Gecenin bir yarısı telefonuma Hozan’dan peş peşe mesajlar düşmüştü. Bana bir sürprizi olduğunu, çok acil dışarı çıkmamı yazıp duruyordu. Yanına gitmek istiyordum. Bu gece onsuz kalmamak için camdan da kaçabilirdim balkondan da. Ama ağlamaktan yorgun düşmüş gözlerimin bir beklentisi yoktu bu geceden artık. Hozan’sız geceyi geçirebilirsem yarın Baver abiye abimin yerini soracaktım. Abimin yanına gidince Hozan’la orada görüşecektim. Bu yüzden uyuyormuş gibi yaptım. Telefona cevap vermedim.
Hozan ise gitmemiş hemen. Bir ara Zelal’i bile arayıp uyandırmış, beni kontrol etmek için odama göndermişti. Zelal telefon kulağında ışığı yakınca gözlerimi sıkıca kapamıştım. “Burada. Uyuyor. Gece gece ne oldu abi? Kaldırayım mı?”
Bana yaklaşsa gözlerimi sıkıca yummamdan yalanımı anlar diye korkmuştum. Neyseki ışığı söndürmüş, geri çıkmıştı. Gözlerimi geri açmadım. Sabaha kadar uyudum mu bilmiyorum, çocukların gürültüsüyle ayılır gibi yerimde sarsıldığımda hiç dinlenmiş hissetmiyordum. Elimi yüzümü yıkayıp aşağı indim.
Zühre yengenin annesi erkenden uyanmış, etrafı toplamıştı. Kahvaltıya da tek başına girişmiş, Esme’yi sonradan yanına almıştı. Hamile olan kızına destek olmak için bu evde olduğu sürece köşesine çekilip yatacak değildi. Zühre yenge inene kadar çoğu şeyi halletmişti bile.
“Ben hazırlardım,” dedi Zühre yenge annesinin yağda kızarttığı hamurun başına geçerken. “Yoldan gelmiştin anne. Keşke yatsaydın.”
“Sen çocuklarına bak, yeter bana,” diyerek annesi onu yana çekti. “Madem damadım ev sizin evinizdir demiş. Ben ona da kızıma da elim ayağım tuttuğu sürece yük olmayacağım.” Kızarttığı hamuru tabağa koyup Zühre yengenin önüne bıraktı. “Bak senin sevdiğin gibi yapmışım. Üfle de ye.”
Zühre yenge annesine onlara yük olmadıklarını anlatırken kızarmış hamuru üfleye üfleye parçalamış, soğumasını bekleyemeden yemeye başlamıştı. Bana da uzattı ama anne kız keyiflerini bozmak istemedim. Onları baş başa bırakmak için salona geçip oturdum.
Ayaklarımı halıya sürtüp herkesin uyanmasını bekledim bir süre. İçeriden çocukların sesi geliyordu ama galiba Memet abinin yanındalardı. Babalarıyla olan anlarını bozmak istemedim. Üzerimde uyuyakaldığım kıyafetleydim daha. Pilelerini elimle düzeltmekle uğraştım öylesine.
Dicle’yle Zelal aynı odada yatmışlar dün gece. Birlikte uyanıp gelmişlerdi. Zühre yenge Dicle’ye Efkan’ın askerlik işi neticelenene, o sırada bebeği de doğup biraz büyüyene kadar burada kalmasını teklif etmek için salona geldiğinde özel konuşmalarını bölmemek için çıkıp mutfağa geçmiştim geri.
“Ben yeni evimize hemen alıştım anne ya,” diyerek annesinin omzuna çenesini dayayıp ardından sarılmıştı Esme. “Ablam iyi ki Memet enişteyle evlenmiş.”
Esme’nin annesi Memet abinin işi gücü hep rast gitsin diye dua etmiş, Esme’ye de saygıda kusur etmemesi için tembihte bulunmuştu. Esme ne deniyorsa başını öylesine sallamış, kızarmış hamurdan alıp ardına dönmüştü. Bana bakarak üfledi hamura. “İyi ki benim annemin eli lezzetli ya…” diyerek afiyetle yedi hamuru.
Esme’nin annesi hamurdan biraz daha kızartmak için yana döndüğünde köşede onları izleyen beni görmüş, gülümsemişti. “Gel kızım. Sen de ye. Sıcakken güzeldir.”
Çaktırmadan yutkundum. “Yooo… Ben hamur işi kızartmaları sevmiyorum pek. Mideme dokunuyor,” diyerek saçımın ucuyla oynar gibi yaptım. “Zaten çok aç değilim şimdi.”
Mutfaktan çıkıp gidecek oda aradım kendime. Oturma odasında Memet abi yere oturmuş çocuklara oyuncak araba sürdürüyordu. Salonda Zühre yenge Dicle’yi ikna ediyordu. Mutfakta Esme annesiyle hava atıyordu. Üst kata çıkmaktansa kapıyı açıp bahçeye çıktım bir anda. Gece yağmış yağmurun kokusunda duvara yaslandım.
Benim hiç evim olmayacak mı acaba?
Annem şimdiye dek niye hiç hamur kızartmamış ki?
Tamam bana yapmasa da kendi kızına yapsaydı bari. Anneanneme getirdiğinde belki tadına bakardım ben de. Şimdi Esme içeride doya doya yerken onun annesinin elinden alıp nasıl yiyecektim?
Abim bize de böyle bir ev almış mıdır?
Belki iş arıyordu daha. Olabilirdi. Ama bir yerde kalıyor olmalıydı. Böyle büyük bir ev olmasa da bir yerde kalıyor olmalıydı. Beni de yanına çağırabilirdi. Orada hiç değilse bir mutfağımız varsa belki tarifini öğrenip hamur kızartırdım bize. Hatta Hozan da gelirdi oraya. O salak patatesleri unutup biraz yakıyordu ama ben hatırlatırdım hemen, yanmazlardı. Üçümüz birlikte bir kahvaltı yapsak bence o gün çok güzel geçecekti.
“Abim soğuktur, gir içeri.”
Memet abinin sesini duyunca dolmuş gözlerimi hızlıca silmeye çalıştım. “Hava güzeldi çıktığımda.” Ellerimdeki ıslaklığı eteklerime sürüp girdim içeri.
Yüzüme baktı. “Gel sen şöyle. Konuşalım,” diyerek oturma odasına çağırdı.
Peşinden giderken gözümü tekrar sildim hiç ıslaklık kalmasın, yanlışlıkla önünde akmasın diye. Memet abi Zelal’e çocuklara bakması için yanımıza gelmesini söyledi. Kardeşi de odaya gelince kapıyı kapadı, koltuğa oturdu. “Sen dışarıda ağlıyor muydun?”
Zelal ne olduğunu anlamak için bana baktığında hemen söze girdim. “Yok abi. Ben ilk defa burada kaldım ya. Yabancıladım biraz. Ondan şey yapamadım.”
Babasına oyuncağını sürdürmek için adamın dizine vuran Kerem odağı benden almıştı neyseki. “Yerde sür baba,” diyerek oğlunu oynamaya göndermeye çalıştı Memet abi. Bana baktı sonra. “Bizim kızlarla iyi anlaşıyorsunuz diye biliyorum.”
Bu defa ben baktım Zelal’e. Şaka yollu sevgimi göstermek istedim. “Onlar benle anlaşamıyorsa bilmiyorum ama ben zaten hep gelip gittiğimden kuzenlerimle oynar gibi oynayıp büyüdüm onlarla. Hani kuzenlerimle görüştüğümden değil ama görüşsem sanırım böyle anlaşırdım.” Fazla konuşmamak için bağlamaya çalıştım. “Yani öz kuzenimmiş gibi seviyorum hepsini.”
“Valla ben kuzenlerimle görüşüyorum ama Bülbül’ü onlardan daha çok severim,” diyerek sevgime karşılık verdi Zelal.
Memet abi hoşnutça gülümsedi. “Aferin size. Ben de böylesini beklerim sizden.” Kucağına çıkmak için pantolonuna asılan Mir’i alırken bana konuştu. “Konağı yabancılamıyordun hiç. Orada daha rahat olursun. Doğru muyum?” Başımı hızla salladım. “Buranın kapısı Zelal’e açık olduğu kadar sana da açıktır, bunu bil. Ama konakta daha rahatsan orada kal. Elim orada da sizin üzerinizdedir.”
“Ay ben onu zaten kendimle götüreceğim abi,” diye lafa atladı Zelal. “Yengem gitmiş zaten. Boşluğunu doldurmak gerek, değil mi?”
Zelal’in imasını umuyorum ki Memet abi anlamamıştı. Utançtan suratına bakamazdım adamın. Zelal’e gülümser gibi bakıp gözlerimi açıp kapadım o ağzına mukayyet olsun diye.
Memet abi konuşacağını konuşmuş olacak ayağa kalkmıştı. Onunla aynı anda biz de kalmıştık. “Babamlar kahvaltıya gelsin. Orada bir konuşalım.” Elini omzuma koydu bir saniyeliğine. “Sen bizim için evin kızlarından birisin.”
“Sağ ol abi,” dedim başımı sallayıp. Memet abi kucağında Mir’le odadan çıkınca Kerem de peşlerine takılmıştı. Zelal’le yalnız kalınca sordum. “Baban gelince neyi konuşacağız?”
“Çaktılar mı acaba?” diye öngörüde bulundu. “Ay hadi inşAllah.”
Kulağımı çekip kapıya vurdum. “Allah korusun. Hiç sırası değil.” Evin önünde korna sesi duyulunca kapıya çıktım herkesle. “Hozan’lar mı geldi ki?” dedim kendi kendime.
Baver abi geldiklerini belli etmek için peş peşe kornaya asıldığında bir çocuklar değil ben de heveslenmiştim. Elinde pastaneden geldiği olduğu paketlerle Hozan’ı görünce hevesim boşa düşmemişti ya ben de çocuklar gibi zıplamak istemiştim.
“Bava!” diye bağırdı Kerem, Baver abiyle Hozan’ı görünce.
“Hozan!” diye bağıramadım ya ben de elimi hafifçe kaldırıp indirdim salak gibi.
“Bir gecede nasıl da özlenmişiz?” diyerek elindekileri bırakmak için doğruca mutfağa geçti Hozan.
Ben de peşinden tabii. “Ney aldın?” Açtığı poşetlerde kızartılmış bir şeyler bulmayı umuyordum. Poğaça görünce ona da sevindim. Bir tanesinin ucunu koparıp ağzıma attım hemen. “Başka ney aldın?”
Hozan ocağın başındaki teyze bizi duymasın diye kısık sesle sorarken üzerime eğilmişti. “Gece niye uyudun sen?”
“Sen yoktun,” dedim yalandan. “Niye uyumayacaktım?”
“Bu gece sakın uyuma,” diye tembihledi. “Bak, sakın ha!”
Poğaçayı çiğnerken gözümü kapayıp açtım. Kahvaltıyı erkekler için salona, kadınlar için oturma odasına kuracaktık. Herkes yerini ona göre aldığında Kerem Memet abinin dibinden ayrılmamış, oraya gitmişti. Hozan ise Mir’i çaydanlıklara ellemeye çalışırken yakalayıp zorla getirdiğini bahane ederek bizim yanımıza oturmuştu. Bence babasına küsmüş de demiyordu.
Kadın sofrasındaki büyük tek erkekti ama herkes ona alışkındı. Dicle bile çekinmiyordu ondan. Hozan’ın aldığı poğaçalardan birini bölüp yarısını önüne bıraktım. Sofrada bir sürü şey vardı ama bence Hozan aldığı için o poğaçalar çaya en çok yakışandı.
“Yenge de anlat,” dedi Hozan. “Dün herkesten bir şey duymuşsundur. Kim ne demiş hakkımızda?”
Zühre yenge Gulazer halayla Asmin’den duyduklarını anlatırken Zelal çaylarını yenileyip ha bire abisini övecek şeyler söylüyordu.
“Sanki abin tek başınaydı sahnede,” dedim benim bardağımı da doldursun diye uzatırken.
“Yahu seni de senin ardından övüyorum ben,” dedi Zelal bardağı doldurup geri bana uzatırken. “Herkes istiyor ki Zelal ona çalışsın. Ama kimsenin Zelal’e bir şey verdiği yok.” Özellikle abisine bakıp söylemişti. “Beni unutuyor musunuz? N’apıyorsunuz?”
Hozan onu duymazdan gelmeye çalıştı. Zeytin tabağından iki üç tane alıp poğaçanın içine gömdü. “Ben alacağımı almayı bilirim,” dedi Zelal imalı imalı.
“Ha bir de…” dedi Zühre yenge. “Vallahi Asmin yemin verdirmiş kimseye demeyeceğim demişim.” Sofrada altı üstü biz vardık. O yüzden söyleyecekti. “Gulazer halanın eltisi ‘Zelal’i istesek verirler mi,’ diye sormuş. Hala da ‘Kapıdan dönersiniz, başka kız bakın,’ demiş.”
“Aha,” dedi Zelal eline bir şey için fırsat geçmiş gibi. Abisine baktı direkt.
“Saçmalamasınlar,” dedi Hozan sadece. Ağzından çıkardığı çekirdekleri sofraya bıraktı. “Anne senin haberin var mı bunlardan?”
“Beni de aramışlar,” dedi Halime teyze hiç oralı değil gibi. “Zelal sevmez o tarafı diye hiç söylememişim. ‘Gidin babasına deyin,’ demişim. Zaten o hemen ‘Küçüktür,’ deyip geri çeviriyor.”
