Memet’in aramasını bekliyordum. Gözüm sürekli telefondaydı. Aramayı kaçırmamak için sesini bile açtım. Aramadı. Erken mi uyumuştu acaba? Çok mu yorulmuştu?
Kerem’i yedirirken mutfağa Baver girdi. “Oo… Ne yiyoruz?” diyerek elimdeki kaşığı alıp tabaktan bir kaşık attı ağzına. “Aey,” dedi iğrenir gibi. “Ne kadar da güzel(!).” Kaşığı geri koydu tabağa. Kerem’in saçlarını karıştırdı. “Oğlum büyüyün la. Ne iğrenç şeyler yediriyorlar size. Konuşamıyorsunuz diye dayıyorlar ağzınıza. Günahtır lo!”
Dediğini duymazdan geldim. Hızlıca yedirip mutfaktan çıkmaya çalışacaktım.
“Yenge Hanım yok mudur bebek boy lahmacun, pide? Yaptırtalım bir kasa. Böyle mama falan ayıp oluyor.”
Yemekten girip konuyu yine sorguya getirebilirdi. Kanmayacaktım bu kez.
Karşımdaki sandalyeyi yan çevirip oturdu. “Abim aradı mı seni?”
Ona baktım. Neden Memet’i sormuştu şimdi? Bir şey mi olmuştu? Mesajdan sonra aramamıştı.
“Beni aradı,” dedi kolunu masaya atarken.
Ona baktım devam etmesi için. Etmeyince sordum “Ee?”
“Demek beni duyabiliyorsun?”
Al işte! Kerem’e döndüm yedirmeye devam etmek için.
“Bir şey dedi bana. Senin haberin yoktur.” Oyun oynuyordu, kanmayacaktım. “Merak ediyorsan konuşalım?”
Merak etmeyecektim. Memet birazdan ararsa arardı. Olmadı ben arardım. Baver’le konuşmayacaktım.
“Neyse… Onu söylemeyeceğim. Sürpriz olsun. Efkan lavuğuna gelelim.” Amcan niye lavuk oluyor Kerem? “Ararsan söyle. Ardında çok iz bırakıyor. Fazla acemi.”
İkidir bunu söylüyordu. Neden? Tuzak olmalıydı. İlgimi çekmiyor gibi davranmalıyım.
“Benimle konuş, konuşma, sen bilirsin. Ben sadece bilgi veriyorum. Eğer yakalansınlar istemiyorsan bi’ uyar. Kaldıkları oteli değiştirsinler. Açık verdiler. Sabaha kalmaz bulunurlar.” Ayağa kalktı. “Ben insanlığımı yaptım.”
Baver çıktığı gibi elim telefonumu buldu. Efkan’ı aradım. “Efkan neredesiniz? İz mi bırakıyorsunuz ardınızda? Hemen yer değiştirin. Yoksa…” dediğimde Baver’in kapıya yaslanmış sessiz bir alkış tuttuğunu görmüştüm.
Yine oyuna gelmiştim. “Ne izi yenge? Ne oluyor?”
“Kapat,” dedim. “Arayacağım, kapat.”
Telefonu indirdiğimde Baver sesli alkışlamıştı. Kerem de ona eşlik etti. Dalga geçer gibi karşılıklı alkışladılar beni. “E be Yenge Hanım. Çabuk kanıyorsun. İnsan bi rol yapar önce. Ben nasıl ulaşayım, yardım et falan der. Daha ara dediğimde gözün telefona kaydı. Ulaşabileceğini açık ettin hemen. Nasıl kandırmasaydım?”
Sinirlenmiştim. “Baver benimle oynama!”
“Hah şöyle,” dedi kalktığı yere otururken. “Konuşa konuşa.” Telefonuma uzanacak oldu, hemen aldım. “Vay… Güzel. Ama ararsan açacaklarını biliyorum artık.” Göz kırptı. Ardına yaslandı. “Bu arada dediklerim doğruydu. Kars’ta Acar otellerinden birinde kalıyorlar. Altı yüz on sekiz numara. Ara sor. Yalansa dişimi kırarım.”
“Baver,” dedim uyarmak için.
“Ciddiyim Yenge Hanım. Salak şehir değiştirmeden bilet alıp gideceği yeri ifşa ediyor önce. Nereye gidecek? Otel. Hangi otel? Terminalden inince en yakındaki. Fazla mı üşengeç yoksa yorgunluktan mı kolaya atlıyor bilmem, sonraki adımı tahmin edilebilir oluyor. Bundan sonra sence nereye gider? Ben diyeyim. Ağrı. Adım adım gidiyor salak. Terminale yakın otele de geçti mi Serdal’ın adamları kapıda kırmızı halıyla karşılar onları. Anlatabildim mi?”
