yüzden. Pahalı değildi, almıştım. “Taksana.”

Onun olduğunu ancak anladı. Kahve gözleri parladı. Hemen takmaya çalıştı. Beceremeyince Nuşen abla üzerimden uzanıp taktı ona. “Güzel oldum mu?” diye sordu hemen. 

“Biraz,” dedim. Diğer cebimdeki simleri çıkardım. “Bunlarla tam olacak.”

“Sim!” diye bağırdı nefes nefese. “Nuşen abla! Bak Hozan sim almış bana.”

İki taneydi. Hangisini ister bilememiştim. Biri sarıydı. Toz şeklindeydi. “Bu saça dediler.” Diğeri daha yapış yapış duruyordu. “Bu yapıştırmalıkmış.” 

“Ben biliyorum,” diye kaptı elimden. Daracık yerde dönüp başını eğdi. “Şunu döksene saçıma. Çok güzel olacağım.”

“Gelini bile geçecek misin?” dedim dalga geçmek için. 

Ciddiye aldı ters kız. “Yok. Ondan az olacağım. Ama diğerlerinden çok.” Başı hâlâ eğikti. “Döktün mü?”

“Dur,” dedim. Kapağını açıp birazını serpiştirdim saçına. Annemin kucağında arkaya dönmüştü Zelal. “Ben de! Ben de!” diye ciyaklamaya başladı. Öne uzanıp onun da saçına döktüm. Annem üzerine parıltı değdi diye kızdı. Ama bence ona da güzel olmuştu. Tülbentinin üzerine de serpiştirdim biraz. Annem de güzel olsundu. 

Çığlık çığlığa bağırdı ayıp olacağı için. Gülerek döndüm Nuşen’e. Yengem elimi itti, izin vermedi kızına dökmeme. Simin kapağını kapayıp Nalin’e verdim. 

Arabanın camından sağına soluna eğilip kendine bakmaya çalışıyordu Bülbül. “Güzel oldun,” dedim dursun diye.

Bana döndü birden. “Gerçekten mi?” 

Yüzü gözü öyle parlıyordu ki bunun simle alakası yoktu. Sevinince çok güzel parlıyordu Nalin. 

Başımı salladım. Diğer simin kapağını açtı. Mavi renkti bu. Parmağını batırdı. “Yapışıyor!” Gözüme baktı. Güldü. “Gözüme sürsem, seninki gibi masmavi olur mu gözlerim?”

“Sakın!” diye uyardı Memet abim önden. “Gözünüzü çıkarırsınız. Hozan sakın.”

“Yok abi. Gözün üstüne sürmekten bahsediyor,” dedim Nalin’e doğru dönmeden. Hiç de öyle bakmıyordu. Gerçekten gözünün içine sürecek akılsızlığa hazır bakıyordu. “Gözüne olmaz Bülbül. Kör olursun.”

“Üstüne sür o zaman,” dedi bu defa. Kapadı gözlerini. Büzdü dudaklarını. 

Şimdi alıp dudaklarına sürsem ne gülerdik de silinmezse ağzıma tükürürlerdi. O yüzden parmağımı daldırıp gözünün üstüne biraz sürdüm. Etrafına iyice dağıttım. Diğer gözüne de aynını yaptığımda bitmişti. “Bak bakayım bana.”

Açtı gözlerini. Kahvelerinin üstünde mavi parıltılarla baktı bana. Tatlı olmuştu böyle.

“Masmavi mi oldum?”

“Benden bile daha mavi,” dedim kandırıcıktan. 

Ama güldü. O kadar hoşuna giderek güldü ki kendini üstüme atıp sarıldı birden. Yengem kızdı düzgün durmamız için. Ona sırtımızı dönüp Bülbül’e baktık Nuşen’le. Bitlis’e kadar konuştuk durduk. Bülbül hep konuşacak bir şey buluyordu. Canım sıkılmıyordu onunla. Hep gülüyorduk.

🎻🎻🎻

Bağboz’ların Bitlis’teki evleri o kadar kalabalıktı ki içeri girdikten sonra annemleri kaybetmiştim. Bir Bülbül yanımdan ayrılmamıştı hiç. O da kalabalığı gördüğü gibi parmağını tişörtümün koluna sokup doladığı içindi. “Ne biçim tutuyorsun?” dedim tişörtümün kırışıklığına bakarken. 

“Ney?” dedi gözü etrafta. “Niye herkes buraya gelmiş?”

“Nişan olacağı için olabilir mi?” diye sordum alaya almak için. 

“Olabilir,” dedi başını sallayarak. Gözü ortadaki kızlarda kulağıma doğru yanaştı. “Bir tek benim simim var. Kimsenin yok.”

“E ne güzel,” dedim tişörtümün ucunu parmağımla düzleyip kurtarırken. 

Parmağını çekerken döndü bana. “Üzülmezler mi?” Elini cebine sokup sarı simi çıkardı. “Benden isterseler… Onların saçına da azıcık döksem… Eve dönünce bir daha alır mısın bana?”

“Alırım.”

Mavi simi hiç çıkarmamıştı. “Öbürünü hiçkimseye sürmeyeceğim ama. Bir tek ikimiz mavi gözlü olalım. Tamam mı Hozan?”

Gözkapağına mavi sim sürdü diye kendini de mavi gözlü sanması komiğime gidiyordu. Başımı salladım. Kalabalıkta kabarık eteğiyle salınan Nuşen’i gördüm. Islık çalıp yanıma çağırdım. “Hani bunlar organizasyon yapmamış? Şarkı söylenmeyecek mi? Nerede oynanacak?”

Nuşen’in burnunun kenarı seğirmişti. Hiç de hoşnut görünmüyordu. “Üff… Yaşlı biri mi ne ölmüş. Şarkı söylenmeyecekmiş. Yemek, nişan, sonra takı… Bu kadarmış.”

“Oho ooo…” dedi Bülbül. “Hani biz eğlenecektik Hozan?”

“Yeni mi ölmüş?” diye sordum Nuşen’e. 

“Yok ya. Kırkı bilene çıkmıştır. Yalandan… Cimrilik etmişler.”

Annesi tarafına ben cimri desem belki alınır diye dememiştim. Ama cimrilik ettikleri kesindi. Oğullarının nişanı olsa ne süsten geri kalırlardı ne çalgı çengiden. Galiba bizim getirmemizi beklemişlerdi. 

“Ne yapsak ki?” diye sordum ortaya. Bülbül baktı bana. Bir şey yapmamı istiyor gibiydi. Kızı günlerdir ne kadar eğleneceğimizi söyleyip heveslendiren bendim. Bugünü kurtarmak gerekti. “Düş peşime,” dedim içeri girerken. 

Bülbül zaten düşerdi peşime. İçeri girip kadınların yoğunlukta olduğu odaya girmeye çalıştık. Yerlerde oturanlar kanepeyle halı arası kadar bile boşluk bırakmamıştı. Sosin yengemi aksi gibi en köşede gelinin yamacında gördüm. Kadınların arasından parmak ucunda seke seke geçtim. Pek çoğu ya eline ya ayağına bastığımdan kızıyor, sırtına dayandığım bağırıyordu. Hedefe kitlendiğimden hiçbirini duymuyordum. Nihayet gelinin kabarık eteğine basmadan köşeye atladığımda yengemin önüne çıkmıştım. 