“Yani yengem demese benim hiç haberim olmayacak bunlardan,” dedi Zelal kızacak gibi. Annesi ona bakınca hemen düzeltti. “Bana deseniz ben de yok diyeceğim. Ama haberim olsun hiç değilse. Sonra gidip millete selam veriyoruz. Oğluna hevesimiz var sanacaklar.”
Hozan öksürür gibi yaptı, peynire uzandı. “Yenge Hanım ben benle alakalı varsa de demişim sen nerelere gitmişsin.”
“Valla ne duyduysam diyorum Hozan. Sen gibi kelimelerimi saklamıyorum.”
Hozan kendi tarafına gelen taştan sonra bana baktı. Benim bir şeyler deyip demediğimi sorar gibiydi. Omzumu kaldırıp indirdim.
“Vallah benden bir şey saklanıyor,” diyerek sofraya döndü Zühre yenge alınmış bir sesle.
“Ben olsam saklamazdım,” dedi Zelal imalı bir bakışla bizden tarafa bakınca.
Zühre yenge şüphesine dayanak bulmuş gibi ona bakınca Hozan hemen ayağa kalkmıştı. “Benim arkadaşlarla birkaç saatlik işim vardı. Onu halledeceğim. Size afiyet olsun.” Zelal’in yanından geçerken başını okşadı. “Uslu dur abim.”
“Benden kaçıyor,” diyerek Esme’ye tutunup ayağa kalktı Zühre yenge. “Hozan gitme hemen. Sofra yerde.”
Ben de Hozan’la giderim belki diye peşine takılmıştım. Hozan ceketini giyerken veda eder gibi elini kaldırmış, beni çağırmadan gitmişti. Zühre yenge içeri girene kadar bekledim. Sonrasında kapıyı açıp Hozan’a seslendim. “Niye gel demiyorsun?”
Ayakkabısını giyerken gülümsedi. “Ekipçe menajerimizle yollarımızı ayıracağımız bir toplantıya davetliyim. Sevgilimi götürsem suçu benim ilişkime dayandıracaklarını biliyorum. Sen beni burada bekle.” Sağı solu kontrol edip hızlıca alnımın köşesinden öpüp çekildi.
Peşinden el sallayıp içeri girdim mecbur. Kapı sesine Kerem gelmişti. “Aşkım her çıkan bizi yanında götürecek mi sanıyorsun?” Eğilip kucağıma aldım. “Bak annen sana ne güzel şeyler hazırlamış, onları yiyelim.” Hozan’dan kalan boşluğa onunla oturdum.
🎻🎻🎻
Kapıda Berkay’la kısaca sarılıp içeri girdim, Can ve Ayşen’le selamlaştım. Bülbül’ün aldığı halıya minder atmışlardı. Üzerine oturdum. “Herkes nasıl?”
Hemen hemen herkes aynı olduğunu söylemiş, söz Ayşen’e kalmıştı. “Hiç de iyi değil Hozan. Bana yas varken şarkı söyleyemem demiştin en son. Ben de o sırada ailemin yanına dönüp biraz kafa tatili yapayım demiştim. Ama görüyorum ki sizde yas erken bitmiş. Abin evlenmiş, çocuk yapmış, üzerine ev yaptırmış.”
“Oralar biraz öyle gelişti,” dedim kime anlatsam anlamaz diye. “Önemli olan mutlu olmaları.”
“Evet, orası öyle ama sen de şarkı söylemeye dönmüşsün,” dedi gözleri yapacağı konuşmada benim suçumu çoktan görmüş gibi. “Ve beni bundan haberdar etmek bile aklına gelmemiş.”
“Oralar da öyle gelişti,” dedim şimdi başa sarıp anlatmamak için.
“Her şey bir şekilde gelişiyor Hozan,” dedi biraz agresif. “Ben senin menajerin olarak bu gelişmenin herhangi bir yerinde yer almıyor muyum?”
“Haklı,” dedi Berkay sessizce. Ona baktığımda savunmaya geçti. “Abicim bize de demedin Batman’da sahne alacağını. Sonradan öğrendik Bülbül’le çıktığını.”
“Ve şu Bülbül meselesi,” dedi Ayşen asıl sorunun adı zikredilmişken konuşmak için. “Hozan biz bir plak şirketiyle anlaşmıştık hatırlarsan. Oraya bir çalışma vermek zorundayız. O zamana kadar da daha fazla tanınabilmek için tüm konserlerimize onlarla birbirimizden haberdar olarak gitmek zorundayız. Bunların farkındasın değil mi? Unutmuş olamazsın!”
“Unutmadım tabii…” dedim aldığım nefesi birkaç saniye tutarken.
“Sen hem benden hem onlardan habersiz sahne alıyorsun hem de yanında noname bir kadın solistle sahneye çıkıyorsun.”
“Bülbül noname biri değil,” dedim araya girip.
“Öyle mi? Hangi parçaların sahibi? Ya da hangi menajerle çalışıyor? Düzenli sahne aldığı bir yer bile var mı?”
“Konumuz Bülbül mü?” diye akıllıca bir soruyla Can girdi araya. “Bizi konuşacaktık.”
“Hozan kafasına göre bir kızla sahneye çıkıyor. Şu an bundan önemli bir konumuz yok,” diye cevap verdi Ayşen ona. Bana geri döndü. “Bunun açıklamasını yapacak mısın? Kim o kız?”
“Sevgilim,” dedim direkt.
Gülecek gibi oldu. “Şimdi de takıldıklarını sahneye mi çıkartıyorsun?”
Tavrından hoşlanmamıştım. “Takılmıyorum. Ciddi bir ilişki içerisindeyiz. Bülbül bundan sonraki her sahnemde benimle olacak.”
“Ne sıfatla?!” diye çıkışmasını kimse beklemiyordu. “Biz seni ünlü etmeye çalışıyoruz Hozan. Yanında kimsenin tanımadığı alelade birini de sırtlayamayız!”
Söylediği bir kelime Can’ı gücendirmişti. Ayşen sadece benim değil tüm grubun istemediği kişi olma yolundaydı artık.
“O halde ne yapacağımız açık,” dedim geliş amacıma dönüp. “Yolları burada ayıralım.”
Odada sessizlik oldu. Ayşen dediğimi anlayamaz gibi bakakalmıştı.
Yüzümü halıya çevirip sözümü söyledim. “Madem amaç sadece beni ünlü etmekti… Madem Bülbül’e yerimiz olmadığını düşünüyorsun… Biz yolları burada ayıralım Ayşen. Dostça…”
“Dostça(!),” dedi bir o kelimede mana arasa bulacakmış gibi. “Hozan şu an bana şaka mı yapıyorsun?” Berkay’la Can’a baktı. “Siz tepki vermeyecek misiniz?”
Can direkt sordu. “Amaç sadece Hozan’ı ünlü etmekse bize söz hakkı düşer mi?” Ayağa kalktı. “Kendi aranızda konuşun.” Salonun kapısını çekip gitti.
“Buna ne oluyor ya?” diyerek peşinden kalktı Ayşen. Berkay’a baktı. “Hozan derken hepinizi sayıyorum ben. Biz bir ekibiz. Gidip getirir misin şunu?”
Berkay bıkkınlıkla kalktı yerinden. Kapıyı çekip Can’ın peşinden gitti. Ayşen eliyle saçlarını geriye atarken bana baktı. “Yaptığını beğendin mi? Sırf sen birkaç defa bir kızla görüşeceksin diye bize yaptığını beğendin mi?”
“Ayşen, Bülbül benim sevdiğim kadın. Ben Bülbül’le…” dedim ama cümlemi tamamlatmadı.
“Bülbül, Bülbül, Bülbül! Bıktım bu isimden.” Üzerime eğildi. “Biz ayrılırken bu ekibe bir söz vermiştik. İlişkilerimiz grubumuzun akıbetini etkilemeyecekti.” Parmağını bana doğrulttu. “Şimdi senin ilişkin hepimizi mi etkileyecek?”
“Olayları çarpıtıyorsun,” dedim sakinliğimi sürdürmek için sessizce.
“Ben mi çarpıtıyorum? Hozan sen benle yollarını ayırmak istediğini söyledin! Hem de öylesine bir kız için!”
“Öylesine değil!” dedim ama anlamak istemedi.
“Ne kadar sürecek bu defa? İki hafta mı? İki ay mı? Bir sene mi? Sen bir ilişkiyi ne kadar sürdürebilirsin ki?” Saçlarını geriye itti sinirle. “Hozan kendini kandırma. Sen ilişki insanı değilsin. Olsaydın bizim ilişkimiz bitmezdi.”
Yerden kalktım. “Ayşen… Kapanmış defterleri açmanın anlamı yok. Kalbini kırmadan yollarımızı ayıralım diyorum sana.”
Bir anda göğsümden itmesini beklemiyordum. “Senin için ben geleceğimi bıraktım Allah’ın cezası! Ne yolları ayırması? Benim senin yolundan başka bir yolda planım bile yok.”
Gözlerimi kapayıp açtım. “Durumunu anlıyorum. Senin için en doğru şekilde…”
Elini kaldırarak bağırdı. “Neyi anlıyorsun sen? Ben senin için bu Allah’ın belası şehirde kalıyorum aylarca. Sen nereye gidersen oraya gidiyorum. Ben senin için üniversiteye gitmedim Hozan! Gitseydim şimdiye mezun olmuştum! Sen neyi anlıyorsun?”
Ondan bunu biz istememiştik. Bir sabah aniden gelip bize inandığını, her anımızda yanımızda olduğu bizi en iyi onun temsil edeceğini söylemişti. Biz ona güvenmiştik, o bize. Fakat üniversiteye gitmemesini biz istememiştik ondan.
Bunu ona söylemenin yüzsüzlük olacağını hissettim. Demedim. “Biliyorum. Hepimiz bunun farkındayız. Ama olmuyor Ayşen. Gideceğimiz yolda bize eşlik etmek istemiyorsun. Geç olmadan…”
“O kız istedi değil mi? Benim kim olduğumu biliyor muydu? Kıskandı mı?” Her sorusunda daha da yaklaşmıştı bana. “Seni neyle kandırdı? İlişkimizi mi öğrendi?”
“Ayşen…” dedim susması için.
“Ne Ayşen, ne? Birkaç ay yoktum Hozan! Yasını yaşadığını sandığım için sadece birkaç ay yoktum! Seni kullanıp ünlü olmaya çalışan bir kevaşe bulup…”
“Haddini bil!” Bağırmamla bir adım geriye çekilmişti sonunda. “Bülbül hakaret edebileceğin biri değil!”
Hayalkırıklığıyla yer aldı bakışlarında. Tiksinircesine baktı suratıma. “Allah belanı versin ya!” Kapıyı çekip çıktı o da.
Elimi yüzümde gezdirdim. Kırmadan, dökmeden, hak yemeden yollarımızı ayırmak istemiştim sadece. Bu duruma nasıl gelmiştik?
“Ayşen nerede?” diyerek girdi içeriye Berkay. Can’ı ikna edip geri getirmişti.
“Gelir birazdan,” dedim camın önüne çıkmış, titreyen elleriyle sigara yakmaya çalıştığını gördüğümden. “Biz bi’ konuşalım.”
“Sana demiştim,” dedi Can hiç oturmadan. “İlişkin ekibi dağıtacaktı. Bunu sana baştan demiştim.”
Elimi aniden kaldırınca yanımdaki davula çarpmıştım. “Sizle bir bok konuşulmaz!” Kapıyı çekip giden ben olacaktım bu defa.
Ayakkabılarımı giyip apartmandan çıktığımda Ayşen beni görmüştü. “Hozan! Sinirim dindi. Gitme, konuşalım.”
Bu defa konuşacak durumda olmayan bendim. “Sonra,” dedim gitmek için.
Sigarasını yere atıp peşime takıldı. “Fazla tepki vermiş olabilirim. Ama bana dediğine nasıl sakin kalabilirdim? Gelirsen şu an konuşmak istiyorum.” Durup ona döndüm. “İstediğinde görüşebilirsin Hozan. İstediğinle istediğin kadar gez dolan, hatta istiyorsan yat ayrıl. Umurumda değil. Tek umursadığım sensin.”
Beni anladığını söylerken bile anlamıyormuş. “Bülbül öylesine bir ilişkide olduğum biri değil Ayşen. Anlamıyorsun. O benim evlenmek istediğim kişi!”
Tüm sakinlik suratından çekilmiş bir perde gibi atılıp gitti. “Evlenmek mi?”
Kararımda nettim. “Bülbül’le evleneceğim. Bundan sonra sahnelere hep onunla çıkacağım.”
“Hayır,” dedi önce. “Hayır!” diye yükseldi sesi. “Kariyerinin daha çok başında… Olmaz! Evlenemezsin!”
“Artık menajerim değilsin,” dedim konuşmayı sonlandırmak için.
Bir anda yine bana saldırma isteğiyle kuşandı. Ellerini göğsüme vurdu. “Ne demek menajerim değilsin?” Ellerini tekrar vurmak istediğinde bileklerinden tuttum onu. “Nasıl evlenmek istersin? Kafayı mı yedin?”
“Dışarıdayız,” dedim hareketlerine çekidüzen vermesi için.