Bu kez tuzak mı bilmiyorum ama mantıklı konuşuyordu Baver. “Nasıl biliyorsun bunları?”
Elini salladı havada öylesine. “Beni ilgilendirmiyor Efkan. Onun peşinde değilim.” Parmağı masada kısa bir ritim tuttu. “Ben onun peşindeki adamların peşindeyim. Serdal’ın adamlarını enselesem onları yönlendirenden Serdal’ı bulacağım. Ama Efkan gibi acemi değiller. Kendi araçlarıyla gidiyorlar. Otele kayıt açmıyorlar. Arabada yatıp kalkıyorlar muhtemelen. İhtiyaçları da benzinlikte hallet, kıyak. Buralar seni alakadar etmiyor.” Bir ayağının bileğini diğer bacağının dizine dayadı. “Efkan diyordum. O salak yakalanmaya daha hazır. Onu bulsam, onu bulacak olanı da bulurum elbet.”
“Ne söylemeye çalışıyorsun Baver?”
Elimdeki tabağı alıp masaya bıraktı. “Şu zehri çek çocuktan. Dinle diyeceklerimi. Efkan yakalanacak.”
Bunu öyle ciddi söylemişti ki sanki Efkan’ın kafasına dayanmış bir silahın varlığını öğrenmiş gibi gerilmiştim. “Onu öldürürler.”
“Takdiri ilahi şimdi oralar. Vadesi geldiyse…”
“Baver,” dedim içimdeki korku dilime sirayet ederken. “Efkan benim kardeşim gibidir. Onu öldürürler.”
Yüzüme baktı birkaç saniye. Ağzında tadını sevmediği bir şey varmış gibi yüzünü ekşitti. “E biraz üzüleceksin o zaman. Elden ne gelir?”
Telefonumun kilidini açtım. “Ne demek elden ne gelir? Kaçsınlar. Söyleyeyim kaçsınlar.”
İsmini bulup arayacakken Baver telefonu çekip aldı. “Zaten gittikleri yerde yakalanacaklar.” Aramaya bastı. Hoparlöre aldı. Açılana dek konuştu. “Sor. Sonraki durağı dediğim yer mi?”
Efkan telefonu açtı. “Yenge? Ne oluyor?”
“Efkan siz Kars’ta mısınız?”
Sessizlik oldu. “Kim var yanında?”
“Kars. Acar otel. Altı yüz on sekiz mi? Doğru mu Efkan?”
“Yenge kim var yanında? Dicle korkma. Bir şey yok.”
Oradalardı. Baver kendinden emin bir gülüşle devam etmemi söylüyordu. “Oradan Ağrı’ya mı geçeceksiniz?”
Telefon kapandı. Baver başını sağa sola sallıyordu. “Salak! Kapatmayı anca akıl edebildi. Bu kendini vurdurtur. Demedi deme. Vurdurtur bu kendini.”
Baver ne diyorsa doğruydu. Efkan’ı öldüreceklerdi. Kaçmalarını ben söylemiştim. Benim yüzünden öleceklerdi.
Atılıp Baver’in elini tuttum. “Bir şey yap!”
“Ben ne yapabilirim ki?” diye sordu oyuncu bir sesle. “Sonuç olarak tanımam etmem. Aramızdaki tek bağ sensin.” Telefonu parmaklarının arasında döndürürken yüzünde memnun bir gülümseme vardı. “Yoksa sen benden gizlediğin şeye karşılık Efkan’ı kurtarmamı mı isteyecektin?”
Böyle yapıyordu demek. Önce karşısındakinin zaafını buluyor, iyice emin oluyordu. Yeri gelince kullanmaya çalışıyor, alacağını almak için o zaaftan bir güzel vuruyordu. Böyle böyle Çakal oluyordu Baver. İsmini de lakabını da sonuna kadar hak ediyordu.
“İçinden bana söveceksin belki. Ama bizim bir hukukumuz var. O yüzden sana kıyak bir teklifim var Yenge Hanım. Efkan’ı kurtarmana yardım ederim.” Karşılığı olacak gibiydi. “Karşılığında da Hozan’ın şu karın ağrısını öğrenelim. Ne diyorsun?”