Sosin yengem pis bir şeyin kokusunu alıyor gibi suratını buruşturmuş gıkını çıkarmadan oturuyordu. Sandalyesine tutunup kulağına konuştum. “Yenge çalgı yok diyorlar.”

Kimsenin onu duyamacağı bir gürültü de olsak sesini alçak almıştı yengem. “Amcanın gözü kör olsun. Demişim biz getirelim. Kendini suskunluğa atmış, getirmemiş.”

Kız tarafının nişanına biz niye bir şeyler getirecektik anlamıyordum. Biz damadı bile getirmemiştik. Yengem her kusuru illa bizim tarafta bulacaktı. “Abimle çarşıya inip getirelim hemen?”

“Git babana de. Kabul etsin de mirî*(ölü) amcan kalkıp getirsin!”

Amcama saydırdığına göre istiyor demekti. Dönüp geldiğim yönden çıkacağımda Bülbül’ü yolun yarısında tek ayaküstünde beni beklerken gördüm. Ona yol açmadılar diye bir yere kadar gelebilmişti. Dönüp elinden yakaladım. İki kişi geçmeye çalışınca kadınlar söylene söylene çekilmiş bize çıkış izni vermişti. 

Uzun ince koridorda karşıya geçtik. Bu taraf da erkeklerin doluştuğu odaydı. Babamla amcam orta bir yerde oturmuşlardı. Direkt yanlarına geçtim. Bülbül de peşimden girmişti içeri. 

Babamın yanına geçip kulağına fısıldadım durumu. “Kadınlara söyle büyük nişanı bizim tarafta yapacağız. Burada sussunlar,” demekle yetindi.

Buradaki nişana küçük nişan diyeceklerdi. Asıl daveti bizim tarafta verecek, her şeyi istediğimiz gibi yaptıracaktı demekti. İyi olurdu. Benim tüm enstrümanlarım da orada olacaktı. Hem düğün bizim olunca daha çok eğlenecektik. 

Amcam sorar gibi baktığından onun yanına geçtim. “Yengem sinirden köpürmüş,” diye fısıldadım. 

“İyidir ona. Baba tarafını hatırlamış olsun.”

Bunu dönüp de yengeme iletmeye hiç de can atmıyordum. Nuşen’e benim babamın dediğini fısıldasam, o iletse yeterdi. Odadan çıkmak için döndüğümde Nalin’i girişte oturan yaşlı bir adamın yanında gördüm. Kızın bileklerinden tutmuş kimin kızı olduğunu soruyordu. 

Nalin babasının adını söylemiş, tanış çıkmayınca dedelerinin isimlerini saymaya başlamıştı. Şimdi anne tarafının aşireti olmadığından girer boşanmalarına kadar anlatırdı bu boşboğaz. 

Yanına gidip omzundan çekip geriye aldım. “Bizim evin kızıdır xalo*(dayı),” dedim dahasını sormasın diye. Önüme katıp dışarı çıkardım.

Çıkınca hemen sordu meraklı Bülbül. “Niye öyle dedin?”

Kimsesiz diye şimdiden göz koymasınlar diye. Kimse babamdan kolay kolay kız istemez diye. 

“Sen salaksın. Şimdi doğumuna kadar anlatırdın.”

Yüzünü çirkin bir şey yaptı. “Sen ne kadar salaksın bilmiyorsun bile Hozan!” Kollarını önünde bağladı. 

Yine küsecekti. Biraz küsse belki boşboğazlık etmeyecekti. Gönlünü hemen almayacaktım bu yüzden. Bahçede Nuşen’i bulup babamın dediğini annesine iletlemesini söyledim. İki dakika sürmedi konuşmamız. Döndüğümde Bülbül yerinde yoktu. 

“Bülbül!” diye bağırdım sağıma soluma. Hemen nereye kaçmıştı?

Koşarak bahçeyi turladım. Ön tarafta değildi. Arka tarafa geçtim. Kümeslerin orada gördüm. Galiba horoza kızıyordu. 

“Gelme peşimden horoz! Sen de Hozan bir salağa benziyorsun zaten.” Yere eğilir gibi yaptı. “Bak taş atarım ha!”

Horoz kanatlarını açtığında saldıracağını anlamış birden önüne zıplamıştım. “Kışt!”

Horozdan önce Bülbül zıpladı. Ayağı daha yere inmeden omzuma çakmıştı. “Hozan!”

Horoz kümesine doğru kaçarken elimi omzuma atmıştım. “Yavaş vursana!”

Bana bakacak sandım. Elini uzattı. Dokunmadan çekti. Kollarını önünde birleştirdi. “Küsüm ben sana!”

Hiçbir şeyi de unutacağı yoktu. “Tamam. Vurdun. Ödeştik.”

Kaşının tekini tepesine çıkardı. “Acıdı mı ki o kadar?”

Acımadı desem bir tane daha çakardı bu deli. “Off…” dedim omzumu ovarak. “Kırıldı galiba.”

“Yok yav,” dedi kollarını çözüp. Barışıyordu. “Bakayım bi’ n’olmuş.”

Kümese giren horoz peşine bir diğerini katıp çıkıyordu. “Aha! Adam toplamış!” Bülbül’ün elini yakaladım. “Kaç!”

Bülbül ne dediğimi bile anlamamıştı. Benle kaçtı. Ön bahçeye çıktık önce. Oranın kalabalığında durmak değildi niyetim. Dışarı kadar çıktım. Yolun karşısına geçince nefes nefese duvara yaslanmıştık. 

“Neredeyse bizi öldüreceklerdi,” dedi Bülbül abartıyla. 

“Gagaları pis bunların,” dedim. Olsa olsa etimizi kemirirlerdi. Yine de abartı Bülbül’ün ilgisini çekerdi. “Ama belki seni öldürürler.”

Bir anda bağırdı. “Niye?”

“Neredeyse taş atacaktın hayvana.”

“Vallahi atmayacaktım.” Gözleri ağlayacak gibi büyümüştü. “Korksun diye dedim.”

Omzumu kaldırıp indirdim. “Sana kafayı takmış. Öldürene kadar durmayacaktır.”

“I-ıı…” dediğinde gerçekten ağlayacaktı. “Hozan…” Koluma yapıştı. 

“Tamam, tamam. Ben korurum seni.” Nasıl bu kadar çabuk kanıyordu? Kandırmamı hak ediyordu. “Ama bir şartım var. Küsmeyeceksin bir daha. Çünkü küsersen koruyamam seni.”

“Küsmem!” demesi öyle çabuk olmuştu ki gülümsemeden edemedim. “Vallahi küsmem Hozan. Eve gidene kadar öldürmesinler beni.”

“Tamam. Bundan sonra ne dersem yapacaksın.” 

Başını salladı. Bana öyle bir eğlence çıkacaktı ki.

“Parmak ucunda takip et beni.” 

Hakikaten de parmak ucunda peşimden yürümeye başladı. Gülmemek için önüme baktım. Evin bahçesine girdik. “Arkama saklan. Seni görmesinler.”