“Umrumda mı?” diye bağırarak ellerini aldı benden. “İzin vermiyorum! Ne bok yersen ye Hozan! Ama izin vermiyorum! O Bülbül denen kızla birkaç kez yattıktan sonra anlaşamayacak, ayrılacaksın.”
“Sesini alçalt!” dedim sokakta bizden başkası olmamasına rağmen bir tanıdığa denk gelme korkusuyla.
Beni geriye itmek istedi. “Git! Git ne yapıyorsan yap! Sonra bana geri dön.” Elini kendimden uzak tutmak için tuttum. Durmadı. Yine de itmek istedi beni. “Git Hozan! Hevesini al, gel. Ben hiçbir yere gitmiyorum.”
Sonunda itmekten kendi yorulup vazgeçmişti. “Ne yaparsan yap, ben hep kabul ederim seni. Anladın mı? Saçma sapan kararlarını duymamış gibi yapacağım.”
Şu an konuşulacak halde değildi. “Kararım değişmeyecek, bunu bil,” dedim konuşmayı bitirmek için. Sokağın ortasında bağırıp Bülbül adını anmasını istemiyordum daha fazla.
“Değişecek. Biliyorum. Seni çok iyi tanıyorum Hozan. O kızdan ayrıldığın an pişman olacaksın bu dediklerine. O yüzden duymamış gibi yapacağım.”
Ardımı dönüp gitmek istedim. Seslendi peşimden. “Hozan!” Arabanın kapısını açarken durup baktım. “Aramızda ne geçerse geçsin… Bana her zaman dönebilirsin. Kime gidersen git…” Arabaya binip kapıyı kapattım. Gaza basıp oradan ayrıldım.
Bir sokak kadar gittim. Orada durdum. Alnımı direksiyona koydum. Ayşen’in sevgisine inanıp ona karşılık verdiğim ilk güne kadar sövdüm kendime. Berkay’a bir yere ayrılmamalarını, birazdan döneceğimi yazdım. Bu konuşmayı bugün tamamlamak için kelimelerimi toparlamaya çalıştım.
🎻🎻🎻
Kahvaltıyı topladıktan sonra Memet abi işe gitmemişti. Onu bu saatte evde görüyorsam ya misafir gelecek demekti ya da bir davete gidilecekti. İnşAllah misafir gelmez diye dua edecekken salonda Baver abinin bugüne iş kalmaması için Hozan’ın nasıl çalıştığını abarta abarta anlatışını duymuştum.
Bana ha bire övgü bekler gibi çok çalıştım demesinin sebebini o zaman anladım. Abisi bugünü evde geçirsin diye onun işlerini yapmış, muhtemelen ona helal olsun demem için bana özellikle anlatmıştı. Bir ara onu ayrıca övecektim. Bunu yaparken arkasından kimin onu nasıl övdüğünü toplayıp gidecektim. Bu yüzden kulağımı salonun kapısına dayadım.
“Biliyordum,” dedi Yekta amca. “Benim çocuklarım üzerine düşerse her işi yaparlar. Hozan da elbet akıl tutup iş başına geçecekti.”
“Evlendirmeye çalışınca akıl başa geldi tabii,” diyen Koçer amca çok saçma bir yere bağlamıştı.
“Zorda olana yardım eder Hozan,” dedi Memet abi ise bence amcasından daha akıllı birisi olduğundan. “Beni zorda görüp yapmıştır. Birkaç hafta şirketin önünden bile geçmez o.”
“Geçecek,” dedi Yekta kendinden emin. “Bir defa konuşmuşuz, biraz düzelmiş. Üzerine düşüp doğru yola koyacağız.”
“Hozo’yu ha bire kötü yoldaymış gibi anlatıyorsunuz ya benim zoruma gidiyor,” diyen Baver abiydi. Ona biraz küstüm ama Hozan’ın abisiyken düzgün birisiydi. “Ne yanlışını görmüşsünüz, diyeceğim… Siz görmüşseniz ben de görmüşümdür. Yanlışken bile doğru olabilen adamdır benim kardeşim.”
“Ona da sen kötü örneksin,” diyen Koçer amcanın niyetini anlamamıştım. “Evlenmiyorsun, işe düzgün gitmiyorsun, evde de değilsin. Büyüğü böyle olanın canı düzgün olmayı çeker mi?”
Baver abi lakayt bir sesle cevap verdi. “Ya amca… Sanki senin önüne babam vardı da…”
“Çakal,” diye ilk uyarı Memet abiden, “Höst,” diye ikinci uyarı Yekta amcadan gelmişti.
“Yav şakadır yapacaktım,” diye kıvırmaya çalıştı Baver abi.
“Ulan ben senin yaşında evli çocukluydum şerefsiz!” diye çıkışan Koçer amca pek alıngandı.
“Amcaların gülü,” dedi Çakal abi kıvrak bir sesle. “Erdem’lik yapma da. Şakadır.”
Alınganlık yapma demek için bile arada babamın soyuna saydırmış olmuştu. O taraf umurumda olmadığı için alınmayacaktım. Bana söylemediği sürece tabii.
“Mesele Hozan’dır,” dedi Yekta amca ortamı toparlamak için. “Bu şarkıcılık işinde kendini kaybetmesin daha fazla. Saygın bir adam olsun önce. İşin başına tam geçmesi için abi olup siz teşvik edeceksiniz. Destek olacaksınız. Ciddi bir adam olmaya iteceksiniz.”
“Hamurunda yoksa yoktur,” dedi Baver abi. “Gelir gider o arada. Anam hamuruna zekadan kısıp hozanlıktan katmış. Ondan iş adamı yapmak bu evin içine park döşemek gibidir. İmkansız değil ama evin yaşanılırlığını bozar.”
“Sen çok biliyorsun?” diyen Koçer amcaydı. “Böyle böyle Hozan’a destek olup aklını bulandırırsın.”
“Amca bak sen az evvelki şakadan bana takmışsın, bakışından belli. Haklıyken de hak vermiyorsun bilerek. Hani kaçtır hanımın yoktur diye siniri boşaltamamışsın…”
Memet abi sanıyorum kardeşine çakmıştı bir tane. “Heywan! Düzgün konuş!”
“Ulan ben düzgün konuşurken dinliyor musunuz da? Hozo’nun üzerine oynuyorsunuz. Hassas o çocuk. Üzülüyor. Babam kırmış kalbini zaten. Gariban gariban bülbüller almış odasına onlarla dertleşiyor. Haberiniz var mıdır?”
Valla her gece ya onun odasındaydık ya benim. Bülbüllerle konuştuğunu görmemiştim daha. Tek konuştuğu Bülbül de bendim. Yoksa beni mi onlardan sayıyordu?
“Derdi neyse gelsin bizle konuşsun,” diyen Memet abi olmuştu. “Burada onun adına konuşmakla bir yere varamayız. Çağıralım, onunla konuşalım.”
“Önce sen tekken konuş Mem,” dedi Yekta amca. “Zimanêk nerm…*(Yumuşak bir dille…) Niyeti nedir öğren. Nereye varmakta olduğunun farkına vardır. Sonra biz konuşalım.” Sırayı Çakal abiye çevirmişti. “Sen de Baver…”
“Ben de konuşurum,” diyerek kıvırmaya çalıştı Çakal abi.
“Sen de dediklerimi yapacaksın!” diyerek konuyu onda tuttu Yekta amca. “Yaza kadar işin başına düzgün geç, kardeşine örnek ol. Bu yaz bir kız bulup…”
Zelal elinde ıslak bezle mutfağa girecekken duraksamıştı. “Madem konuşma var beni niye çağırmıyorsun?” diyerek yamacıma geldi. “Melese ne?”
Parmağımı dudağıma koyup sessiz olmasını işaret edecekken Baver abi bir anda kapıyı açmıştı. “Aha benim boğanın zil sesiydi o. Tanımışım.” Zelal’i tutup içeri soktu. “Bavo bu kızın kapı dinliyor.”
Zelal elindeki bezi gösterdi. “Çocuklar her yeri şiriz*(yapış yapış, tatlı kalıntısı) yapmış onu siliyordum. Ne kapı dinlemesi?”
Beni de ifşa etmesinden evvel kaçmayı akıl ettim. Kapıya doğru gittim ama Baver abi de odadan çıkmıştı. “Valla bu kız kapıyı dinlerken ben konuşamam. Gidiyorum.” Memet abi ardından seslense de bir hız ayakkabısını giymiş, arada elini saçıma vurmuştu.
“N’apıyorsun ya?” diye ardından bağırdım ama durmadı, koşarak gitti.
Memet abi peşinden kapıya çıkıp seslendi de yetişemedi. “Şerefsiz,” diyerek kapattı kapıyı. Kapının önündeki terlikleri düzeltiyor gibi yaptığımdan bana bir şey demeden içeri geri döndü.
Rahat bir nefes alıp mutfağa geçeyim dediğimde Zelal kapanan kapıya tek eliyle küpesini tutarak dayanmıştı. Bir mevzu olduğunun kokusunu almıştı, illa peşine düşecekti. Hozan konuşulmayacaksa ilgilenmeyeceğimden direkt mutfağa geçtim.
Zühre yengenin annesi bahçeye açılan camın önünde Mir’in ayaklarını toprağa değdiriyordu. Kadının yanına gidip gülümsedim. Bana gülümseyerek karşılık verdiğinde cesaret alıp yamacına oturmuştum. “Teyze o kızarttığın hamuru nasıl yapmıştın?” Esme yüzünden yememiştim ama aklımda kalmıştı. Müsait bir zamanımda yapardım mutlaka.
Zühre yengenin annesi hemen tarifi vermişti. Aslında basit bir şeydi. Sadece anneler değil, isteyen herkes yapabilirdi. Benim annem yapmamışsa da ben yapabilirmişim yani.
“Bülbül! Bülbül!” diye soluk soluğa Zelal koştu yanımıza. Beni kadının yanından alıp mutfağın kapısına götürdüğünde telaşlanmıştım. “Abimle babam senin hakkında konuşuyorlar.”
“Ney?” Sanki beni aramak için tüm evi ben koşmuştum onunla. “Ney konuşuyorlar?”
Zelal’in heyecandan gözleri irileşmişti. “Tam anlamadım. Ama uygundur falan dediler. Yengem de seni çok övmüş falan hatta. Abim, olursa iyi olur, diyordu.”
Kalbim hızlanıyordu. “Neye?”
“Neye olabilir?” dedi dalga geçecekmiş gibi. “Kadınla o kadar dalga geçtik saftır saftır diye ama ne kadar saklasanız da çakmış belli ki. Bence seni Hozan abime uygun buluyorlar. Onu konuşuyorlar.”
Elimde ne his varsa azaldı birden. Bunun ne demek olduğunu anlayamadım. Beni Hozan’a uygun bulmamaları derinden yaralardı. Ama uygun bulmaları demek de aramızda bir şeyler olduğunu sezmiş olmaları demekti. Yüzlerine nasıl bakardım? Benden gelinlik mi beklerlerdi?
“Bülbül,” diye seslendi Memet abi salonun kapısını açıp. Yerimde zıpladım. “Gel kardeşim buraya.”
İçim titredi orada. “Yok,” dedim Zelal’e. “Gidemem.”
Arkama vurdu elini. “Abim çağırıyor. Saçmalama.” Salona doğru itti beni. “Git.”
Memet abinin karşısına itilince kaçacak yerim kalmamıştı. “Zühre yenge çağırıyor,” dedim elimle kendimi gösterip. “Ben ona…”
“Başkası baksın,” diyerek kapıyı tam açtı geçmem için. “Sen gel buraya.”
Kızacak mı?
Memet abinin kardeşlerine kızışını defalarca duymuştum. Ben Devran abinin adam dövmesini bile görmüştüm. Tabii ikisi de bana öyle davranmamışlardı. Şimdi de kızmazlardı mantıken. Ama işte içim içime sığmıyordu.
Başımı sallayarak girdim salona salak gibi. Elimi bacaklarımı yere itmekle meşgulken buldum. “Merhaba,” dedim o telaşla.
“Çekinme. Otur şöyle,” dedi Memet abi bir sürü boş yerden biri bu işlevi bana sağlasın diye gösterirken.
Tam gösterdiği yere oturdum. Bacaklarımı o kadar birbirine yapıştırmıştım ki eteğim arada kalmıştı. Çaktırmadan ellerimle iki yandan çekip aradan çıkardım.
Memet abi kapıyı hafif açık bırakarak eski yerine oturdu. Babasına baktı. Başını salladı konuşmaya o girsin diye.
“Bılbıl kızım,” dedi Yekta amca elindeki tesbihinin taşlarını tek tek geçerken. Ona küs olduğum için doğrudan yüzüne bakmamıştım. “Biz seni biliriz, sen de bizi… Ne sen bizim evde yabancılık çekersin ne bizim evin insanı sende.”
Hozan ne ara konuşmuştu babasıyla? Dün eve gidişlerinde mi? Sanmıyordum. Öyle olsa bana hemen derdi. O halde Halime teyze söylemiş olmalıydı.
Yüzümü önüme eğmiş bulundum. “Hı hı,” dedim benden bir tepki bekliyorsa diye.
“Benim bir gelinim on geline bedeldir,” dediğinde zor bela yutkunmuştum. “Zöhre evdeyken biz evde on kadın var biliriz. Fakat o artık kendi evinin hanımıdır.”
Yani şimdi başka geline mi ihtiyacı vardı? Beni mi isteyecekti? Beni benden mi isteyecekti? Böyle bir şey olabilir miydi?