Bu bir teklif miydi? Yoksa mecbur mu bırakılıyordum? “Önce Efkan’ı…”
“Şşş…” dedi elini kaldırarak. “Sırayı bırak ben belirleyeyim. Malum güvenimiz biraz sarsılmış senden yana. Darılmazsın ya?” Telefonu masaya bıraktı.
Ben bu işin içinden nasıl çıkacaktım?
“Benden kurtulmanın yolunu falan düşünme. Dedim sana. Sabaha kalmaz bulunacaklar. Çünkü onların Kars’ta olduğunu kesinen sadece ben biliyordum. Şimdi sen onları aradın diye paçaları tutuştu. En hızlı şekilde kaçacaklar. En korkak kaçışları olacak. Daha fazla iz bırakacaklar. Oldukları yeri kesinleştirecekler. Rotalarının gidişatını açık etmiş olacaklar. Böyle böyle yakalanacaklar.”
Ben ne yapmıştım böyle? “B-Baver…” Bir oyun kurmuştu. Oyunu bana kurdurtmuştu! “Baver!” Telefonu alacaktım.
Benden evvel aldı. Havaya kaldırdı. “Arasan da açamazlar. Şu anki kafa karışıklığı yüzünden onları senin ele verdiğini düşünüyorlar. Bundan sonra senden korkacaklar, sen artık onlara ulaşamazsın. Bundan sonra sen yardım edemezsin Yenge Hanım. Bana mecbursun.”
“Baver, yeter! Yeter! Dur!”
“Durdum,” dedi dalga geçer gibi iki elini havada tutarken. “Şimdi ne yapayım? Sen karar ver.”
“Efkan’ı kurtar,” dedim korkumdan mı öfkemden mi yükseldiğini seçemediğim sesimle. “Kurtar onu.”
Ellerini indirdi. “Karşılığında?”
“Sadece kurtar,” dedim sesim düşerken.
Yüzünü astı çocuk gibi. “Böyle yapınca gizlediğin şey daha değerli oluyor gözümde. Gidip Efkan’ın yerini Bedri Yazhan’a fısıldayacak gibi oluyorum.”
“Baver sakın!”
“Şaka,” dedi ama bir kez korkutmuştu beni. “Hadi anlaşmayı kabul et. Efkan salağı terminale kadar sefil olmasın.”
Bundan hoşlanmıyordum. Tehditten nefret ediyordum. Tehditlerle istemediğim şeylere mecbur bırakılmaktan nefret ediyordum. Bu aile iyi kötü demeden bana bunu yapıyorlardı. Elimi kolumu bağlayıp, benim kararımmış gibi seçim yapmaya zorluyorlardı. Çaresizdim karşılarında. Yalnızdım hep. Boyun eğiyordum. Beni mahvediyorlardı. Bir savaşın ortasında beni hiç ediyorlardı.
“Ağlamayacaksın değil mi?”
Ağlamayacaktım. Ağlamak da istemiyordum. Bu aile beni hep ağlatıyordu da. Öfkeden, çaresizlikten, hasretten, nefretten! Ağlamamak için direndikçe kendi gözyaşımda boğulacak hale getiriyorlardı.
Zelal’in sözleri çok zoruma gidiyordu.
“Ama şimdi…” dediğinde Baver’i görmüyordu yaşlarla sarınmış gözlerim.
Ağladım. Elimi ağzıma kapayıp, yüzümü yere eğerek ağladım. Günlerdir içimde tuttuğum ne varsa sardı beni. Boğdu beni. Ezdi beni. Ağladım bir anda.
“Hiç sevmediğim taktikler,” dedi Baver. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez gibi hareket ettirdi. Sonunda omzuma vurdu hafifçe. “Yav ne yaptım?”
Beni tehdit etmişti. Beni avucuna almış, çaresiz bırakmıştı. Bana yaşadığım en kötü günleri hatırlatmıştı. Bundan sebep susamıyordum. Hep bu tehditlerden sebep canımın yanmasına mani olamıyordum. Ağlamam durmadığı gibi hıçkırıklarımla boyut atladığında Kerem de korkmuş olacak ağlamaya başladı benimle.
“Lan sana ne oluyor? Ne anladın da ağlıyorsun?” Elini omzuma vurdu birkaç kez. “Zühre sus, tamam. Babam gelecek bak. Bir şey yaptım sanacaklar. Oğlum şşş sana ne la?”
Kerem’i kucağımdan aldı. “Amcam bir şey yapmadım annene. Sus, tamam.”