Arkama geçip tişörtüme yapıştı. “Kaç taneler?”

“Şşş… Sesinden tanırlar seni. Konuşmayacaksın bundan sonra.”

“Tamam,” dedi salak. 

Bahçenin ortasına kadar hem parmak ucunda hem sırtıma yapışarak geldi. Onu arka bahçeye doğru çevirdim fark ettirmeden. Bir defa daha horozdan kurtarsam sözümden bir daha çıkmazdı bu. Deneyecektim. 

Horozların oraya varmadan tavukların gıdaklamasından ayıldı Bülbül. Tişörtümü koparıp çıkaracak gibi çekti. “Hozan!” 

“Bağırma. Gelmiyorlar.”

Aksi gibi horoz bizi tehdit bellemiş buraya doğru gelmekteydi. Bülbül bunu görmüş, bağırarak kömürlüğün oraya koşmuştu. “Koşma!” diye peşine düşsem de beni duymamıştı bile. 

Gelen horozu kışkışlayıp kömürlüğün önüne gittim. Bir çuvalın arkasına girmişti Bülbül. Kömürlük hiç de temiz görünmüyordu. “Çık! Burada değil,” dedim içeri girmeden.

“Yalancı! Neredeyse beni öldürecekti!”

Horozu da katil bellemişti.

“Ben buradayım,” dedim ardıma kadar gelen horozu çaktırmadan kışkışlamak için ayağımı yere vurup. “Ardıma saklanırsın.”

“Sen kısasın! Görüyorlar beni.”

Şimdi sinirime dokunmuştu işte. “Erkekler geç uzuyor! Daha çok uzuyor! Bir seneye seni geçeceğim ben.”

“Üf geçersen geç Hozan!” dedi saklandığı yerden. “Şimdi kısasın diye öleyim mi ben?”

Ardına saklandığı çuvalda dantel bir örtü vardı. Çekip çıkardım. “Gel. Bunun altına saklayacağım seni.”

Başka türlü bana güvenip çıkacağı yoktu. Örtüyü tamamen çıkardığımda bunun tül perde olduğunu anlamıştım. Nişan için yapılan temizlikte en eskileri buraya atmışlardı demek ki. Bülbül’ü eve soktuktan sonra geri yerine koyardım, anlamazlardı. 

Örtüyü kızın üstüne attım. “Böyle tanımazlar.” Elinden tutup dışarı çektim. “Gel hadi. Kimse görmesin bizi.”

Ön bahçeye kadar götürebildim neyseki. Çocukların hepsi hayalet görmüş gibi peşimden gelene kitlenmişti. Perdenin önünü kaldırıp bana baktı Bülbül. “Görüyorlar mı beni?”

“Yok. Tek ben görüyorum seni.”

İnanacak kadar saf olacağı tuttu Allah’tan. Perdeyi indirdi. Evin yan tarafına kadar götürdüm ev sahibinden kimse perdeyi görmeden üstünden atsın diye. “Tamam. Çıkartabilirsin.”

Perdeyi kaldırıp saçlarının üstüne koydu Nalin. Güldü salak salak. “Oh be. Ölmedik.” Kollarıyla etrafına sardı tüm tülü. “Ay böyle gelin gibi oldum Hozan.”

Tülü kendine öyle sarınca… Saçlarının üstünden de duvak gibi sarkıtınca… Benzemişti. 

Sağa sola salınmaya başladı. “Yere sürtme. Toz olur.”

“Gelinlerinki de değiyor ki.” Sevmişti tül perdeyi. Kendini gerçek bir gelin sanacak kadar hayalci bir romantikti. Öne arkaya gitti. “Böyle halay çekiyormuşum.”

“Öyle olmaz,” dedim yanına geçip. Bari halayı düzgün çeksindi. “Önce bu ayak. Bir, iki, üç…” Adım adım gittim. Geri gelirken devam ettim. “Sonra böyle bir, iki, üç.”

Serçe parmağımı uzattım. Serçe parmağıyla tuttuğunda benimle aynı adımları gelmesi için saymıştım. Tüle dolandı ayakları. Doğru dürüst gidip gelemedi benimle. Tülün birazını ben tutup kaldırdım. Böyle ayaklarını kendi de görüyordu. Benim adımlarımı taklit edebildi. Tek eksiğimiz müzikti. Bir ıslık tutturdum dansımıza uygun. 

Güldü Bülbül. Gözleri sürdüğü mavi sim içine düşmüş gibi parladı birden. 

Güldüm onunla ben.

“Bûk û zava derketiye!*(Gelin ve damat çıkmış!)” diye bağırdı biri. 

Önünde oynadığımız pencerenin perdesini sonuna dek aralandı. Babamlarla göz göze geldim. Durdum. Erkeklerin hepsi birden güldü bize. 

“Ew kurê Yekta ye?(Bu Yekta’nın oğludur?)” diye sordu az evvel içeride babamla konuştuğumu gören biri. 

Koçer amcam kalktı ayağa. Gülecek gibi bakıyordu bize. “Mala te xweş be bıra*(Evin şen olsun abi). Ew daweta ya kurê teye jî!*(Bu senin oğlanın da düğünüdür!)”

Bülbül içinde kaybolacak gibi yüzüne çekmişti tülü. Ellerimiz ayrıldı. 

Babam da kalkmıştı ayağa. “Bixer be Hozan?*(Hayır olsun Hozan) Ma dora te ye?*(Senin sıran mıdır?)”

Herkes gülmüştü denilenlere. Güldüler diye atıldım öne. “Ne sırası bavo? Ben evlenmeyeceğim!”

“Çawa?*(Nasıl?) Bûk ji bo te nehatiye?*(Gelin senin için gelmemiş mi?)” dedi amcam büyük bir alayla. 

Böyle daha inadıma girmişlerdi. Elimi kaldırıp yanımdaki kızı gösterdim. “Amca ya! Evlensem Bülbül’le mi evlenirim ben? Şakalaştığımızı görmüyor musun?”

Yanımdaki tül perde Bülbül’den döküldü bir anda. Bembeyaz ayağımın ucuna serildi. Bülbül uçar gibi koşarak gitti yanımdan. 

“Aha! Bûka mala me reviya!*(Bizim evin gelini kaçtı!)” dedi amcam. Kahkaha attı keyifle.

Onlar yüzünden Bülbül bana küsmüştü. “Of!”

Nalin’in peşinden koştum yakalamak için. Bu defa kömürlüğü de geçmişti. “Nalin!” diye bağırdım dursun diye. 

Durmadı. Hamak dolanmış ağacın dibine kadar gitti. Orada durur sanıp yavaşlamıştım. Durmadı yine. Ağaca tırmanmaya başladı. 

“Ya Nalin!” Ağacın oraya vardığımda çıktığı dalın üstündekine ulaşmaya çalışıyordu. “Kırılır o dal. Düşersin!”

“Sana ney?!” diye öyle bir bağırdı ki üstüme atlayıp kafamı kıracak sandım. 

O dalın üstündekine çıktı. “Ya Bülbül… Bir şeye de küsme ya! Amcam…”

“Benimle konuşma Hozan!” Çıktığı dalın yapraklarını hışırtıyla çekti yüzüne. Bir yaprak kopup önüme düştü. “Ben sana küsüm!”