“Eğer senin de rızan varsa babanla konuşacağım,” dediğinde kalbimin atışı öyle hızlanmıştı ki dışarıdan duyacaklar diye ödüm kopacak olmuştu. “Bizim için sen Ferhat gibi evimizin halkındansın. Ona nasıl güvenmişsek sana da öyle güveniriz.”
“Kızlarla da anlaşırsın, biliriz,” dedi Koçer amca. “Gerektir seni alalım.”
Sırf kızlarla anlaşabiliyorum diye Hozan’a beni uygun görmeleri komik olurdu. Tabii Leyla’dan umut kesince elde ben kalmışsam başka.
“Amcam senin de evin kızlarıyla aran iyidir diye bu işi uygun bulursun demek istiyor,” dedi Memet abi böylesini söylemek daha münasip olur diye. “Tabii karar senin kardeşim. Kabul görürsen babanla babam görüşecek. Uygun bir dille hem aranızı yapmış oluruz hem senin konakta kalışına kimse laf edemez olur. Ne dersin bu işe?”
Şimdi evet desem Hozan’ı istiyorum mu demiş olacaktım? Yüzüm alev alırdı. Diyemezdim. Ama hayır demeye de ne elim varırdı ne dilim.
Nasıl evet diyeceğim? Abim olsaydı ya burada. Onunla konuşsalardı bunu. Beni ondan isterlerdi. Ben abime evet demekten çekinmezdim.
Ama hepsi abimi öldü sanıyor. Babamla da görüşmediğim için mecbur bana gelmişler. Bari kadınlardan biri benle konuşsaydı. Ben bu adamlara nasıl zaten senelerdir sevdiğim Hozan’dır derim?
“Ben…” dedim tek elimle diğer elimin üzerini kaparken. “Halime teyzeyle konuşsam?”
“Annem seni sever diye bilirim,” dedi Memet abi cevabı benden duymak istiyor. “Yine de konuşmak istersen çağırabiliriz.”
Başımı salladım yavaşça ayağa kalkarken. “Ben böyle biraz çekindim de…” dedim birbirinden ayıramadığım bacaklarım yüzünden adım atamazken.
“Çekinme, çekinme, ben geldim,” diyerek odaya Zelal girdi neşeyle. “Kapı açıktı da duyuluyordu. Dinlemiyordum.” Abisinin yamacına oturdu. “Ne konuşuluyordu? Ben aracılık edeyim?”
“Bılbıl,” dedi Yekta amca tesbihini çevirdiği parmağıyla beni gösterip. “Bizim evin işlerinde size yardım etsin, dedik.”
Ney?
Yekta amca kendinden emin bir sesle anlattı kızına. “Yakında gelen giden çok olacak. Bu kalabalıkta artık Zöhre gelin de yok. Gebedir zaten. Gelse kendini yorar. Mutfakta kadınlara yardım etsin diye birini almak şart oldu.” Bana baktı. “Bılbıl kızımız zaten evin kızıdır. Ferhat’tan biliriz onu. Madem sizle de arası iyidir, hanemizi yabancılamaz. O olsun istedik.”
Bunu mu istemişlerdi? Beni değil!
“Elalem de bu kız sizde ne arar diyemez. İyi olur, iyi,” dedi Zelal’in amcası.
Bacaklarımın beni neden ayağa kaldırdığını anlamamıştım. Ayaklarımın üzerinde durabileceğimi mi sanmıştı? Bu sözleri duyacağımızı bilmezken öyle sanarlardı tabii. Şimdi olduğum yere çökmek istesem geri oturmuş mu olacaktım? Kaçıp gitmek istesem ayaklarım beni nasıl götürecekti?
Ben beni Hozan’a uygun buldular sanmıştım.
Beni Hozan için ev bildiğim konağa hizmetçi olmaya mı uygun bulmuşlardı?
“Hizmetçi olarak mı…” diye sormaya bile varmadı dilim.
Memet abi hemen soramadığımı duydu. “Biz senden hizmet beklemeyiz abim. Evin kızlarıyla nasılsan öyle olursun. Onlarla gider gelir, onlarla birlikte evle ilgilenirsin.”
Hizmetçi olarak.
Zelal’in gözleri beni buldu. Beni buraya öyle bir hevesle itmişti ki bu sözlerle yerin dibine benimle bir girecekti. “Abi…” diyerek araya girecek oldu.
Konuşsun istemedim. Beni bu ortamda neyi duymaya beklerken neyle yıkılmış halde göstersin istemedim. “Okul,” dedim hemen. Sesimi tam çıkaramadım. “Okul var,” dedim bir nefes sonra. “Benim okulum var. Okula gideceğim.”
“Okulu ne edeceksin?” diye soran amcaya bakamadım bile.
Başımı iki yana salladım. “Ben okuyorum,” dedim başımı yerden kaldıramadan. “Bitirmem lazım. Döneceğim.”
“Bülbül istersen ben…” dedi Zelal mahçup bir sesle benim adıma konuşmak için.
“Hayır,” dedim ona bakıp. Göz göze geldiğimizde gözüm dolmuştu. Bakamadım daha fazla. Gözümü kaçırdım ondan. “Babamla konuşmanıza gerek yok. Ben yapamam. Okula döneceğim. Derslerim başlayacak zaten. Gittiğimde kaydımı yenilemiştim. Size veda etmeye gelmiştim.”
“Ya hayır,” dedi Zelal yerinden kalkıp. “Bülbül…”
Bana uzattığı elini tutup sıktım. Buz tutmuş parmaklarımı hissedince ellerime baktı. “Babam çağırmıştı zaten. Önce oraya geçeceğim. Sonra okula…”
“Bizim haberimiz yoktu,” dedi Memet oturduğu yerden yüzümü görmek için bana bakarken. “Otur, okul işini konuşalım o zaman.”
“Tarihler açıklanmadı. Zühre yenge bekliyor beni,” dedim bir an önce oradan kaçmak için. “Ben gitmeden ona yardım edecektim.”
“Zelal halletsin. Biz konuşalım,” dedi Memet abi kalktığım yeri göstererek.
“Yok. Sonra,” dedim ağlamam çoğalınca. “Yine geleceğim.” Zelal’in elini bırakmadan çıkmak istedim. Ağlayacağımı anladı Allah’tan. Benimle çıktı oradan.
Merdivenleri koşarak dün kaldığım odaya çıktım. Kendimi oraya atar atmak bıraktım Zelal’in elini. “Çık lütfen.”
“Bülbül vallahi ben böyle söyleyeceklerini…”
Ağlamamı tutamadım daha fazla. Zelal’e döndüm hışımla. “Niye beni kandırdın?”
“Bilmiyordum,” dedi yeminler vererek. “Sandım ki…”
“Senin yüzünden!” dedim ona vurma isteğiyle elimi kaldırıp. Vuramazdım, indirdim geri. “Senin yüzünden böyle oldum.”
“Allah belamı versin ki…” diyeceğinde onu ittim çıksın diye. “İnip babamlara diyeceğim. Abimle Bülbül birbirlerini…”
“Sakın!” dedim elimin tersiyle yüzümü silerken. “Konağa ancak hizmetçi olur dediğiniz kız abimle evlilik hayalleri kuruyor deyip beni rezil etme burada. Sakın!”
“Ya ne bilsinler?” dedi o da ağlayacak halde. “Seni sevdikleri için bizimle kal istemişler. Ondan…”
“Hep aileni savunuyorsun,” dedim çıkıp gitmesi için iterken. “Beni kimsenin sevdiği yok! Boşa kalma, bir işe yara da kal diyorlar.”
“Bülbül hayır,” dedi Zelal benim tamamen yanlış anladığımı anlatmak için.
“Lütfen çık,” dedim kapıyı açıp. Başkasının evinde bağır çağır kavga da edemezdim. “Zaten utanıyorum. Çık Zelal. Lütfen.”
Halime acıdığından çıkmıştı. Peşinden kapıyı kapatınca üzerimdeki elbiseyi yırtmak istercesine bir hışımla çıkarıp yatağa attım. Usturuplu giyinsem de olmuyordu çünkü. En fazla hizmetçi olmaya uygun oluyordum gözlerinde.
N’apsam Hozan’a yakıştırmıyorlar beni. Nasıl olsam ona istemiyorlar beni.
Şoförlerinin kardeşiyim diye mi?
Kendimi çıplak hissedince dünkü kotumu giydim alelacele. Uzun kollu tişörtümü geçirdim üstüme. Gözyaşlarımı silip de geçmişti başımdan. Olduğum yere çöktüm. Orada ağlamamı tutamadım daha fazla.
Çok utanmıştım. Karşılarında hevesli hevesli duruşum şimdi öyle rezil geliyordu ki gözüme, çok utanıyordum kendimden. Oturuşumdan, başımı sallayışımdan, okulu bahane edip kaçışımdan. Her şeyimden o kadar utanıyordum ki buradan hemen şimdi çıkıp gitmek istiyordum.
Zelal kapımı açtığında bu defa annesiyle gelmişti. “Ağlıyor işte,” dedi beni gösterip. Elimle yüzümü silip gizlemek istedim kendimi. Ama getirene kadar her şeyi anlatmış annesine. Saklayamadım utancımı.
Halime teyze yere oturup yüzüme bakınca kızmış gibiydi. “Niye ağlıyorsun? Erkekler evin içini ne bilir de sen onlarla konuşuyorsun? Beni çağırsaydın!”
“Onlar çağırdı beni,” dedim şikayet etmek için. Ağlamam durmadı bir türlü. “Salak olan benim. Burada işim neydi? Gitseydim ya.”
Zelal de çöktü yere. “Ben ettim o salaklığı. Ne bileyim? Annem babamla konuştu sandım.” Annesine baktı teessüfle. “Niye demedin?”
“Baban sözümü dinliyor?” diye kızına kızdı Halime teyze.
“Dinlemesin. Sen söyleseydin yine de.”
“Sanki odaya gelince… Tövbe tövbe,” diyerek sözünü yarıda bıraktı Halime teyze. Bana dönüp yüzümdeki ıslaklıkları bir de o sildi. “De ağlama boşa. Vallah dinlese de dinlemese de ben ona diyeceğim. Duyunca pişman olacak. Ben ne hata yapmışım, diyecek. Boşa ağlıyorsun Nalinim.”
Burnumu çekerken omuzlarımı kaldırıp indirdim. “İstemiyorum. Deme.” Çekmekle kurtulamadığım sümüğüm akmasın diye bileğimi sürdüm burnumun ucuna. “Yekta amcayla bir daha asla konuşmayacağım.”
“Piii…” dedi Halime teyze. “Olur öyle?”
Omzumu kaldırıp indirdim tekrar tekrar. Zaten küstüm. Küsken bile küstürebilmişti ya beni. Daha nasıl konuşurdum onunla?
“Sen de istemedin beni,” dedim Halime teyzeye. “Leyla’yı istemiştin önce.”
Halime teyze önce beni istediğine dair yeminler etti. İnanmak istemedim ona. Ağlıyorum diye kandırıyordu belki. Hozan’ın arkadaş olduğumuzu söylemesi yüzünden beni hiç istemez sandığı için, Leyla’yı öylesine olsun diye seçtiğini ama hep beni istediğine dair Kur’an üzerine yemin verince biraz inandım sadece. Ama işte geçmedi içimdeki kırgınlığım.
Yüzümü dizlerime eğdim. Hozan’ın annesinin önünde Hozan’ın babası beni Hozan’a istemiyor diye ağlamak yeterince utanç vericiydi.
Halime teyze sırtımdan çekip kucağına düşürdü beni öylece. “Hişşş…” dedi sırtımı sıvazlayıp. “Böyle ağlanır buna? N’olmuş? Bir şey değildir. Bunlar geçer.”
Sırtımı sıvazlaya sıvazlaya susturmaya çalıştı beni. “Kimse istemiyor beni,” dedim ağlayacak yer bulunca. “Kimse…”
Abim geldi aklıma. Annem de babam da onu istemediğinde böyle zoruna gitmiş olmalıydı onun da. Hozan’ın annesiyle babası istemeyince bile bu kadar içim yanmışsa abimin canı ne çok yanmış olmalı o zamanda.
Hem kendime hem abime ağlamakla doldu içim. Tutamadım kendimi. Daha çok ağladım.
“Nalinim,” dedi Halime teyze şaşkınlıkla. “Bu kadar ağlanmaz.” Sırtımı sıvazlayan eli saçlarıma çıktı. “Bunlar geçer kızım.”
Ne geçerse geçsin, istenmemişlik geçmezmiş. Kim istemeyecek olsa, ilk istenmemişliğe gidermiş insanın içi.
Nasıl geçerse geçsin, her geçişinde ilkini hatırlatırmış her kırgınlık. Neyi geçirmek gerekse, ilklere gözyaşı dökermiş insanın gözü.
Halime teyze halledeceğini söyleyip beni dinlenmeye bıraktığında Zelal’le de konuşmak istememiştim. Uykum olduğunu söyleyip gözlerimi kapadım çıksın diye. Nihayet odada yalnız kaldığımda ne yapacağımı bilemeyip kalktım.
Abimi aradım. Açmadı yine. Açacağına dair umut bile bırakmamıştı artık bende.
Hozan’ı aradım. O ilk çalışta açmıştı. “Yanına geleyim mi?”
“Sen ağladın mı?”
Görmeyecekse de başımı sallamıştım. “Geleyim işte.”