Artık neye ağladığımı bilmiyordum. Uykusu gelmiş çocuklar gibi huysuzluk edecek gibiydim. Ellerimi yanaklarıma sürüp sildim yaşları. “Efkan…” dedim nefes nefese. “…ölmesin.”
“Kurtaracağım dedim ya.”
Başımı sağa sola salladım. “Karşılık bekliyorsun sen.”
“Hakkım olarak?”
Başımı sağa sola salladım. “Değil! Hakkın değil. Elimi kolumu bağlıyorsun Baver. Beni mecbur bırakıyorsun. Tehdit ediyorsun sen de. Efkan’ın hayatına karşılık tehdit ediyorsun. Sana neden gitmek zorunda kaldığımı anlatmazsam Efkan ölecek. Bu adil değil. Adil değilsiniz hiçbiriniz! Bana hep bunu yapıyorsunuz. Ben size ne yaptım oysa?”
Baver delirmişim gibi bakıyordu bana.
Başımı sağa sola salladım. “Ben size ne yaptım?”
“Biz?”
“Sen, annen, yengen…”
“Annem, yengem. Tehdit. Gitmek zorunda kaldın. Başka?”
Ben ağlarken bile beni konuşturuyordu. Ben ağlarken bile benden bir şeyler alıyordu. Elimi yumruk yapıp omzuna vurdum. “Efkan’ı kurtar! Ölmesin benim yüzümden. Onu kurtar. Yalvarırım. Ne olur Baver?”
Yüzüme baktı. İçi acıdı sanki. Derin bir nefes alıp verdi. Kerem’i kucağıma bıraktı. “Sustur şu yancını. Vicdanıma oynuyorsunuz. Verdiğin bilgilere karşılık bir günlüğüne korurum o lavuğu. O kadar.”
Başımı öyle hızlı salladım ki burnum akacak oldu. İçime çektim. Baver yüzünü buruşturdu. Güldüm hareketine yanlışlıkla. İçim karman çorman oldu.
Baver kendi telefonunu çıkardı. Kulağına götürdü. “Nerede kaçaklar? Alın oradan. Karşı otelde ayarladığınız odaya yerleştirin. Merxas selamı çakın önce, korkmazlar. Benden haber bekle.” Telefonu kapattı. “Bakma öyle. Tahmin ettim enayiyi harcamayacağını. Ayarlamalarımı ona göre yaptım. Bir günlük korumam altındalar. Ama sonrası için elime iki üç kelimeden fazlasını vereceksin. Dedemin nenemin hayrına iş yapmıyorum.” İşaret parmağını doğrulttu. “Öyle ağlamanıza falan da kanmam ha. Oynamayın bana. Gider hırsımı Efkan lavuğundan alırım.”
“Yine tehdit ediyorsun,” dedim sesim titrerken.
“Yok tehdit mehdit,” dedi hemen parmağını indirip. “Ağlama yalandan. Zaten hırt hırt sümüğün akıyor,” diyerek kalktı. Peçeteliği önüme koydu. “Duygu sömürücüler sizi. Kendi kendinize ağlayın. Bana ne?” diyerek çıktı mutfaktan.
Peçeteyle burnumu sildim. Kerem sese dönünce güldüm. “Sen niye ağlıyorsun? Alay konusu olduk.”
Bir peçeteyle onun da burnunu sildim. “Kardeşin yanına gidip yatalım mı? Bu gece de yalnızız.”
Yalnız yatmak istemiyorum.
☀️☀️☀️
Baver beni havaalanından alacaktı. Onu çıkışın önünde bekliyordum. Serin hava gözlerime vuruyor, uykuya hasret gözlerimi çaresiz bırakıyordu. Eve gitmek istiyordum. Yatağıma, rahatıma kavuşmak istiyordum.
Çocukları görmek istiyordum. Görmek istediklerim artıyordu.
Biraz sonra araç görüş açıma girdi. Valizi arkaya atıp, öne bindim. “Nerede kaldın?”
“Yenge Hanım’la sohbete dalmışız.”
Yola çıkmıştı. Ona yandan baktığımı görmedi. “Ne sohbeti?”
“Ya işte bana önemli bir şey diyecekmiş. Aman Baver, canım Baver, otur iki lafın belini kıralım Baver…”
Ensesine vurdum araç kullanıyor demeden. “Doğru konuş.”
“Vurma! Bak aracı sürerim şarampole bir de sana ağlar kadın.”
Zühre ağlamış mıydı? “O ne demek?”
“Şaka.”