Bu defa öyle böyle küsmemişti demek ki. Çok kızmıştı bana. Belki bir daha konuşmazdı bile benimle.

Ayağının altındaki dala attım elimi. Kendimi yukarı çektim ayakkabımı ağacın çıkıntılı köklerine basarken. 

“Gelme!” diye bağırdı Nalin. 

“Geleceğim,” dedim onun olduğu dala oturmak için kendimi daha yukarı çekerken. 

Eğilip elini başıma koyup beni aşağı ittirdi. “Git Hozan! Gelme dedim!”

Böyle itilirken tırmanmaya çalışmak o kadar zordu ki başka dala atılıp uzağına tırmanmayı düşündüm. Allah’tan oraya uzanamadığından beni itememişti de çıkabilmiştim. 

Nalin’in dengi yükseklikteki dal inceydi, beni taşımazdı. Bir üstündekine çıktım. Güldüm. “Senden yüksekteyim. N’aber?”

“Sanki sen…” diye söze girdi de küslüğü tuttu hemen, devamını getirmedi. “Hıh!” deyip bağladı kollarını. 

“Ney ney? Söyle!” Başını bahçeden dışarı çevirdi bana bakmamak için. Barışmayacaktı böyle. “Hep sen küsüyorsun Nalin. Belki benim de küseceğim var?”

“Sen neye küseceksin?!” diye bağırdı yüzünü dönmeden. “Herkes bana güldü. Benle dalga geçtiler.”

“Benimle dalga geçtiler asıl! Amcam bana dedi!”

“Bana baktılar ama. Sen de bıraktın hemen beni! Evlenmek istemedin!”

“Ya Nalin…” Yüzünü bir dönse ne diyeceğimi bilecektim. Onun olduğu dala atıldım. İnce dala dizimi dayamıştım. “Utandım ben. Ondan öyle konuştum.”

Omzunu kaldırıp indirdi. “Utanmasaydın.” Sırtını ağacın gövdesine doğru dayadı. “Ben de utandım hem. Sana bir şey dedim mi?”

Yüzüme bile bakmıyordu. Bu kadar küsmesi beni telaşlandırıyordu. Üzüyordu. “Bülbül… Özür dilerim. Barış hadi benimle.”

Namümkün Hozan.” Kollarını ayırmadan omuzlarını kaldırıp indirdi. “O kadar üzüldüm ki kalbim çok acıdı orada benim. Barışmayacağım seninle. Bir ömür… Bir ömür konuşmayacağım seninle!”

Bir ömür çoktu. Babamlar kadar yaşamam gerekecekse daha bir de yaşlanması vardı. Dedemler kadardan çok yaşarsam bir ömür bana çok uzun olacaktı. O kadar sene Nalin benimle konuşmazsa biz nasıl okula gidip gelecektik beraber? Nasıl şarkılar öğrenecektik? Hem düğünler olacaktı. Biz birlikte eğlenmeyecek miydik? 

Ben Bülbül’süz bir ömürle ne yapacaktım?

“Nalin… Barış benimle. Ben küs olmak istemiyorum seninle.” Koluna dokundum yüzüme baksın diye. 

“Acıyor kolum!”

Çektim elimi geri. “Amcamlar öyle dedi diye söyledim ben de! Seni istemediğimden değil.”

Yüzüme yandan baktı bir saniye. “Yalan söylüyorsun! İstemiyormuşsun beni.”

Dönüp bana bakacak diye heveslendim hemen. “Yeminle doğruyum.”

Nihayet döndü yüzüme. “Niye o zaman öyle dedin?” Kaşını alnının tepesine kadar çıkardı. “Evlensem Bülbül’le mi evlenirim ben, dedin. He?”

“Çünkü…” Ne diyeceğimi bilemedim. Amcamlar gülüyor diye sinirlenmiştim ben. Sussunlar istedim. 

“Bak. İstememişsin beni.” Burnunu dikti havaya. “Zaten ben de evlenmeyeceğim seninle.” 

“Niye?”

“Sen Kürt’sün babam gibi. Biz annemle Türk’üz. Boşanırız yani seninle. O yüzden başkasıyla evleneceğim.”

Bu defa hemen sordum. “Kiminle?”

“Büyük birisiyle,” dedi kendinden emince. 

Büyük birisi de kimdi? 

Elini saçına atıp parmağına doladı bir tutamı. “Hem ben de büyük olacağım o gün. Kesin büyük birisiyle evlenmiş olacağım.”

Bülbül büyüyecekti de ben küçük mü kalacaktım sanki? “Ben de büyüyeceğim!”

“Ama sen benimle evlenmezmişsin!” dediğinde ağzım düğümlenmişti. 

Yapraklara baktım. Dizimi dayadığım kuru dala indi gözüm. Dala baktım. 

“Sadece amcama öyle dedim,” dedim sonunda. Yüzümü kaldırdım. Nalin’e baktım. “Evlenirim ben seninle.”

“Ben evlenmem!” dedi inadından. 

“Niye?”

“Boşanarız çünkü.”

“Başkasıyla evlensen boşanmayacak mısın sanki?”

Kaşları indi gözünün üstüne. Mavi simi kapadı etiyle. “Doğru.”

Başkasıyla evlenmeyi unutması gerekti!

“Hem başkasıyla evlenirsen onun evine gidersin artık. Abin bizim evde. Onu da bırakmak zorunda kalırsın öyle.”

Gözleri de indi yere bu defa. Böyle böyle ikna olacaktı demek ki. Devam etmeliydim.

“Hem evlenince şarkı da söyleyemezsin.” Gözleri hızla kalkıp beni buldu. “Anneme sor. Evli kadınlar şarkı söylerse ayıp oluyormuş. Kimse karısına şarkı söyletmez Nalin.” 

“Ben evlenemem o zaman!” dedi bir anda.

“Benle evlenebilirsin.” Sırtını dayadığı gövdeye omzumu yasladım daha yakınına gitmek için. “Bir defa evlenirim ben seninle. Amcamlara söylemeyiz. Gülemez kimse bize. Birlikte şarkılar söyleriz. Bizim evde abin de var zaten. Benimle evlenirsen hiç gitmezsin öteye.”

Düşünür gibi gözünün yuvasında dolandı kahve gözü bir tur. “Boşanmak yok ama?”

Barışsındı da şimdi. Boşanmazdık zaten sonra. “Yok. Zaten bizim aşirette boşanmak hiç yok.”

“Ama istersek küsebiliriz,” dedi kendine yer yapar gibi olduğu dalda kıpırdanırken. “Çok kızarsak küsmek var.”

“Sen zaten küsersin,” dedim gülerek. Güldüm diye barışmazsa diye hemen toparladım yüzümü. “Tamam. Küsmek var.”

Kollarını çözdü nihayet. “Kalbimi kırmak yok ama. Beni üzersen, kalbimi acıtırsan valla boşanır giderim Hozan.”

“Tamam ya. Barıştık mı artık?”

“Biraz,” dedi dudağının kenarıyla gülerken. 

“Biraz değil. Tam barış. Bak zaten ağaç taşımaz ikimizi. Kırılır. Düşeriz görürsün.”