“Ben almaya geleceğim seni. Gitme bir yere.”
“Tamam,” dedim içimi çekip. Çıkarıp attığım kıyafeti katlayıp yastığın üzerine koydum. Kime yakıştırıyorlarsa ona giydirsinlerdi artık.
Kimseye görünmeden indim basamakları. Koridoru boş bulduğumda vestiyerden çantamı alıp kapıyı sessizce çekip çıktım dışarı. Dış kapıya çıktığımda Hozan gelmişti bile.
“Niye ağladın sen?” diye sordu direkt.
“Abimi özledim,” dedim beni buradan götürsün diye. Arabaya bindim hemen. Konuyu değiştirmek için sordum. “Ayşen’i kovdun mu?”
“Ekipçe birbirimize girdik, ara verdik. Daha konuşacağız,” dedi sıkıntıyla. “Menajerliği bırakmak istemiyor, agresif davranıp işi yokuşa sürüyor.”
“Sür gidelim,” dedim nihayet içimi soğutacak bir yer bulunca. “Bir de ben varken konuşun bakalım.”
Arabayı çalıştırdı ama hiç de götürmeye gönüllü değildi. “Sakin konuşulacak bir ortam değil sevgilim. Girmesen daha iyi…” diyeceğinde böldüm onu.
“Daha iyi. Ayşen’e diyeceğim kalmıştı içimde.”
Yekta amcaya bağıramıyordum. Memet abiye kızamıyordum. Koçer amcaya söylenemiyordum. Hiç değilse Ayşen’e bana yaptığının hesabını sormak istiyordum.
Can’ların evine gelince Hozan hemen indirmedi beni arabadan. “İstersen sen hiç girme. Ben konuşayım. Üzülmene değmez.”
“Bu defa üzülen ben olmayacağım,” dedim kemerimi açıp inerken. Hozan da inince ona baktım. “Ben konuşurken araya girme, tamam mı?”
İçine sinmiyordu bir türlü. “Veli toplantısına annesiyle gelen çocuk gibi olacağım. Sen arabada bekle işte.”
Tartışma çıksa orada olmamı istemediğini anlamıştım. Ama ben tartışma çıksın da orada olayım istiyordum. “Benim o kıza diyeceklerim var Hozan. Geride kalamam. İstersen sen bekle arabada.”
“Ya sabır,” diyerek apartmanın bahçe kapısını açtı geçmem için. “Bugünü bir atlatsaydım.”
“Ben o günü atlattıysam sen de bu günü hayli hayli anlatırsın,” dedim binanın kapısını ondan önce iterken.
İçeri girmek yerine duraksadı. Yüzümde bir şey görmüştü sanki. “Ney?”
“Yine öyle bakıyorsun.”
“Nasıl?”
“Bana karşı bir kinin varmış gibi baktığın zamankiler gibi.”
“O kin Ayşen yüzünden vardı,” dedim nihayet asıl sahibine yönelteceğim ana geldiğimiz için. “Şimdi sen de öğreneceksin.”
Can’ların evinin ziline bastım. Kapıyı Berkay açmıştı. “Aaa Bülbül,” dedi beni hiç de görmeyi umduğu bir zamanda değil.
“O kız bir de buraya mı gelmiş?” diyen ses Ayşen’indi.
“Çok güzel,” dedim ayakkabımı çıkarırken. Aradığım buradaydı ve nihayet Can’lar koridora da halı atmıştı. Ayakkabımı çıkarıp girdim içeri.
Ayşen muhtemelen Hozan’ın geldiğini gördüğü için camın önünde içtiği sigarasını söndürmüş bizi bekliyordu. “Demek sendin,” dedi baştan aşağı beni incelerken.
“Hatırlamadın mı?”
Beni konakta gördüğü zamandan bahsettiğimi sanmış olacak bana değil Hozan’a bakmıştı. “Ne bu şimdi?”
“Bülbül’ün diyecekleri varmış,” dedi Hozan salona girip sırtını duvara yaslarken. “Söyle sevgilim. Artık bana karşı şu kinin neymiş öğreneyim.”
“Bir dakika,” diyerek Ayşen girdi lafa. “Biz gerçekten bu kızı mı dinleyeceğiz?” Can’la Berkay’a baktı. “Bir şey demeyecek misiniz? Hozan’ın hangi çıktığını gruba dahil ediyorduk biz?” Can’a özellikle baktı. “Hozan’ın takıldığı kızlarla hani görüşmüyorduk?”
Dayanamayıp sordum. “Ağzından Hozan’dan başka söz çıkmaz mı senin?”
“Sen konuşma!” diye bağırdı bana bir anda.
“Saygısızlık yapma Ayşen,” diye Hozan araya girdi. “Buraya kız arkadaşımı konuşsun diye getirdim.”
Ayşen hayalkırıklığıyla benim sevgilime baktığında dikkati kendi üzerime çekmek için sordum. “Grupta üç kişi var ama menajerin ağzından sadece Hozan’ın adı çıkıyor.” Ayşen hışımla bana döndüğünde susmadım. “Can’la da Berkay’la da sadece Hozan’la alakalı konuşmak için konuşuyorsun. Hep böyle misin?”
Ayşen Hozan’ın arkadaşlarına döndü. “Aklınızı böyle mi doldurdu ben yokken?”
Can’dan beni onaylamasını beklemiyordum. “Haksız mı? En son ne zaman ikimizden birinin adını andın?”
Ayşen sinirden gülecek oldu. “Sizin beyniniz yıkanmış!” Berkay’a uzattı elini. “Seni defalarca aramadım mı?”
“Hozan’ı sormak için…” diyecek oldu Berkay.
Ayşen ona çıkıştı. “Çünkü grubun devamlılığı ona bağlıydı!”
Direkt sordum. “Niye? Hozan’sız çalamıyorlar mı?”
Bana döndüğünde bir adım geriye çekilmesem vuracak sanmıştım. Hozan kolunu önüme koyup beni ardına aldı. “Böyle konuşacaksan burayı terk et Ayşen!”
Ayşen elini saçına atıp geriye itti. Ardına dönüp cama doğru gitti orada sakinleşmek istiyor gibi.
“Cevap vermedin,” diyen Can oldu. “Bülbül bir şey sordu.”
“Ne saçmalıyorsun?” diyerek Can’a döndü Ayşen. “Hozan’sız kim size ne iş verir? Solist olmadan bu grup ne ki?”
“Gerçekten mi?” Sorumla bana dönmek istediğinde önümdeki Hozan’la karşılaşmıştı. “Gerçekten Hozan’sız bir hiçlermiş gibi mi davranacaksın?”
“Hozan şu kızı sustur!” dedi sesime tahammül edemiyormuş gibi.
Susmayacaktım. “Sırf sen Hozan’a yakın olmak için menajercilik oynayasın diye Berkay’la Can’a sadece Hozan’ın çalabileceği bir enstrümanmış gibi mi davranacaksın?”
“Seni var ya…” diye Hozan’ı aşıp bana saldırmak istediğinde onu Berkay tutmuştu.
Hozan direkt bana döndü. “Çıkalım sevgilim. Bu saygısızlığa katlanmak zorunda değilsin.”
“Henüz diyeceklerimi demedim,” dedim Hozan’dan yana kayıp direkt Ayşen’e bakarken. “Gerçi sen menajer olmak için bile yalan söylemiş kızsın. Bunu mu yapmayacaksın?”
“Ne yalanı?” diye soran Can’a döndüm.
“İstanbul’da sahne aldığınız zamanlardan birindeydi. Mekanda çok popüler olduğunuzu duyan plak şirketinden gelenler oluyordu. Fötr şapkalı bir adam vardı. Sizi…”
“Yalan söylüyor!” diye bağırdı Ayşen daha anlatacaklarımı tamamlama bile izin vermeden. “Hozan’ı bizden ayırmak için yapıyor!”
Berkay onu tutarken bile beni dinliyordu. “Bizim patronu mı diyorsun?”
Ayşen Berkay’ı yakasından tuttu. “İnanıyor musunuz?”
“Evet,” dedim Berkay’ın sorusuna cevap olarak. “Adam sizi sorduğunda Ayşen eğer menajeriniz olmazsa onunla anlaşmayı kabul etmeyeceğinizi söyleyip önce kendi işini garantilemişti.”
Can’la Hozan Ayşen’e döndüğünde Ayşen Berkay’la mücadeleyi bırakmıştı. “Yalan söylüyor! Sizin için pazarlık yapmıştım ben.” Bana baktı bir anda. “Orada bile değildin! İftira atmak için…”
“Oradaydı,” dedi Can sözünü kesip. Hozan ona döndüğünde açıkladı. “Sana bir kızın ağlayarak bizden yol parası istediğini söylemiştim. Hatırlıyor musun?” Hatırlamazdı. “Bülbül’dü.”
Hozan bana döndüğünde nihayet o gece orada olanlardan bahsedebilecek oldum. “Sen karavandaydın,” dedim gülümsemeye çalışıp. Gülemedim. “Ayşen’le…”
Hatırladı.
Utanç yüzüne cılız bir renkle sızdı önce. Yutkundu. Bir şey der diye bekledim. Utancın kırmızısı kuvvetlendikçe kenetlendi dudakları. Konuşamadı.
“Oradaydım,” dedim, başımı bir defa salladım. “Zor durumdaydım. Sana denk gelince kurtuluşumsun sanmıştım. O yüzden oradaydım.”
Hozan’ın gözleri kapandığında Ayşen’e döndüm. “Önce kendi işini garantiye aldın. Resmen menajer olup kendine kazanç kapısı oluşturdun. Bunlar umurumda bile değil gerçi.” Elimle Hozan’ı göstermek istedim. Çok kalkmadı kolum. Yarıda kaldı. “Ama sen benden onu almaya kalktın.”
“Sen orada yoktun!” diye bağırdı suratıma korkuyla. Dediklerim yüzünden şüpheleniyordu ama beni hiç hatırlamıyordu.
“Hozan’a ulaşmak için sana gelmiştim,” dedim bu defa sadece Ayşen’e. “Onun aşiretindenim. Abim konaklarında şoför, çocukluk arkadaşız. Adımı söylersen beni tanır, zor durumdayım, yardım lazım, demiştim. Hozan’a sorup geleceğini söylemiştin. Sahneye gidip para alıp geri geldin. Ozan akrabalarıyla görüşmek istemiyor, ona köylü gibi Hozan denilmesini istemiyor, deyip para verip göndermeye çalışmıştın.”
“Yemin ederim…” diye araya girecek oldu Hozan. “Bana öyle bir şey…”
Elimi kaldırıp ona bakmadan susturdum. “Biliyorum. O gün anlamadım. Sana çok kırıldım. Ama Taklitçi’yken beni tanımamandan anladım. Sen o gün de beni tanımamışsındır.” Gözüm Ayşen’deydi hâlâ. “O gün nasıl zordaydım, biliyor musun?”
“Her şeyi planlamış!” diye bağırdı Ayşen, gözü sadece Hozan’da. “Hozan her şeyi planlamış bu kız. Taklidini yapması, bana iftira atması, hepinizi doldurması…”
“O gün oradaydı,” diye onayladı Berkay da. “Ben de görmüştüm.”
Gözümün dolduğunu yüzlerini göremeyince anladım. Elimi vurup hemen düşürdüm yaşları. “Karavanın nerede durduğuna kadar söylememi ister misin?”
“Nalin…” dedi Hozan sonunda.
Ona bakmadım. Baksam ağlayacaktım. “İsterseniz patronunuzu arayıp bu dediklerimi teyit edebilirsiniz.”
Ayşen bir anda yüzümü parçalamak ister gibi atıldı öne. “Seni mahvederim!” Hozan tuttu onu. Geriye itti. Ayşen tokat yemiş gibi oldu o an. Hozan’a bakakaldı. “Ben senin için üniversiteye gitmedim! Senin hayallerin için kendi hayallerimden vazgeçtim!”
Ben buna hiç inanmıyordum. “Gerçekten kazanmış mıydın?” Bir şey bildiğimden değildi. Sadece ağzından çıkan her şeyin yalan olduğuna kendimi inandırabilirdim. “Belki aynı sene girmişizdir sınava. Kaç almıştın? Onu da kontrol edelim mi?”
Ayşen ne diyeceğini bilemez halde bakakaldı bana. Sonra Hozan’a, en son kalan ikiliye baktı. “Bu kıza inanıyorsanız size hiçbir şey göstermeyeceğim.”
Gülecek oldum o an. Ağlamam çoğalmıştı yanlışlıkla. “Bu da mı yalandı? Arkadaşlarına onlar için fedakarlık yapmış gibi davranıp durdun mu?”
Ayşen’in maskesi düşmüştü ama bana olan nefreti çoğalmıştı. “Sırf Hozan’ı kendine bağlamak için bana iftira atıyorsun! Herkesi kandırabilmek için planını baştan kurmuşsun! Beni içine çekiyorsun! Hozan’ı sana yedirmem!”
“Hozan da Hozan!” diye patladı Can bir anda. Ayşen ona baktığında telefonunu çıkarmıştı. “Tek bir şeyi merak ediyorum ulan!” Telefondan birinin numarasını bulup aradı. “Sesinizi çıkarmayın.”
“Hayır, hayır, hayır!” diye bağırdı Ayşen telefonu kapatması için. “Adama rezil olacağız, kapat!”