“Sokarım şakana. Düzgün konuş.”
“Bir şey yok ya. Efkan için üzüldü biraz.”
“Ne olmuş Efkan’a?”
“Yerini açık edecek gibi oldu enayi.” Kırmızı ışıkta durdu. “Beni de biliyorsun. Yüce gönüllüyüm. El atayım diye…”
“Doğru konuş, dedim.”
“Sırf karın üzülmesin diye bir yardım eli uzattım. Tamamen iyi niyetten.”
Sakin kalmak için derin bir nefes alıp verdim. “Ben sana karışma demedim mi? Kız kaçırılmış. Bir de buna mı bulaştıracaksın adımızı?”
“Kızı kaçırırken el mi uzattık?” diye sordu öylesine. “Yoo… Maksat sevenler ziyan olmasın bundan sonra. Amaç büyüklük etmek Memet ağa. Ben çıkar peşinde koşmam.”
Düzelttim. “Amaç Yazhan’ları kızdırmak Çakal. Bir taşla kaç kuşun peşindesin?”
“Çok kuş,” dedi daha sarı yandığı gibi gaza yüklenip, yeşil olduğunda kalkış yaparken. Gece vakti boş yolda dilediği gibi hız yapıyordu. “Çok kuş severim ben. Çok kuş iyidir.”
Kardeşimi tanıyordum. Kafasında açık etmeyeceği bir şeyler dönüyordu. Söylediğinden fazlasının peşinde olurdu hep.
“Bela çıkartma başıma Çakal. Sen kuş avlayacaksın diye başım ağrırsa başını alırım altıma.”
“Li ser serê min*(Başımın üstü)… Di bin te de.*(Senin altındadır.)”
Ensesine vurdum bir tane daha. “Düzgün konuş.”
Direksiyonu sağa sola kırıp, arabayı salladı bir anda. Bu kez kafasına vurdum. Yine yapacak gibi oldu. Yol boyu beni sinir etti durdu. Saçma sapan bir eğlence anlayışı vardı. Uykumu hiç etti. En son konağa vardığımızda dövecek oldum. Ona ayıracak takatim kalmamıştı. Küfredip girdim konağa. Konak sessizdi. Geleceğimden habersiz olan herkes uyumuştu. Sessizce odama çıktım.
Oda karanlıktı. Oda çocukların nefes sesleriyle doluydu.
Üzerimdeki ceketi çıkartıp sandalyeye astım. “Zühre?”
Yanıt vermedi. Uyumuştu. Gömleğin düğmelerini açarken beşiğe yaklaştım. Mir uyuyordu. Gömleği çıkarıp yere attım. Kemerimi çözerken yatağın öbür tarafına dolandım. Kemeri de yere attım. Pantolonumu çıkartırken Kerem’i kontrol ettim. Uyuyordu.
Dolabın kapağını açtım. Pijamalarımı alıp giyindiğim gibi yatağın örtüsünü kaldırıp altına girdim. Zühre kıpırdandı. Yatağın ortasına yattım. Yastıkta kendime rahat bir pozisyon aranırken Zühre benden tarafa döndü.
“Memet?”
Uyanmış mıydı? Ses etmesem yatar mıydı yanıma?
“Gel,” diye mırıldandı. Aramızdaki kısa boşluğu kapattı. Yüzünü boynuma yerleştirdi. “Gel,” dedi bir kez daha. Alnını yasladı bana. “Hı hı.”
Rüya da mıydı? Emin olamadım. Yine de ona cevap verecektim. “Geldim.” Yüzümü saçlarının arasına gömdüm. Uyku şimdi şirindi bana. Zühre’nin kokusuna karışmış bebek kokuları, saçlarından yayılan benim şampuanımın kokusu. Sevdiğim tüm kokular, sevdiğim her şey. Uyku şimdi beni teslim alabilirdi artık.
Zühre’nin beline doğru sardım kolumu. Kendime doğru çektim, gözlerimi kapadım. Uyku şimdi alabilirdi beni yanına.
Geldim Zühre. Rüyana değil, yanına. Ben çoktan geldim sana.
☀️☀️☀️
Memet rüyama gelmişti. Rüya olduğunu biliyordum. Başını hatırlamadığım rüyada bir yerden sonra hiçbir şeyin gerçek olmadığını anlamıştım. Bir yerden sonra o rüya benden kopmadan ben rüyama sarılmıştım.