“Bülbül’ler ağaçta mı yaşar?” diye sordu birden. 

Ben ne diyordum onun aklına ne geliyordu? Hiç değilse barışmıştık artık. Saçmalayabilirdik. 

“Galiba. Sayen de ben de bülbül olacağım burada.”

Birden yüzü sevindi. Yerinde dikleşti. “Olsana Hozan!”

“Ney?”

“Sen de benimle bülbül olsana.”

Herkes bana Bülbül demeye kalksa arkadaşlar dalga geçerdi. “Olmaz. Hem sensin bülbül. Yetmez mi?” Omzunu kaldırıp indirdi. Bebek gibi inat yapacaktı. Yeni barışmıştık. Bozmamam gerekti. “Tamam o zaman.”

Birden sevinip üstüme geldi. Sarılmasıyla yere düşecek gibi sallanmamız bir olmuştu. “Bülbül yavaş!”

İkimiz de Bülbül’üz Hozan!” diye bağırdı.

“Hişş…” diye susturdum hemen. “Bağırma! Kimse duymasın.” Benden ayrıldı. “Sadece sen bileceksin bunu. Başkası duyarsa anlaşmamız biter.” Ciddiye alsın istedim. “Boşanırız.”

“Hayır!” dedi işte o an. “Kimseye demem. Valla bak.” Çok da inanasım gelmiyordu. “Ama evlenince söylerim.”

“Tamam. O zamana dek kimseye deme ama.” 

Unuturdu. Biz evlenene kadar çok çok büyürdük. Zaten unuturdu Nalin. 

Bir zılgıt sesi koptu evin içinden. Bir sürü alkış eklendi üstüne. Bülbül şaşkına dönmüştü. “N’oldu?”

“Yüzük taktılar galiba,” dedim yaslandığım ağaçtan ayrılırken. “Yine kaçırdık sayende.”

“Üf ya!”

Üzülmeye gerek yoktu. “Büyük nişanda küsmezsen eğleniriz.”

“Küstürme sen de o zaman!”

Sanki benim elimdeydi. Küsmesin diye büyüyünce evlenecektik bile. Daha ne istiyordu Nalin?

🎻🎻🎻

Eğlence diye gittiğimiz nişan bir sürü misafirlik olmuştu bize. Kadınlar Canan yengenin evinde kaldılar. Ben erkeklerle başka eve geçmek zorunda kalmıştım. Bülbül’le ayrıldık. Eğlenceli hiçbir şey olmadı ayrı olduğumuzdan. 

Bizim kaldığımız evde toplanan büyükler, düşman aşiretle yapılacak barışın büyük nişandan önce olmasına karar verdiler. Bu yüzden iki gün sonraki dönüş yolumuzda Bağboz’lardan iki araba da bizimle gelmişti. Koçer amcamın dünürü olacak Huso amcalar bizim konağa gelmişlerdi. 

Oradaki kalabalık bizim eve dolmuştu bu defa. Kalabalıktan biraz sıkılmıştık. O hafta boyu okul var diye Bülbül’le evden kaçmanın yolunu bulmuştuk neyseki. 

Günlerce kahvaltımız bakkaldan borca yazdırıp aldığımız keklerin yanına hüplettiğimiz meybuzlarımız oldu. Bizce sorun yoktu. Şakalaşarak okula varmak, aynı sınıfta olduğumuz için artık hiç ayrılmayacak olmak bence en güzeliydi. 

Farklı sınıflardayken teneffüste diğer arkadaşlarımla görüşüp onu kaçırdım diye küsüp durmuştu Nalin. Şimdi hep yan yanaydık. Dibimden ayrılmıyordu. Küsemiyordu bana. 

Silgisini hep kaybediyordu Bülbül. Kendi silgimin ortasını kalemle oyup parçalıyordum onun için. Kurşun kalemini çok bastırıp her ders illa bir kere ucunu kırıyordu. Hocaya yetişmek için benim kalemliğimden yedek kalem alıyordu hemen. O yazdığımız yere yetişene kadar kalemtıraşla ucunu kırdığını açıyordum. Buna seviniyordu. 

Sevinince bana gülüyordu Bülbül. Gülsün diye hep sevindiriyordum.

Ders çıkışlarında Atatürk büstünün önünde Orhan’ı bekliyorduk onların evine geçmek için. O gün tüm okul dağıldı, Orhan çıkmadı. Hasta olduğu için hiç gelmediğini o zaman anladık. Serap Hoca’yla dersimiz olduğu için doğrudan onların evine koştuk. 

“Sabah üst üste kustu. İlaçtan sonra uyudu, uyandırmayalım,” dedi Serap Hoca kapıdan girdiğimizde. 

“Tamam,” dedik mecbur. Nazik kadındı Serap Hoca. Ona karşı çıkmaya çekiniyordum. 

Bülbül’le birlikte salona geçtik. Akşamları benim odamda çalıştığımız parçayı sırayla çaldık hocaya. 

Benim çalışımı pek beğendi Serap Hoca. Zaten kolaydı bana. Enstrümanı bir defa kafaya oturtunca en zor parçayı bile çalışsam yapardım ben. Ama Nalin için biraz sıkıntılıydı. Notalara bakmak için duraksamaktan uyumu kaçırıyordu. 

Serap hoca Nalin’le biraz daha çalışmaya devam edeceğini söyledi. Ben de Orhan uyanmışsa diye ona bakmaya çıktım. Kapısını açtığımda örtüyü üstüne çekmişti hemen. Uyumadığını anladım. “Hastaymışsın?”

“Hı hı.”

Yatağına zıplayıp oturdum. “İyiysen aşağı gelsene. Annenden çekiniyoruz bir şey istemeye.”

“Bülbül var yanında.” 

“Doğru,” dedim gülümseyerek. “O benim kadar çekinmiyor annenden.” Bülbül sanıyorum Orhan’ın babasından çekiniyordu. 

Aklıma gelenle Orhan’ın bacağına vurdum hafifçe. “Bugün teneffüste ne yaptı var ya? Kendi hırkasını Alara’nınkinin yanına asarken kızınkini düşürmüş mü ne yapmış artık. Alara yeni hırkam toz oldu diye ağladı. Bizim deli Bülbül de hırkayı temizlemek için camdan silkelerken aşağı düşürdü bir de. Sınıfça gülmekten yere yattık. Sussunlar diye hırkayı gidip getirene kadar güldüm. Orada olsaydın sen de gülerdin he.” Ayağının ucuna parmağımla bir fiske vurdum. “Teneffüste bizim sınıfa gelmiyorsun hiç. Niye?”

“Siz de gelmiyorsunuz benim yanıma.”

“Oğlum biz iki kişiyiz. Sen geleceksin.” 

Onların sınıf öğretmenine Bülbül küstü hem. Yanına gitmiyordu. Zaten iki şakalaşınca teneffüs bitiyordu hemencecik.

Serap Hoca bana seslenince ayağa kalktım. “İyileşince okula gel Orhan. Teneffüslerde bizim sınıftayız artık.”