Telefona uzacağında ondan önce Hozan almıştı telefonu. İşaret parmağını Ayşen’e doğrulttu. “Gıkını bile çıkartma.” O sıra arama yanıtlanmış, patronlarının sesi hoparlörde yankılanmıştı.
Ayşen iki eliyle ağzını kapattığında Hozan kendini tanıtıp adama kısaca selam vermiş, acil bir şey sormak için müsaitlik durumunu öğrenmişti. “Evet, bir süredir yastan dolayı sizle irtibata geçemiyorduk. Biliyorum. Fakat şu an sahnelere geri dönecekken menajerimizle yollarımızı ayırmaya karar verme aşamasında size bir şey danışmamız gerekiyor.”
Ayşen başını iki yana sallarken patron konuşmuştu. “Nihayet! Bak genç, açık konuşacağım. Dışarıda ünlü olmak için kapımızda yatacaklar varken siz beceriksiz menajerde ısrarcı olarak kendinizi bitirecektiniz. Buralı olsanız sizle bunları yüz yüze konuşmak isterdim ama menajer kız onsuz iş almayacağınızda çok diretince arkadaşınız için kendinizi hiç edeceğiniz belli olmuştu.”
Tüm gözler Ayşen’i bulduğunda Ayşen gözlerini kapamıştı yalnızca. Patronları konuşmaya devam etti. “Gençsiniz, arkadaşlarınızla birbirinize bağlısınız, anlıyorum. Ama piyasa sizin gibilerini çok gördü Hozan Merxas. Beceriksiz bir menajerle bu sektörde birkaç yıl daha devam edemezdiniz. Ya biz yollarımızı ayıracaktık ya siz o iş almayı bilmeyen kızla ayrılacaktınız. Doğru olanı yaptınız.”
Telefona Can yaklaşıp hemen kendini tanıttı. Menajerlerinin onları dolandırdığını, şu ara Hozan’sız hiç işe çıkmadıklarını söyledi.
Patron biraz kinayeli karşılık verdi ona. “Yani… Can kardeş. Biz sizle görüşmek istedik. Üsten üsten menajersiz bizle konuşamaz dedirten sizdiniz.” Muhtemelen bunu hiç dememişlerdi. Ayşen kendini aralarındaki tek köprü yapmak istemişti. “Bana kalsa Hozan arkadaşınızın tarzı size uymuyordu. Ayrıca işe çıkmak istediğinizi bilsem ona göre mekanlara sizi önerirdim. Neyse… Zararın neresinden dönseniz kâr. Menajerden kurtulup buraya gelebilirseniz ofisimize bekleriz. Yüz yüze konuşalım bunları. Ayşen’le olan sözleşmeyi feshedelim. Sizlere önereceğim birkaç menajer de olur hem.”
“En yakın zamanda geleceğiz,” diyerek adama veda etti Hozan. Telefonu kapatıp indirdiğinde Ayşen’e bakıyordu. “Nasıl yapabildin bunları?”
“Hozan,” dedi ağlamaklı bir sesle. “Hozan beni çok yanlış anladınız.”
Onun ağlamaklı hali beni öyle sinirlendirmişti ki ağlayasımı bırakmıştım.
“Neyi yanlış anladık?” diye bağırdı Hozan sonunda. Telefonu kaldırdı. “Adamın dediklerini de mi duymadın?”
“Ben ne yaptıysam senin için…” dedi Ayşen.
O nokta Can uzanıp telefonunu aldı. “Zaten başından beri Hozan için buradaydın.” Ayşen’e baktı hüsranla. “Bari bizi harcamasaydın!” Kapıyı gösterdi. “Döndüğümde evimden defolup gitmiş ol!” Çıkacağı an Hozan’a baktı. “Artık bi’ avukat ayarlarsın. Başımıza bu belayı sen açtın.”
Berkay hiçbir şey diyemeyecek kadar hayalkırıklığıyla doluydu. Kimseye bakmadan Can’ın peşinden çıktı. Biz kaldık sadece.
“Grubu mahveden senmişsin,” dedi Hozan Ayşen’e.
Ayşen sonunda yalnız kalınca tüm maskesini indirmişti. “Hozan onlar umurumda bile değil. Senin arkadaşların diye ekipten sayıyordum. Ama sen gerçekten umrumdaydın. Sana hiç yanlış yapmadım.”
Hozan iğrenircesine bir adım geriye çekildi. “Yapabileceğin en büyük yanlışı yaptın zaten. Beni arkadaşlarıma rezil ettin.” Bir adım daha çekildi. “Beni Bülbül’e rezil ettin. Ulan beni bana rezil ettin! Seninle konuştuğum için bile kendimden tiksiniyorum.”
“Hozan…” diye ona gidecek oldu.
“Defol,” dedi Hozan direkt. “Şirketin avukatı seni arar. Bundan sonra onunla muhatap olursun. Defol şimdi.”
Ayşen inanamazca baktı ona. “Senin için yaptığım onca şeye rağmen…” Beni gösterdi eliyle. “…şunun için mi?”
Daha hâlâ burada n’apıyorum?
Ardımı dönüp çıkacak oldum. Hozan onu bırakıp bana seslendi. “Bülbül!”
Burada kalsam sinirden ağlayacaktım. “Konağa gideceğim,” dedim peşimden gelmesin diye. Evden çıktım. Ama peşimden geliyordu işte. “Hozan gelme!”
“Ben götüreyim,” dedi koşup önüme geçti. Sanki o bırakmasa onu bırakıp gidecekmişim gibi telaşlıydı.
Ayşen de onun peşinden gelmişti. “Hozan! Gitme!”
Onu burada o kızla bırakmak istemedim. Arabaya bindim. Hozan da binip çalıştırdığında Ayşen ardımızdan bağırmıştı. “Hozan!”
Başımı cama çevirdim Hozan’a bakmamak için. “Hepsi benim hatam,” dediğini duydum.
Ağlamamı daha hâlâ tutuyordum. “Konuşma,” diyebildim sadece.
🎻🎻🎻
Konağa kadar konuşamadım. Kapının önünde durduğumda Nalin’e seslenemeden beni bırakıp gitmişti. Arabada tek kaldım. Peşinden konağa giremedim.
Ben nasıl bir bok yemişim?
Alnımı direksiyona yaslayıp bir süre öylece durdum. Başımı kaldırmak ağır geliyordu şimdi. Bir süre sadece öyle durup düşünecektim.
O yaşta anın heyecanıyla işe atılırken de Ayşen’le deneyebileceğimi sanırken de ne düşündüğüme anlam veremedim.
Ben o gün İstanbul’da Bülbül’le karşılaşabilirdim.
Onu bırakmazdım. Alır buraya getirirdim. Ayşen’le hiç olmazdım. Bülbül’ü hatırlardım yine. Bana kendini hatırlatırdı. Karavanımdan nefret etmezdi. Onunla gezerdik birlikte. Belki aynı sınava hazırlanırdık peş peşe. Onunla yeniden okul arkadaşı bile olurduk belki.
Benim Nalin’le olabileceğim her şansım elimden öylece uçup gitmiş.
Taklitçi’min peşine düşmek benim onunla olabileceğim son şansımmış.
Şimdi de bunu elimden almak istiyorlar.
Arabanın kapısını açıp abim bindi yan tarafa. “YAllah şoför. Sür gidelim.”
Ona karşılık vermedim. Direksiyonu tutan ellerimi başımın üzerinden geçirip kollarımla yüzümü sakladım.
“O ne lan?”
“Abi ben çok hata yapmışım.”
“Yeni bir şey değil,” dedi muhtemelen yüzümü görmeyi bekliyor. “Yüzünü niye saklıyorsun?”
“Utanıyorum,” dedim beni böyle bırakıp gitsin diye.
“O nasıl şey?” dedi ensemden tutup kaldırmaya çalışıp. Direksiyonu tuttum kalkmamak için. “Hozan mal olma. Kaldır başını. N’olmuş?”
Başımı kaldırdım ama yüzüm yerden kalkmayacakmış. “Ayşen bizi dolandırmış.”
“Ben sana arkadaşla iş yapılmaz demedim mi? Sana düzgün menajer ayarlayalım, bunla yola çıkılmaz demedim mi?”
Cevap veremedim. Çünkü demişti.
Ben konuşmayınca hesap soracak sesi değişti. “Oğlum böyle işler deneyim gerektirir. Adam tanımak gerektirir. Siz acemi o acemi… Olmayacağı belliydi. Kız dolandırmasa da tecrübesizlikten hata yapacaktınız zaten. Boş ver.” Elini çeneme koyup yüzümü kaldırmak istedi. “Nedir zararınız? Para mı?”
Başımı yana çevirip orada indirdim. Maddi kaybı bana değildi. Olsa da bir şey değildi. Arkadaşlarım bu işten geçiniyordu benim. Onlar zor günler geçirmişti.
“Ey!” dedi abim çenemi zorla tutup kendine çevirirken. “Niye böyle yapıyorsun?” Yüzüme baktı. Göz göze gelince utançtan bir ağlama attı çehreme. “Bismillah. Xer be?*(hayrolsun?)”
Dirseğimde abimin elini kendimden itip başımı önüme eğdim. “Abi ben hep hata yapıyormuşum gibi hissediyorum.”
“Temam, yapıyorsundur,” dedi normalmiş gibi.
Normal değildi. “Utanıyorum.”
“Hatandan mı?”
Sadece o kadarından değildi. Elimi tersiyle gözümü sildim hemen. “Kendimden.”
Abim oturduğu yerde yan dönüp tamamen bana bakmak istemişti. “Oğlum tanıdık avukat bir ahaşım var. Ona çözdürürüm meseleyi. En fazla ne olmuştur?”
Diğer gözümü de sildim. “Bülbül de oradaydı.” Tekrar dolan gözlerim başımın belası olmuştu. Tekrar tekrar sildim onları. “Çok utandım. Konuşamadım.”
Abim elini enseme atmıştı. Vurmak için değildi. Gereksiz bir masaj yapacak gibi sıkıp bırakıyordu parmakları. “Ağlamadan anlat şunu.”
“Ben böyle olacağını bilmiyordum.” Gözümü ne kadar silsem akacağını kabullenince başımı yanımdaki cama çevirmiştim. “Abi ben böyle olacağımı bilmiyordum.”
Bülbül’ün orada olabileceğini bilmiyordum.
Günün birinde bir kızın gelip herşeyim olacağını bilmiyordum.
Nalin arabadan inerken yüzüme bakmamıştı. “Abi ben nasıl toparlarım bilmiyorum.”
Her şey zor geliyor.
“Hayat ciddileşti değil mi?” Ensemi sıkıp bırakan eli sırtıma indi. Bir defa vurup orada durdu. “Ne eskiye dönmek istiyorsun ne de eski senin yakanı bırakıyor. Yeniyi kurmak istiyorsun ama yeniyi kurmak ne bilmiyorsun. Arada kalınca her şey zor geliyor. Çünkü hayat ciddileşmeni istiyor.”
Yüzümü abime döndüm o an. Yarım gülmüştü bana. “Senin gideceğin yolun kaldırımlarını biz döşemişiz oğlum.” Dirseğini koltuğun sırtına dayadı. “Tane tane anlat bakayım. İlladır çözeceğiz.”
Abime Ayşen’le olan ilişkimi, menajerimiz olarak neler yaptığını, bugün hangi noktaya geldiğimizi anlattım.
Abim kaçırdığım yerden sordu. “Bülbül’ün İstanbul’da işi neymiş?”
“Soramadım,” dedim o an utançtan hiçbir şey soramadığımdan.
Sırtıma vurdu bir kez daha. “Kaldır şu başını. Kız görmüşse görmüş. Seni birkaç ilde taklit edip rezil de etmiş. Hem hıncını almış hem menajere depik vurup ondan intikamını almış. İçi soğumuştur onun şimdiye.”
Abimin yüzüne baktım. “Yol boyu konuşmadı. Yüzüme bile bakmadı.”
“Yav onun da aklında beş yüz tane şey vardır şimdi. Sen yüzüğünü verdin mi?”
“Yok.” Gece gelmemişti. Bu geceye kalmıştı.
“O zaman poku yedin,” dediğinde ağlamamı unutacak oldum. “Kıza kinini hatırlatmadan taksaydın yüzüğü belki atmazdı. Şimdi takmayabilir.”
Takmaz mıydı? Artık beni istemez miydi?
“Abi…”
Enseme vurdu aniden. “Enseyi karartma hemen. Şaka yapmışım. Sen her türlü tak şu yüzüğü. Sonra artık ananı mı aracı eder babana haber salarsın yoksa Memo başkana der de…”
“Senle konuşsak?” diye sordum öylesini istediğimden. Çakal benim halimden anlıyordu.
Ensemdeki elini saçıma çıkarıp karıştırdı. “Hallederiz hassas köpek.” Önüne dönüp kapıyı açtı. “Beni burada bekle. Hemen geleceğim.”
Niye bekleyecektim? Niye gelecekti? “Nereye?”
“Sen çok duygusal konuşunca guyi min tê*(benim bokum geliyor).” Gülecek oldum dediğine. İnince dönüp baktı bana. “Koltuğun ısıtmasını kıs. Dır yapmamak için zor tuttum kendimi.”
Gözümdeki kalan son yaşlar güleceğim an döküldü onun yüzünden. Kapıyı çekip koşarak gitti tuvalete. Peşinden bizim evin büyük aracı gelmişti. Amcam, annem ve Zelal önden inip arabadaki beni fark etmeden içeri girmişlerdi. Babam şoförle konuşmak için biraz durduğunda beni fark etmişti.