Memet odaya girdiği gibi konuştum. “Baver’i sevmeyeceğim artık. O da beni tehdit etti.” Şikâyet edesim gelmişti. Ağlatmıştı çünkü beni. Ağlattığını biliyordum.
Memet ceketini çıkartıp sandalyeye astı. “Neden?”
“Dedim ya. Tehdit etti beni.” Memet’e gerçekleri söylememem gerektiğini anımsadım. Baver’e kızacağı bir şey söylemeliydim. “Öldürecekmiş anneni.”
Abartmıştım. Memet Baver’e kızsın istiyordum sadece. O sırada da Mir’i emziriyordum. Mir’i hep emziriyor muydum? Rüyadaydım ya. Mir beşiğinde yatıyordu şimdi. Memet göğsümü görmeden örtmek için ellerimle kapattım.
Memet gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Mir’in beşiğine bakıyordu. “Büyüyor mu?”
“Büyüyor. Konuşuyor bile. Baver’e beni ağlattı diye kızdı hatta.”
Memet de kızsın istiyordum. Baver bana hamsili kurabiye almamıştı. Hamsili kurabiye değildi. Hamsi ayrıydı. Kurabiye çok ayrı. Göğsümden akan sütle kurabiye yapabilir miydim? Süt mü kokardı? Vanilya mı? Mir kesin çok severdi. Kerem hamile kaldığımdan beri sütümü içmiyordu. Ona kurabiye veremeyecektim. Aç mı kalacaktı?
Memet’in güldüğünü duydum. Sanki aklımdan ne geçse duyuyordu. Benim rüyamdı. Duymamalıydı. Gömleğini yere attı. Kemerini çıkarttı yatağın öbür tarafına dolanırken. “Eşyalarını yere atma. Ben topluyorum buraları.”
Kemeri gözümün içine baka baka yere attı. Kerem’i kontrol etti. Pantolonunu çıkarttı. Uzanıyordum ben de galiba. Gözlerimi kapattım. Karanlık oldu. Benim rüyamdı. Karanlıkta kalalım istemedim. Işığı yaktım şimdi. Memet yatağa girmişti. “Kaç aydır yoktun Memet? Saydın mı?”
Yatağın ortasına uzandı. Üstünü giyinmemişti. Örtüyü çekti üstümüze. Birbirimizden saklanmamıza gerek kalmadı. “Üç yıl,” dedi.
İçim sızladı. Üç yıl canıma üç çizik attı. Üç yıl kanadı canımda. Üç ay ancak kabuk bağladı. Üç yıl çok uzundu. “Üç yıl çok. Dayanamam Memet. Dayanamam bir daha.” Memet’e sırtımı dönmüştüm şimdi. Karanlıktı. Göremiyordum. Üç yıldır onu görememiştim. Karanlıktı. Öyle özledim ki, dayanamadım. Ona döndüm.
“Memet?”
Bana bakıyor muydu, seçemedim. Gözlerim kapanmak üzereydi sanki. Ona yaklaştım. Aylardır yoktu. Yıllardır kanıyordum. Niye gelmiyordu?
“Gel.”
Boynuna sürmek istiyordum yüzümü. Ona sarılmak istiyordum. Onu öpmek istiyordum. “Gel. Seni bekliyorum yıllardır. Sana ağlıyorum aylardır. Gel Memet. Gel.”
“Geldim Zühre. Beni seviyor musun hâlâ?”
Biliyordu. Onu öldürürken bile onu sevdiğimi biliyordu. Çok uykum geliyordu. Örtünün sıcaklığında serin bir soğukluğu vardı. Sanki dışarıdan gelmişti. Alnımı yasladım boynuna iyice. Yerleştim sevdiğim o kuytuya.
“Beni seviyor musun hâlâ? Söyle Zühre. Seviyor musun hâlâ?”
Çok uykum vardı. Ona cevap vermek istiyordum. “Hı hı.“
Yüzünü saçlarımda, elini belimde hissettim.
Memet’i gerçekten hissettim. Tüm varlığıyla, tüm bedenimde. Uykumdan ayıldım. Yüzümü kaldırdım. Tüm uykum silinmişti birden. Bana bakan bulanık mavileriyle aydınlandı odam, aydınlandı yüreğimin önü. Memet’i gördüm. Elimi kaldırıp yanağını okşadım. “İyi ki geldin.”
“Geldim,” derkenki sesi okşadı kulağımı. Alnını alnıma yasladı. “İyi ki geldin,” dedi dudaklarını dudaklarıma sürterken.