Kapıyı kapayacağımda Bülbül’le alakalı bir şey dedi Orhan. Anlamadım, sordum. “Ney?” Tekrar etmedi. Örtüyü yüzüne kadar çekti. Serap hocaya ayıp olmasın diye kapıyı çekip aşağıya indim hemen. 

Bülbül’ün neden ritim kaçırdığını bulmuştu hoca. Salak kız içinden şarkıyı da söylüyor diye notayı ezberinde bekletiyordu. Serap hoca ona şarkıyı sözleriyle değil notalarıyla söylemeyi öğretti.

Bana sonraki ders yeni enstrümana geçmeden eskileriyle tekrar yapacağımı söyledi. Bülbül’le de kemanını alınca tekrar dersini yapacaktı. Çıkışta Oktar amcanın dükkanına uğradık kemanı sormak için. Yarına hazır olacağını söyledi. Yarın benim dersim yoktu. Nalin’e yazılan ek derse hazır edecekmiş. Benim gelmeme gerek yokmuş. Doğrudan eve götürüp Nalin’e o verecekmiş. İlk defa bir enstrümanı bu kadar yavaş yapıyordu.

Dükkandan çıktık eve yürümek için. “Yarın sen de gel benimle,” dedi Bülbül. “Dersten sonra o çarşıdaki kuş dükkanına gideriz hem. Bülbülümüze bakarız.”

Gördü diye onun olmuştu kafesteki bülbül. Beni de onun olan her şeye ortak ediyordu. Bizim oluyordu. 

“Olur. Orhan küs gibi zaten. Onla takılırım biraz.”

Biraz ilerledik sokakta. Durdurdu beni. “Hozan. Çişim geldi.”

“Çüş Bülbül. Çıkmadan aklın neredeydi?”

Mızırdandı. “Utandım orada, tuttum. Şimdi çok geldi.”

“Dayan konağa kadar.”

“Olmaz.” Benim arada işediğim apartman köşesini gösterdi. “Oraya yapayım ben de.”

Sırf benden gördü diye yapmak istiyordu. Anlamıştım. “Olmaz. Kızsın. Gören olur.”

“Köşede ya köşede. Altıma yapacağım yoksa.”

“Of Bülbül!” Sağıma soluma baktım kimse var mı diye. Sonra apartmanın camlarına baktım. “Çok hızlı yapacaksın.”

İki apartmanın arasına geçtik. En köşeye gitti Bülbül. Ardımı döndüm ona. Tek tek apartmanların camlarına, balkonlarına baktım. Kendimde bu kadar tedirgin olmamıştım. Bülbül’ün çişi bitene kadar kendimi silah sesi duymuş polis gibi hissetmiştim. 

“Bitti,” dedi eteğini çekerken.

“Hadi. Çabuk gidelim.” Yanıma vardığı gibi elini tutup yola çıkardım. Koştuk. Yaptığımı yaptı diye içi rahat etmişti inşallah. Abimler duyarsa beni öldürürlerdi. 

Konağa yaklaşınca yavaşladık. Bakkala girip meybuz aldık kendimize. Babamın hesabına yazdırdık yine. Kol kola sallana sallana konağa döndük. Babam kapıda misafir karşılıyordu. Bizi görünce kollarımıza baktı. Başını sallayıp yanına çağırdı beni. 

Bülbül üstünü değiştirmek için odasına giderken ben babamın yanına gittim. Avlunun köşesinde elinin enseme koyup eğildi üstüme. “Kaç dükkanda deftere borç yazılmış. Haberin var mıdır?”

Elimdeki meybuzu indirdim. “Bilmem. Ben iki kez bakkala…”

“Yalan söyleme,” dedi diğer elini saçımın üstüne koyup özenle diktiğin tutamları düzleştirip indirirken. Eline jöle geldi. İğrenir gibi oldu. “Bu nedir sürüyorsun?” Cebinden mendil çıkarıp sildi elini. “Bir daha borç yazdırdığını duymayacağım Hozan. Bir haftalık masrafı senin cipsine vermişim.”

O kadar olmuş muydu? Saymamıştım. Daha sipariş ettiğim ayakkabılar vardı. Nalin’in parası yetmiyor diye onun abisininkini de yazdırmıştım deftere. Oradaki hesabı duysa kızacaktı babam. Sonra söyleyecektim.

“Gelen giden çoktur. Düzgün davranın oğlum.”

Barış yapacaklar diye diğer şehirden gelenler bizim eve geliyordu. Zaten sonrasında nişan olacak diye de kalıyorlardı. Kaç gündür bıkmıştım kalabalıktan. Hepsi erkekti. Eğlenceli bir şeyleri yoktu. Ha bire aynı meseleyi konuşup tartışıyor, sonra susup çay içiyorlardı. 

Yine de başımı salladım. Yetmedi babama. Bir uyarı daha yapacaktı. “Bülbül’le de kol kol girmeyin eve. Kız emanettir bize. Laf düşürme üstüne.”

Ne yapmıştık? “Okuldan geldik.” 

Omzumu sıvazladı. “İnsanlar pistir. Kız benim evime emanettir. Anladın?”

“Anladım.” 

Babam salona döndü. Peşinden gidip içeri girdim ben de. Oturacak yer yoktu. Okuldan yeni dönen Baver abimle Berzan abi kanepenin köşelerinde oturuyorlardı. Yanlarına gittim. “Ne zaman olacakmış?”

“Yarın,” dedi abim. “Barış için ilk görüşme yarın yapılacak.”

“Nerede?”

“Ne bileyim? İki aşirete ait olmayan bir yerde. Jandarma Komutanı aracı olacakmış.”

Gerçekten barış olsun istiyorlardı demek ki. Günlerdir konuşup hazırlık yapıyorlardı. Savaş büyüklerden bize geçiyormuş çünkü. 

Doğruydu. Zoranbeg’in çocuklarıyla nerede denk gelsek birbirimize düşüyorduk. İki taraftan iki kişi kavga etse ezilenin tarafı toplanıp diğer tarafa çullanıyordu hemen. Sonra karşılık öbür taraftan geliyordu. 

Babam diyordu ki ‘Bugün oyuncak silahlarla boncuktan mermi atanlar; yarın gerçek silahla kurşun atacak.’ Doğru söylüyordu.

Babam bizim geleceğimizi düşünüyordu. Savaşlara bizim girmemizi önlemek istiyordu. Bu yüzden çabalıyordu. 

“Devran abi nerede?” diye sordum geldiğimden beri onu görmediğimden. 

“Evde değil. Sabahtan kimseye haber etmeden çıkmış gitmiş. Gelir illa,” dedi Berzan abi. Babamların konuşmasına odaklanmıştı. 

Ben sıkıldım eski meseleleri anlatan adamlardan. Devamını dinlemedim. Bülbül’ü çağırıp odama çıktım. 

🎻🎻🎻

Sabah ders saatinde kalktığımda avluda büyük bir gürültü vardı. Herkes ayaktaydı. Herkes gergindi. Sabahın körü demeden teyzemler çıkıp gelmişti annemin yanına. Halam zaten buradaydı. Yengemler de yola çıkmıştı. 

Kadınlar ellerine cüzlerini almışlardı. Erkekler çıkınca artlarından okuyacaklardı. Kocalarına kötü bir şey olmasından korkuyorlardı. 