Ağladığım anlaşılmasın diye güneşliği indirdim yüzüme. Oradaki aynadan kendime bakıp sildim gözümdeki ıslaklığı. Babam bana seslenmesin diye telefonu konuşur gibi dayadım kulağıma.
Neyseki yanıma gelmedi. Biraz bakıp içeriye gitti. Güneşliğini itip telefonumu indirdim. Abimi beklerken dolan burnumu peçeteye silmiştim.
Abim tek gelmemişti. Yanında Zelal vardı. “Hozan bu ne boktur başıma açmışsın?” diyerek bindi yerine. Zelal de arkaya binmişti. “Ben bu kıza silah kullanmayı öğreteceğime dair yemin mi vermişim?”
Dönüp Zelal’e baktım. “Abim…” Çakal reddeder de vazgeçer diye beklemiştim. Onu yakaladığı gibi istemiş miydi?
“Ben diyeceğimi dedim,” diyerek omuzlarını kaldırıp indirdi Zelal. “Ya yaşıtım oğlanlar gibi silah kullanmayı öğretirsiniz ya da yaşıtım kızlar gibi görücüye çıkmamı izlersiniz.”
Abim de döndü arkaya. “Hangi puştmuş lan o benim kardeşimi isteyecek?”
Zelal kim olduğunu duymamış gibi yaparak Çakal’ın belasını halamın evinden uzak tutmaya çalışmıştı. Zaten abimler bir duysa kızın bir daha halama gitmesine bile karışırlardı. Bu yüzden ben de kim olduğundan haberim yokmuş gibi susmuştum.
“Çakala bak,” diyerek önüne döndü abim. “Zêr*(altın) desen yaşı kadar her sene istiyor. Veriyoruz, yine yetmiyor. Bir de silahtar olacakmış başıma.” Direksiyona vurdu avucunu. “Sür ulan.”
Abime baktım kaşımı kaldırarak. İstese binbir oyun çevirir öğretmeden kaçardı. Ne diye kabul ediyordu?
Abim hiç oralı olmadı. “Ormana doğru sür. Ayağını toprağa basar rahatlarsın sen de.”
Zelal alkışlayacak gibi ellerini birbirlerine vurmuştu sevinçten. Şu hevesinden sonra çıkıntılık yapmaya kıyamadım. Mecbur çalıştırdım arabayı. “Nereye?”
“Çakma Yaman’ın oraya,” dedi Çakal keyifle ardına yaslanırken. Ona baktığımda sırıtıyordu. “Allah’ın ormanı lan.”
“Abi bilerek yapıyor diyecekler.” Caddeye çıkmak için yolu kontrol ettim. “Bizim arsaların oraya gidelim daha iyi.”
“Zaten bilerek yapıyoruz,” dedi dirseğini yarıladığı cama dayarken. “Merxas’lar kızlarına bile talim yaptırıyor diye diken üstünde olacak pezevenkler.”
“Ay evet,” diyerek öne atladı Zelal böylesi çok hoşuna gitmiş gibi. Çakal’ın omzuna yasladı başını. “Bir daha evimizi basmaya bile korkarlar değil mi abi?”
Çakal yola baksa da omzuna yaslanılması hoşuna gitmişti. “Şımarma hadi,” dedi omzunu kaldırıp indirip. “Otur yerine.”
“Iy iki dakika sevilmeye gelmiyorsun,” diyerek yerine geri dönecek oldu Zelal.
“Eve dönelim?”
Zelal geri dönüp abisinin omzuna koydu elini. “Yok valla. Sana demedim.” Benim koltuğuma doğru yaslandı. “Bana silah da alır mıyız?”
Abime bakıp kaşlarımı kaldırdım. Bu kadarı ona da fazla gelecekti Allah’tan.
🎻🎻🎻
Çantamın fermuarını kapattığımda gitmek için her şeyim hazırdı. Bülbüllerimi almak için kapıyı açtığımda avlunun boş anını kollamış, öyle çıkmıştım. Merdivenlere kadar gittiğimde Xezal mutfaktan çıkmış, peşimden gelecek olmuştu. Tam ona yakalanmamak için koşacaktım ki dış kapıya vurulduğu için geri dönmüştü. Görünmemek için eğilmiştim. Açılan kapıdan Ayşen’in sesini duyunca sonraki adımı atamadım.
Ayşen ısrarla önemli bir şey söylemek için Hozan’a ulaşması gerektiğini söylediğinde, “Nereye gitti bilmem ama evde değil,” dedi Xezal.
Defolur gider sandığımda beni sordu. “O kız burada mı peki? Bülbül.”
Yerimde dikleştim. Çıktığım basamakları geri indim. Aralık kapıdan çıktım. Zamanında beni görüştürmediği Hozan’ın evinde görsün istemiştim. “Ney istiyorsun?”
Xezal’a bakıp gülümsedi sahte sıfatıyla. “Bizi yalnız bırakır mısın?”
Xezal başını sallayıp aralık kapıdan içeri girdi. Gider sanmıştım ama kapının ardında duvara yaslanıp durmuştu. Biliyordu Ayşen’in kim olduğunu, beni tek bırakıp gitmemişti.
Onun orada olduğunu bilsem de çaktırmayacaktım. “Konuş hadi.”
“Seninle kavga etmeyeceğim,” dedi gayet aklı başında bir tavırla. Can’ların evindeki halini unutturamazdı. “Hozan’ı sevdiğini mi düşünüyorsun? O halde…”
“Düşünmüyorum,” diyerek araya girdim. “Sen daha Hozan’ın kimliğindeki ismin Ozan olduğundan ilerisini bile bilmezden ben zaten onu seviyordum.”
“Her neyse,” dedi dediğimin bir önemi yokmuş gibi. “Onu gerçekten seven biri kariyerinin önüne geçmez.” Kapıya tutundum ne saçmaladığını anlamak için. “Aramızda her ne yaşanırsa yaşansın ben onun menajeriyim ve kariyeri için en doğrusunu düşünürüm. Hozan’ın genç kızların sevgilisi imajının zedelenmemesi gerekiyor. Onun ciddi ilişkisi bile olmamalı.” Bana tiksinti verici bir şeye bakarmış gibi baktı. “Evlilik mi? Asla.”
“Oldu. Sana soracaktık,” dedim tuttuğum kapıyı itip kapatacakken.
Elini kapıya dayadı. “Seni güzellikle uyarıyorum. Hozan’ı sevdiğini iddia ediyorsan…”
“Senin dediğini mi yapacağım?” diye sorarak tamamladım onu. Elimi yüzümde sallayarak kendimi gösterdim. “Senin yalanlarına inanmak ister gibi bir halim mi var?”
Dediğimde gülünç bir şey varmış gibi davrandı. “İster inan ister inanma canım. Hozan’ı herkes sevebilir. Mühim olan onu ne kadar sevdiğin değil. Onun seni ne kadar sevdiği.” O da eliyle kendini gösterdi. “Hozan kime giderse gitsin, sonunda bana geri döner.”
Kendinden nasıl bu kadar emin olabilir?
“Romantik hayallerini alıp en yakın zamanda buradan defolup gitmeye bak Bülbül. Çünkü Hozan mutlaka bana dönecek.”
Dayanamayıp sordum. “O kadar eminsin yani kendinden?”
Sinirlenmişti sormama. “Dönecek,” dedi aksini kabul edemez bir sesle. “Yoksa onu da seni de mahvetmesini bilirim!”
Kapıyı çoktan suratına kapamış olmam gerekti. Xezal’ın arkadan itmesiyle yapacağımı hatırladım. Kapıyı dönüp giden Ayşen’in ardından kapattım.
Xezal’la yüz yüze geldik. “Abim seni seviyor,” dedi üzülmemem için.
“Göreceğiz,” dedim odama geri dönerken. Hozan’ın beni ne kadar sevdiğini bundan sonra görecektim.
Yekta amcayı salondan çıkarken gördüm. Yüzümü ondan çevirdim hızla. Odama girip kapıyı kapayıp yere oturdum.
🎻🎻🎻
Yolda birkaç şişe alıp Miraz Yaman’ın malikanesinin arka tarafına dolandık. Bana göre yaptığımız saçmalık olacaktı. Adamı rahatsız etmiş olacaktık. Yaman evimize kadar gelmiş, güven ortamına inandığını söylemişti. Keza biz de ona öyle gitmiştik. Şimdi evinin olduğu ormanda silah talimi yapacak olmak tamamen sataşma olacaktı. “Abi bence…” dedim yol boyunda dediğim gibi geri dönmek için.
“Amma konuşuyorsun,” dedi duracağım yeri eliyle işaret edip. “İnin hadi.”
İndiğimizde bagajdan yol üstünde aldığımız şişeleri indirtmişti. Ormanın ağaçlarının sık olmadığı, açıklık kısımda yere sırayla dizdirdi şişeleri. Zelal her an eline silah verileceği için heyecandan çişi gelmiş gibi kıpırdanıp duruyordu.
“Öğrenip de n’apacaksın?” dedim hâlâ kardeşime yakıştırmadığımdan.
Omuzlarını kaldırıp indirdi hızlı hızlı. “Siz de öğrenmeseydiniz?”
“Gel,” diyerek yanına çağırdı abim. Belinden silahını çıkarmıştı.
Zelal koşarak gitti yanına. Yavaş adımlarla gittim peşlerinden. Abim avucuna yatırdığı silahın parçalarının isimlerini saymakla başlamıştı. Zelal pür dikkat dinliyor, her öğrendiğinde başını sallayarak anladığını belirtiyordu. Ona bakarken gülümsedim elimde olmadan.
Zelal erkek olsaymış babam daha sevinirmiş.
Ama ben kız olsam beni daha da sevmezmiş.
Yüzümü yere eğip topraktaki kuru parçaları ezdim ayağımla. Dökülmüş yapraklara denk geldim. Eğilip tane tane topladım, arabaya götürüp diğerlerinin yanına koydum.
Abim o ara Zelal’e şarjöre mermi doldurmayı göstermiş, kızı şişelere doğru çevirmişti. Nişan almayı gösterecekti. O sıra ağaçların arasında birileri dolanıyordu. Abime başımla işaret ettim. Önemsiz bir şey der gibi başını sallamıştı.
Arabanın bagajını kapatıp yanlarına döndüm. “Bu kadar yetmez mi?”
“Abi bi’ dur,” diye veryansın etti kardeşim. Silah elindeydi ama abim ona bırakıp çekilmemişti daha. İyice odaklanıp ateş etmesini isteyecekti birazdan. İlla o kurşunu atana kadar bırakmayacaktı.
Silahı iyice ayarladığına kani olunca yavaşça çekildi abim. “Şişeye odaklan. Hazırsan hazırım de.”
“Hazırım,” dedi Zelal hiç beklemeden.
“Vur!” emri gelince vurdu Zelal. Şişeyi değil toprağı vurmuştu. Omzu geriye atarken kendi de geriye savrulmuştu. Düşmeyecekse de atılıp tutmuştum. “Ay!” dedi diğer eliyle omzunu tutup canının acıdığını gizlemek için gülümserken. “Neredeyse oluyordu, değil mi?”
“Olacak,” dedi abim kızı sırtından destekleyip önceki yerine iterken. “Nerede hata yaptığını biliyorsun. Şimdi doğrusunu yapacaksın. Acele etme.”
Zelal silahı tekrar kaldırdığında ilki kadar cesaretli değildi. Nefesini aldıktan sonra uzun süre tutuyordu. Sanırım silahın patlaması onu korkutmuştu.
“Sonra devam ederiz,” dedim bugünü burada bitirelim diye. Silah sesi malikaneye kadar gitmez diye düşünüyordum. Özellikle bu kadar uzağa gelmiştik ev halkını tedirgin etmemek için. Fakat gelişimiz birilerini çoktan rahatsız etmiş olmalıydı. Bize yaklaşmasa da birilerinin etrafımızda dolandığını hissedebiliyordum. “Gidelim?”
“Vuracak. Öyle gideceğiz,” dedi abim bu işi ciddiye almış. Zelal’in ardına geçmiş silahı düzgün tutması için tekrar ayarlamıştı. “Korkma. Bir tane camdır patlayacak.”
Bugün cam… Yarın can…
“Yok. Korkmuyorum,” dedi kardeşim. Ama sesindeki derinlikten, nefesini uzun tutuşlarından, korkusunu belli ediyordu. “Sesi yüksek ya… Elimde patlıyor gibi… Ondan.”
Abim kızın elini yavaşça bıraktı. “Bozma. Vuracağını iyice gör.”
“Görüyorum,” dedi Zelal ciğerlerini koca bir nefesle doldururken. “Vurayım?” Vur denilecek diye başını hafifçe yana çevirmişti fark etmeden.
Abim vur demedi. Elini Zelal’in yanağına koyup önüne çevirdi. “Vuracağına bakmıyorsun.”
“Bakıyorum ya,” dedi kardeşim inatla. “Baştakini vuracağım işte.”
“Hangisini vurursan vur,” dedi abim. “Korkmadan vur.” Elini saçının üzerinden ensesine koymuştu. Hafifçe yaklaştı. “Silah benim. Kurşun benim. Bunlar sana zarar veremez. Korkmayacaksın.”
“Korkmuyorum,” dedi Zelal burnunu kaldırıp başını dik tuttuğunu göstermek için. Gözleri her an kısılacakmış gibi tedirgindi.