Bu dudakları hiç öpmüş müydüm? “İyi ki geldim,” dedim aralık dudaklarıma nefesi vurduğunda. Kendimi yukarı itip buluşturdum dudaklarımızı. Belimden destekledi beni önce. Sonra üstüne doğru çekti. Bir eli saçlarımın arasına karıştı, bir eli belimde aşağı kaydı.
Birden altında buldum kendimi. Gecenin bulanık mavi aydınlığında Memet’te buldum kendimi. Araladığım bacaklarımı sardım bacaklarına, ellerimi sırtına sardım, sarıldım. Kendimi ona bastırdım, kendimi ona buladım. Yüreğini titrek yüreğime kavuşturdum.
En özlediğime, en çaresiz serzenişimle, en arzuladığım şekilde ulaştım. Memet’i buldum.
En gerçekçi rüyamda en gerçek duygularımla. Memet’in oldum.
En seraba bulanmış hayallerimde, en yalancı düşlerin içinde. Ben yine Memet’i sevdim.
Rüyamın en tatlı mırıltısında aralandı gözlerim. Acımasız gerçeğe, günün aydınlığıyla kalktım. Yatakta yalnızdım.
Gece çocuklarla uyumuştum en son. Sonra uyku bastırdığında onlara kıyamamış beşiklerine yatırmıştım. Hayal meyal bunları hatırlıyordum. Rüyam o anlardan daha gerçekçiydi. Rüyam dün gecem gibiydi. Öyle ki yastığımdan Memet’in taze kokusunu alabilecek gibiydim. Yanağımı yastığa doğru sürdüm elimde olmadan.
Al işte! Buradasın gibi Mem. Buradaymışsın sanki. Kahredici şekilde gerçek gibi.
Yastığa sardım kolumu. Aldanacak gibiydim kokuya. Bacaklarımın arasında bile rüyama aldanacak bir sızı dolaşıyordu usul usul. Kanmak istedim. Yastığı çektim kendime. Sarıldım. Yüzümü giderek azalan kokuya sürttüm.
Bir kapı açıldı. Gözlerimi açtım. Memet’i karşımda gördüm.
Yastığı kendimden en uzak köşeğe atarken bir çığlık koptu boğazımdan. “Memet!”
Memet yastığı yakaladı. “Bağırma! Benim!”
Memet’ti! Gerçekti. Buradaydı. Ne zaman gelmişti? Kerem ağlamaya başladı. Gözüm sandalyedeki ceketi gördü. Sonra sırayla yerdeki gömleği, kemeri, pantolonu.
Rüya değil miydi? Rüya gibiydi. Gözlerim Memet’i buldu. Belinde havluyla duştan çıkmış gibiydi. Neden? Neden yıkanmıştı?
“Ne za-man…” dedim gözlerimin onda takılı kaldığını fark edince çekerek. “… geldin?”
“Dün gece.”
Dün gece. Dün gece sıkıntıydı. “Duymadım. Geldiğini.”
“Uyuyordun.”
O zaman daha da sıkıntıydı. O zaman Memet’leydim ben. Bu Memet değildi. Ben de ben değildim. Ama sıkıntıydı. “Uyandırsaydın. Böyle… korktum.”
Yastığı yatağa bıraktı. “Gördün sandım. Benimle konuştun.”
“Konuşmadım,” dedim hemen. “Uyuyordum!”
“Tamam,” dedi, Kerem’in beşiğini sallamaya başladı. “Niye bağırıyorsun?”
Bağırıyor muydum? Bağırıyordum. Örtüyü aralayıp kalktım. “Eşyalarını yere atma. Ben topluyorum buraları.” Adım atarken ayağımın altına gömleğin düğmesi battı. “Ah!” Ayağımı tutarak banyoya topallarcasına koştum.
“Zühre?” diye seslendi ardımdan.
Durmadım. Kapıyı kapatıp kitledim. Kendimi kabine atıp üstümde ne varsa kurtulduğum gibi suyu açtım. “Karışıyor. Karışıyor.” Suyun altında başımı sağa sola salladım. “Gerçek, rüya; eski, yeni. Ben, o; aklım, yüreğim.” Nefes nefese başımı fayans kaplı duvara yasladım. Suyun altında titredi bedenim. Ürperdim soğuktan. “Karışıyor. Her şey. Çok. Karışıyor.”
☀️☀️☀️
Zühre kabus mu görmüştü? Yoksa beni aniden banyodan çıkınca gördü diye mi korkmuştu? Anlamamıştım. Gece beni fark etmemişse benimle nasıl konuşmuştu? Belki de sadece unutmuştu.