Onları görünce dönüp de okul formamı giymedim. Baver abimler okula gitmeyecekti bugün. Ben de gitmeyecektim. Erkeklerle birlikte barış meclisine gidecektim. Zaten dersten sonra kursum da yoktu. Babamlarla eve dönerdim. 

Normal üstümü giyip aşağı indim. Bülbül çantası sırtında kapıda bekliyordu beni. “Hozan geç kalacağız! Niye giyinmedin?”

“Ben gelmeyeceğim. Babamların meclisine gideceğim.”

“Ben?”

Onu da yanımda götürmek istiyordum aslında. Ama babamlar kadınları götürmeyeceklerdi. O yüzden Bülbül’ü hiç kabul etmezlerdi. “Sen derse git.”

“Kemanımı almaya gidecektik ama.”

Onu unutmuştum. “Ders bitene kadar biter konuşmaları. Barış olur. Gelirim yanına.”

Ayağının tekini yerde sürüdü. “Barış çabuk olsun o zaman. Hemen gel yanıma.”

Söz verdim. Barış olunca Bülbül’ün yanına gidecektim hemen. 

Barış olunca bu evde Devran abinin büyük nişanı olacaktı. Sonra düğünü. Sonra Bülbül’le benimki.

Büyüyünce tabii. Çok büyüyünce. Ağacın dalında öyle anlaşmıştık çünkü.

Evlenecektik Bülbül’le.

🎻🎻🎻

Sokağın başından konağın önüne kadar yollar araba dolmuştu. İçleri adamlarla dolu, tıklım tıklımdı. Kimsenin arabasında fazladan bir kişiye yer yoktu. Okul çağında çocuklarla bagajlarda kucak kucağaydık. Yine de yer yoktu başka kimseye. Her aileden temsili birkaç kişi gelsin demişti babam. Kimse az kişi gelecek kadar güvenmemişti karşı tarafa.

Zoranbeg de bizim kadar kalabalıktı. Onlar da bize güvenmemişti demek ki. Başka bir aşiretin mülkünü tarafsız bölge ilan etmiş Jandarma Komutanı. 

O mülke Jandarma harici kimse silahla girmeyecekmiş. Babam herkese yemin ettirmişti evden çıkmadan. Çakı taşımalarına bile izin vermemişti.  

İki katlı mülkün önünde arabalarımız konvoy olmuştu. Park edecek yer kalmamıştı yakında. İnip yürüdük biraz. Bahçe içinde birkaç asker vardı. Gelenlere hangi taraftan olduğunu sorup üstünü arıyorlardı. Üstünü aratmayan kimseyi bahçeden sonrasına bile sokmuyorlardı. 

Çocukların da bahçeden sonrasına girmesini yasaklamışlardı. Ne Zoranbeg’in ne Rojxani’nin. Kimsenin reşit olmayan çocuğu mülkün içine girmeyecek, en fazla bahçede bekleyecekmiş. 

Bizden bir tek Devran abi meclise girebilecekti. Babam onun bile girmesini istemiyor gibiydi. Devran abi dışarıda kalsın diye başını kaldırdı. Devran abi babama bakmadı. Bize de bakmıyordu. Dün gece konağa kaçta geldiğini kimse bilmiyordu. 

Herkes tek tek aranıp içeri girerken Devran abi mülkün etrafında dolanıyordu. Ne aradığını bilmiyorduk. Memet abim de peşinden dolanıp ona bir şeyler sormaya çalışıyordu. Arka tarafa doğru gittiler.

Baver abimle halamın çocukları Zoranbeg’in çocuklarına karşı kalabalık olmak için toplanmışlardı. Bahçenin bir tarafını kapamışlar, diğer taraftakilerin gözlerine gözlerini dikmişlerdi. Ben de yanlarına gittim. “N’apıyoruz?”

“Bela gibi duruyoruz,” dedi Berzan abi. “İçeriden barış çıkmazsa dışarıda savaş çıksın!”

“Adam seçelim Berz!” diye ona uyuyordu Baver abim de. “En büyükleri döversek küçükler korkup kaçar zaten.”

Ben kimseyi dövmek istemiyordum. Zaten barış olsun diye gelmiştik buraya. Barıştan sonra Bülbül’ün yanına gidecektim. Eve geçip keman çalardık birlikte. Yeni kemanına alışsın diye onunkiyle çalışırdık bir süre. İlk hangi parçayı çalarsak iyi olur diye düşünecektim. 

Devran abi en son içeri girdi. Kapılar kapandı. Biz bahçede kaldık. İçeriden biri yüksek sesle öksürse dışarıda kafa göz kırmaya kalkışacaktık. Öyle kitlenmiştik seslere. Öyle bekliyorduk sessizlikte. 

Bir süre geçti. İçeriden sesler yükselmeye başladı. Hepimiz yerimizde dikleştik. Kapıdaki Jandarma bizi içeri almazdı. Camlara yaklaştık hepimiz. O an oldu bir şey. O an koptu her şey. 

Silah patladı! Silahın yasak olduğu barış meclisinde biri silah sıkmıştı. 

Sanki kıyamet koptu o an. Zoranbeg’ten birileri kapıya saldırmaya çalıştı. Kendi babalarının adını söylüyorlardı. Abimler camlara tırmanmaya çalıştı. Babamın adını söylüyorlardı. 

Elim ayağım dondu. İçeride birimizin babası vurulmuştu. Birimizin babası ölmüştü belki. 

Ama artık şu kesindi. Bize barış imkansız edilmişti.

Sesler birbirine karışmıştı. Herkes bağırıyordu. Herkes birbirini itiyordu. Birileri içeri girmeye çalışıyorum diye beni itiyordu. 

Bir silah daha patladı. Bu kez normal silah değildi. Jandarma Komutanı kendi silahıyla sıkıyordu. Açılan kapıdan birini çıkarmaya çalışıyordu. Herkes onu öldürmek istiyor gibi vuruyordu. 

Jandarma Komutanı silahını sıka sıka fırlattı birini dışarıya. Devran abimdi.

Devran abi ayakta duramayacak kadar sallanıyordu. Yüzünden akan kanlar gömleğinin rengini boyamıştı. Jandarma’nın arabasına tutundu düşmemek için. Bağboz’ların ona getirdiği gümüş yüzüğünü yeni takmıştı parmağına. O yüzük kandan görünmüyordu bile. 

Arabanın kapısı açıldı. İçine ittire ittire soktular Devran abiyi. Yazhan’lar delirmiş gibiydi. Aracın öbür kapısını açıp Devran abiyi yaka paça tutup çıkartmak istiyorlardı. Devran abimi eze eze öldürmek istiyorlardı!

Babamla amcamlar atladı Yazhan’ların üstüne. Devran abiyi buradan canlı çıkartmanın tek çaresi Jandarma’nın onu götürmesiydi. Arabanın önüne atlayanları çekmeleri için bağırdılar herkese. 

Böylesi büyük bir kavgayı daha önce görmemiştim. Bu kavga değildi. Bu dehşetti! Bu kıyametti! Devran abi öldürülene kadar bitmeyecek bir savaşın ilk kıvılcımıydı!