“Korkmayacaksın zaten,” dedi abim kıza iyice yaklaşıp. “Eline bu silahı aldığın andan itibaren artık hiçbir şeyden korkmayacaksın. Çünkü karşındaki düşmansa arkandaki de benim. Sık geç, ben üstlenirim,” diye fısıldadı Çakal. “Eline hangi silahı alırsan al… O silah benim. Karşına hangi düşman geçerse geçsin… O düşman benim. Korkmayacaksın.”
“Abi,” diyerek araya girmek istedim. Bu sözleri şu an için teskin ediciydi ama iyi şeyler değildi. Zelal’in eline silah almasını da düşmanla karşı karşıya gelmesini de istemezdik.
Abim bana bakıp gözünü kapayıp açtı aynı düşüncedeymiş gibi. Elini Zelal’in saçında kaydırıp sırtına vurdu hafifçe. “Yine de eline bu silahı hiçbir zaman almana gerek kalmayacak. Çünkü ben olduğum müddetçe ardımda kalıp, güvende olacaksın. Şimdi sadece öğreneceksin. Kendini korumayı bildiğini bize göstereceksin. O kadar.”
“Hı hı,” dedi Zelal başını bile sallamadan. Bu defa vurmak istiyordu. “Sık,” denildiği anda sıktı. Baştaki şişenin yamacından geçmişti. Şişe kurşunun rüzgarında sallanmıştı.
“Değdi!” diye bağırarak döndü Zelal abime. Sanki körebe oyununda saklanan birini bulmuş gibi yerinde zıplamıştı.
“Ayağına tutma onu öyle,” diyerek kızın elini bileğinden tutup yana çevirdi abim. “Sen bu nişanlamayla Çakma Yaman’ı nasıl vurdun?”
Zelal gülümsedi. “Aceli bizinê…*(Keçinin eceli…)” dedi kendinin suçu yokmuş gibi. “Silahı o tutmuştu.”
Abimin hoşuna gitmişti. “Vur lan hadi.”
Zelal bu defa daha özgüvenle döndü şişeye. Hatalarını toplamış, bu defa en doğrusunu yapmak için kendini hazırlamıştı. Vur denilmesini beklemeden sıktı, şişeyi ucundan da olsa yakalayıp paramparça etti.
Çığlık atarak döndü Çakal’a. “Vurdum! Vurdum!”
“Vallah vurdun!” diyerek abim de sevinmişti onun kadar. Kardeşini kendine çekip saçının üzerinden öptü. Belinden diğer silahını çıkardı. “Yarış ulan benle.” Bana döndü. “Hozo! Gel sen de!”
Benim silahım arabadaydı. Yanımda bile getirmemiştim. “Yok,” diyerek uzaklaştım onlardan. İlerideki ağaca sırtımı dayayıp oturdum yere. Abimle kardeşimin kendilerince çevirdikleri oyunu uzaktan izledim.
Çakal sondan başlayıp vuracak, Zelal en baştan gelecekti. Kim daha önce daha fazla şişe devirse o kazanacaktı. Sonucu baştan belliydi de Zelal bir kere isabet ettirince heveslenmişti bir dahakine.
Abim sondan başladı. Iskalamadan başa dek gidecekti. Zelal ikinci sıradakini vurmakta ısrarcı olduğundan bir türlü denk getirip ilerleyememiş, abim ona yaklaştıkça telaş etmiş, sonrakilere nişan bile almadan gelişine sıkmaya geçmişti. Her vuramadığında abimin devirdiğini görüp deliriyor, bağırarak boştaki eliyle abime vurmaya geçiyordu. “Onu bırak! Ya! Onu bana bırak! Abi!”
Çakal’ın eğlencesi de kızı delirtmek olmuştu. İnadına durmamış, çekip vuracak dik bir parça olsun bırakmamıştı. Hepsini bitirince daha da kudurtmak için dönüp kızın suratına kahkaha atmıştı bir de.
Zelal bir an boş bulunduğundan silahı indirmeden döndü abime. “Bana niye bırakmadın?!”
Yerimden aniden kalktım. “Zelal!” diye bağırdım da neyseki yaptığını fark etmiş, yere indirmişti.
Abim daha bir güldü ona. “Ulan sen benden öğrendiğinle beni mi vuracaksın? Hain köpek!” Kızı saçından tutup ileri geri salladı.
“Bak şimdi vuracağım!” diyerek tek eliyle abimi itmeye çalıştı Zelal. “Silah elimde! Abi!”
Onları ayırmak için yanlarına gideceğimde ormanın içinde bir gürültü kopmuş, havaya sıkılan silahla bir atlı açık alanın ucuna kadar gelmişti.
Miraz Yaman’ın atını durdurmasıyla bizimkiler de durmuştu. Abim Zelal’i ardına çekti. “Ooo… Beni özleyen gelmiş.”
Zelal karışan saçını alelacele düzeltmeye çalışırken kimin geldiğini anlamaya çalışıyor, abimin kolunun ardından bakmak için başını yana eğiyordu.
Yaman atı kadar silah sesinden rahatsız olduğunu belli edercesine bakmıştı bize. Vurulan şişelerin cam kırıklarına atı girmesin diye yularını özellikle çekiyor, kıpırdanıp durmasına rağmen geriye gitmesine de izin vermiyordu. “Benim sınırımdasın Çakal!”
“Allah’ın ormanı,” dedi abim iki elini iki yanına açıp.
Haksız olanın biz olduğumuzu biliyordum. Onlardan birileri evimize uzak deyip arsalarımızda silah talimi yapmak istese biz de hoş karşılamazdık. Bu yüzden daha yakın olduğum yerden ona bağırarak konuştum. “Amacımız rahatsızlık vermek değildi. Ses çok geliyorsa gidebiliriz?”
Miraz’ın gözleri cam kırıklarından abime, onun ardında silahını yerde tutmaya dikkat eden kardeşime geçmişti. Orada çok kalmadan bana döndü. “Buradan hayvanlar geçer. Camları toplayın!”
“Senin sınırınsa sen temizleyeceksin Yaman’ların atlı beyi,” diyen abim özellikle gıcık olmaya çalışıyor gibiydi. “Ha Allah’ın ormanıdır, hayvanlara günah diyeceksen de bize bırakıp gideceksin. N’apacağımızı senden öğrenecek değiliz.”
Miraz Yaman geriye gitmeye çalışan atın kendi etrafında dönme isteğini tutmak için yuları iyice kavramıştı. “Canımı sıkma Çakal.”
“Hep şişelere sıkacak değiliz,” diyerek ellerini indirdi abim. “Gelsene. Açık havadayız. Eğleşiriz.”
Miraz yüzünü abimden aldı. Bana döndü. “Camları temizleyin.”
Başımı salladım. “Şüphen olmasın.”
Atın hareket isteğini yana gitmesine izin vererek sağladı. Bana yaklaşmıştı böylece. “Buradan ilerisinde ses hane halkını tedirgin eder Hozan. Ses haneme kadar gelirse ben de tekrar gelirim. Ortada ateşkes kalmaz.”
Tehdit desem tehditti. Kovmak desem kovmaktı. Ama söylerkenki bakışı onu anlamamı ister gibiydi. Abimle anlaşamasa da benimle anlaşabileceğine inanıyora benziyordu. “Kimsenin ailesini rahatsız etmek istemeyiz,” dedim sınırı geçmeyeceğimizde anlaşmak için. “Gideceğiz.”
Abim son denilenleri duymamıştı. “Sen benim kardeşime ne diyorsun orada? Korkma, ayağına cam batmaz. Gel hele bana doğru!”
Yaman’ın başı abime döndü. Yüzünden ona hiç güvenmediği öyle böyle belli değildi. Başını ormana doğru çevirdi sonra. “Tek cam tanesi kalmayacak!” Atın yularını çekip dönmesini istediği tarafı belli etti. “Deh!” dediğinde at geldiği taraftan geriye koşmaya başlamıştı sonunda.
Ormanın içinden bizi izleyen gözler çıkmış, camları toplamak için nişan alınan yere doluşmuştu. Bize mi güvenmemişti yoksa kendi adamlarını çıkartıp gitmemizi istediğini mi belli etmişti bilmiyordum. Ama gitme zamanımızın geldiği kesindi. Abime döndüm. “Hadi gidelim artık.”
Başıyla arabayı gösterdi, silahı alıp Zelal’i önüne katarak kendi de geçti. Arabayı çalıştırıp biraz uzaklaştığımda sırtıma çaktı. “Lan sen niye milletin içinde biz haksızmışız gibi davranıyorsun?”
“Haksızdık çünkü.”
Zelal ise onca abisinden en gıcık olduğuna benzemekte pek ısrarcıydı. “Yooo… Niye haksızız? Allah’ın ormanı işte. Ses istemiyorduysa gidip evinde yatsaymış. Ona neymiş?”
“Sen adamsın lan,” diyerek dönüp kardeşine haksızlığında hak verdi abim. “Bu kafayla gidersen sana tüfek kullanmayı da öğreteceğim.”
Zelal Allah’tan başka bir şey istese o da olacakmış gibi yerinden oynamıştı. “Ya Sabır,” çekerek konağa çevirdim direksiyonu.
Eve vardığımız annem avluda meraktan dört dönüyordu. Zelal’i silah kullanmayı öğretmeye götürdüğümüzü duyunca akıl atacak oldu. Abimin peşine düşüp bir daha kızını ondan habersiz hiçbir yere götürmemesi için tembihlemeye geçtiğinde yanlarından sessizce ayrıldım. Bülbül’ün odasının kapısına hafifçe tıklattım.
“Gitmiş,” diyen ses ardımdan gelmişti. Xezal’a döndüm. “İki dakika yengemin yanına çıkmıştım. Döndüğümde yoktu. Tüm evde aradım ama eşyaları da yok. Yine kaçıp gitmiş.”
Kapıyı açıp içeri baktım bile bile. Her zaman yatağının yanında duran valizi yoktu.
“Ayşen ablanın dediklerine alındı galiba.” Kapıyı çekip Xezal’a döndüm. Aramalarını açmadığım Ayşen’in buraya geldiğini, Nalin’le konuştuğunu dinlerken Zelal de gelmişti.
“Salak ya,” dedi Bülbül’e sinirlenip. “O ona değil babama kırılmıştır asıl.”
Meğer ben abimin evinden çıkıp gidince Nalin’e eve yardım etmesi için iş teklifinde bulunmuş babamlar. Abisini özlediğinden değil zoruna gittiği için ağlamış da beni aramıştı.
Demek ben Bülbül’ü kendi evime bile güvenip bırakıp gidemeyecekmişim.
“Babasının evine gitmiş olmasın?” diye sordu kızlar. Başımı iki yana salladım. Oraya gitmeyeceğini biliyordum.
“Bulup getireceğim,” dedim kızlardan ayrılıp evden çıkarken. Arabaya binene kadar numarasını tuşlamıştım. Açmama ihtimaline öyle hazırdım ki açmasıyla kemerimi takamadan sordum. “Neredesin?”
“Otele geldim.”
“Aferin Nalin, aferin,” dedim kemerimi takarken. Hangisinde olduğunu sordum. Salak gibi tanıdıkların çıkabileceği yere gitmişti bir de. “Çık oradan. Geliyorum.”
“Parasını ödedim,” dedi çok önemliymiş gibi.
“Sevgilim… Çık, geliyorum.”
Telefonu suratıma kapattı. Otelin yakınına kadar gittim. Geri aradım olduğum yeri bulup gelsin diye. Eşyalarını odada bırakıp gelmişti geri dönecekmiş gibi.
Çekip gidebilmek için tonla sebebi olduğunu biliyordum. Hiçbirini sormadım. “Bana niye haber etmedin?”
“Sana da küsmüştüm,” dedi yüzünü yoldan bana çevirmeden.
“Küssen bile Nalin… Bana küsmüş olsan bile haber etmen gerekti.”
“Bir yere mi gittim de? Otele geçtim,” dedi çok bir şey yapmamış gibi.
“Bir ton tanıdık çıkar buradan. Demezler mi bu kızın otelde işi neymiş?”
Sanki düşüncenin sahibi benmişim gibi bana döndü bir sinir. “Sizde kalsam laf ediyorlar! Otelde kalsam laf ediyorlar! Size ney ben neredeysem?” Ona şart koşacakmışım gibi baştan tavrını koydu. “Babamın evine gitmeyeceğim!”
“Kim git demiş?”
“Halan!” dedi ondan da bıkmış gibi. “Beni nerede görse babanın evine git diye kovuyor!” Sesi ağlamaya düşecek oldu. Kendini tutup yola geri döndü. “Çok mu meraklıydım sanki sizin evinize?”
Başımı geriye vurup koltuğa yasladım. “Çok bıktım herkesin bir şey demesinden.”
“Ben bıktım asıl!” dedi bana dönmeden.
“Evlen o zaman benimle.”
Yüzüme kısa bir an baktı. Cevap vermeden önüne döndü. Böyle olmayacaktı. Belli olmuştu.
Arabayı çalıştırdığım anda konuştu. “Sakın konağa sürme. Yine kaçarım!”
“Oraya gitmiyoruz,” dedim trafiği kontrol edip yola çıkarken.
“Nereye?”
“Gidince göreceksin.”
🎻🎻🎻
Biz de görelim Hozan. Hem herkes de öğrensin bir şeyleri 💍
Görüşmek üzere Bülbül 🐦