Arabanın kapısı kapansın diye abimler kapıyı ittiriyorlardı. “Hozan!” diye bağırdılar bana. Oraya koştum kapıyı onlarla itmek için. 

Arka koltukta kanlar içerisinde son kez görecekmiş gibi göğe bakıyordu Devran abi. 

Camlardan elini sokanlar gömleğinden yakalayıp çektiler onu. Yakasını yırttılar. Elini bizim olduğumuz kapıya doğru uzattı Devran abi. “Memet! Şiyar! Ayhan! Okan! İshak!” diye seslendi. Her aileden gördüğü birinin ismini söylemişti. Kapıyı tuttu güç bela. “Kaçın! Kaçın bunlar sizi öldürecek!”

Jandarma askerleri araca bindikleri gibi kapıları çekmişlerdi. Arabayı ileri geri götürdüler. Zoranbeg’ten birilerinin ayakları ezildi. Durmadılar, basıp gittiler. 

Memet abim omzumdan tutup ittirdi benle birilerini. Zoranbeg bize saldırmaya kalkışacaktı. Kaçmamız için tüm araçların kapıları açıldı. Kimse geldiği arabaya koşamadı. Önüne geldiğimiz arabanın içine itilip sıkıştırıldık. Arabalar peş peşe çıktılar yola. Sığmayıp camdan sarkanlar vardı. Eğer birimizden birinde silah olsaymış kurşun sesleri hiç durmayacakmış. 

Arabada kafam birilerinin kolunun altına sıkışmıştı. Zar zor nefes alıyordum. Kim arabayı sürüyorsa sağa sola çalakalanıyorduk. Kalbimizin sesleri nefeslerimizin seslerinde birbirimizle yarışıyordu. 

Korkuyorduk çünkü. İlk defa bu kadar erkek çocuğu ne olacak diye korkuyorduk. 

Korkuyordum ben de. İlk defa bu kadar çok korkuyordum hem de.

🎻🎻🎻

Konağa getirilmiştik. Çocukların hepsi kadınlar burada diye bize getirilmişti. Ne halde geldiğimizi gören herkes dehşet içinde bağırıyordu. Bazılarımız ağlıyordu çünkü. Beraber çıkıp gittiğimiz babamlarımız yoktu. Onlara ne olduğunu bilmiyorduk. Kimse babasına ne olduğunu bilmiyordu. 

Baver abimler babamlarımızın yanına gitmek istediğinde kapımızın önünü jandarma askerleri kapamıştı. Güvenlik sağlanana dek iki aşirete de bugün dışarı çıkmak yasak olacakmış. 

Çıkamadım. 

Bülbül’e söz vermiştim. Barış olcaktı bugün. Onun yanına gidecektim.

Gidemedim. 

🎻🎻🎻

Yengemin bağırarak ağladığını duyuyordum. Salondaydı tüm kadınlar. Annemler, teyzemler, halamlar, yengemler… Sürekli birilerinin ailesinden kadınlar geliyordu. Salona toplanıyorlardı. Sanki Devran abi ölmüş gibi adına ağıtlar yakıyorlardı. Yeni nişanlı diye hepsi ona ağlıyordu. 

Biz erkek çocukları avluda bekliyorduk. Dışarı çıkamadığımız için dışarıdan birileri gelsin diye bekliyorduk. Akşam karanlığı çöktü. Bülbül de gelmedi bir türlü. Dersi bitmişti artık. Gelmesi gerekti. 

Ferhat abiyle Memet abim babamlarla olmalıydı. Evde Baver abim vardı. Bülbül’ün gelmediğini söylemek için onu aradım odalarda. Ne onu ne Berzan abiyi bulamadım. Kaçmışlardı. Kimseye diyemedim.

Karanlık çöktükten sonra kapı açıldı. Bülbül geldi. Elinde keman kutusu vardı. Tutacağı kırılmış, kucaklamıştı. Gözleri kırmızı, ağlamıştı. “Hozan…” dedi girer girmez. “Hozan…”

Kapıya koştum Jandarma’ya onun bizden olduğunu demek için. Beni görür görmez kemanı atıp sarıldı. O da korkmuştu. “Hozan… Niye gelmedin?”

“Barış olmadı Bülbül. Devran abi birini öldürdü. Şimdi onlar da bizi öldürecekler.”

Bülbül ağlamaya başladı. O zamana kadar korkudan ağlamak aklımda hiç olmamıştı. Nalin ağlayınca ağlamakla doldu içim. Kadınların ağıt sesleri doldurmuştu içeriyi. Dışarıda da biz ağladık birbirimizde. 

Ben olanlara ağladım. Devran abiyi gördüğüm hale ağladım. Babamları göremedim diye, abimlere bir şey olursa diye. Korka korka ağladım.

Bülbül de ağladı benimle. Ama ben onun aslında neye ağladığını hiç bilemedim.

🎻🎻🎻

O gece bizimle birlikte kadınlar da uyumadı. Çocukların hepsi oturma odalarına, misafir odalarına yatmıştı. Biz Nalin’le benim odama çıkmıştık. Sabaha dek bekledik. Erkeklerin hiçbiri gelmedi. Ne onun abisi ne benim abilerim. Sabaha kadar uzandığımız yatakta sonunda biz de uyuyakalmıştık. 

Öğleye doğru silah sesleriyle kalktım. Birileri konağın yakınlarında şarjörünü boşaltana kadar sıkıyordu. 

Jandarma karşılık olarak sıkmaya başladığında daha yakındı kurşun sesleri. Nalin titreyerek kalktı. Bana sarıldı. Yatağın örtüsünü üstümüze çektik silah sesleri susana kadar. Kadınlar bağırmaya başladı. Çocukları ağlamaktaydı. 

Zoranbeg’ten birileri tehdit etmek için mahalleye girmiş, havaya sıkıp kaçmıştı. Jandarma kapımızda karşılık vermek için havaya sıkmasa belki gitmeyecek, içeri girip bize sıkacaklardı. 

Devran abinin sözü dünden beri içimdeydi. “Kaçın! Kaçın bunlar sizi öldürecek!”

Düşmanken oyuncak silaha takılan boncukla bile vurmamıştım ben kimseyi. Barış olacak diye gittiğimizde kavga çıkarsa vururum diye birini bile gözüme kestirmemiştim. 

Beni niye öldürmek istiyorlardı? 

Evde büyük olarak sadece kadınlar vardı. Onların hiçbiri evden çıkıp düşman bile görmemişti. Onları niye öldürmek istiyorlardı? Niye bizim evimizin etrafında silahlarını boşaltıp gidiyorlardı?

“Korkuyorum…” dedi Bülbül. “Artık herkesten korkuyorum Hozan.”

“Ben de,” dedim örtünün altında nefeslerimiz bizi yakacak kadar ısınırken.

“Devran abi hiç gelmeyecek mi artık?”

“Bilmiyorum. Galiba hiç gelmeyecek.”

Bülbül’le birbirimize sarıldık. Hep öyle kalırız sandım. 

🎻🎻🎻

Görüşmek üzere BÜLBÜL 🐦

5 2 Oylar
Article Rating
Abone
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Scroll to Top
0
Düşüncelerinizi duymak isterim, lütfen yorum yapın.x