Kerem uykuya dönecek gibi değildi. Onu kucağıma alıp yatağa döndüm. Hâlâ biraz daha uyuyasım vardıysa da İstanbul’da hallettiklerimi burada da derlemem gerekti. Şirkete geçmeliydim. Günler sonraki huzurlu uykumdan başka türlü kopamazdım.
“Özledin mi beni?”
Özlemiş gibi nemli sakallarımı çekiştiriyordu Kerem. Eline bulaşan sus damlalarına bakıp, tekrar tekrar çekiştirmeye çalışıyordu.
“Kes diyorsun artık?”
Kesmek gerekti aslında. Kerem’i yere bıraktım giyinmek için dolaba ilerleyecekken. Ayağa kalktığım gibi ağladı. “Hiç ardımda kalmayacaksın değil mi? Gel bakalım, gel.” Eğilip aldım kucağıma. Birlikte geçtik dolabın karşısına. İçime çamaşır giydim ilk. Bir takım seçip yatağa döndüm. “Otur karşıma. Buna da ağlama. Al arabanı.” Eline oyuncak araba verdim. Yatağın üzerinden pantolonu alıp giydim. Yere attığım kemeri alıp takarken banyonun kapısı açıldı.
Zühre havluya sarınmış şekilde çıktı. Kemeri tokasına geçirirken ona bakıyordum. Dolaba ilerledi. Kapağı açıp bir etek çıkardı. “Halaya…” dedi ilk. Öksürdü. “Halayla gidecek miyiz?”
Gömleğimi alıp kollarımdan geçirdim. Saçlarından yere damla damla su damlıyordu. “Gulazer aşkın tutmuş yine?”
“Ona göre giyineceğim Memet.”
Saçlarından sekip çıplak omuzlarına değdi bakışlarım. “Gitmeyeceğiz desem giyinmeyecek misin?”
Başını geriye çevirdi. Sonra hemen önüne döndü. “O anlamda değil.” Eteği yerine bıraktı. Düğmelerimi ilikleyerek aşağıdan yukarı çıkıyordum. “Bir şey de. Gündelik giyineceğim yoksa.”
Gitmek istediğini biliyordum. “İstediğini giy.”
Yüzünü dönecek gibi oldu. Havlusunu tuttu bir eliyle. Çıplak kollarını bastırdı havlusuna iki yanından. “Evet mi demek bu?”
“Neye evet?”
“Memet!” dedi isyan edecek bir sesle. “Gidecek miyiz? Gitmeyecek miyiz? Bir daha giyinmem bak.”
Dediğine gülecek gibi oldum. Giyinmemek onun tercihi olacaksa, bir şey demeyecektim. “Gideceğiz Zühre.” Elbiselerde gezindi eli. Uyardım. “Dar giyinme.”
Bir elbise aldı. Çekmeceden de bir şeyler sıkıştırdı içine, banyoya döndü.
Kerem o sırada yatağın öbür ucuna emeklemişti bile. Uzanıp ayak bileğinden çektim. Sırt üstü çevirdiğimde gülüyordu. “Arkama dönmeme gelmiyorsun çocuk.” Kaldırıp kucağıma aldım. Kahkaha atarak yüzüme vurmaya başladı. Ellerinden tutup, kendime yasladım. “Şımarma hemen.” Yüzünü boynuma vuruyordu bu defa. Güldüm hareketine. Hiç söz dinlemiyordu. Ellerini bıraktım. Mir’in hareketlendiğini gördüm. Beşiğine varıp elimi onun saçlarında dolaştırdım. “Geçe kaldın bugün.” Kerem yüzüme vurdu birden.
“Kerem!” diye uyardı Zühre arkadan.
“Öldürmedi,” diyerek döndüm.
Çekmece karıştırıyordu. Üzerine pembe bir elbise giymişti. Elbisenin önden göbeğe kadar düğmeleri vardı. Kolay emzirmek için seçmiş olmalıydı. Çekmeceden birkaç örtü çıkarıp aynadan üstüne tuttu. “Beyaz,” dedim.
Aynadan bana baktı. Diğer elindeki pembeyi kaldırdı sorar gibi. Kaşlarımı kaldırdım. “Beyaz.”
Pembeyi çekmeceye attı. Yatağın üzerinde bıraktığım havlumu aldı. Öne doğru eğilip saçlarının sıkarak ıslaklığını almaya başladı. Saçlarının nem bıraktığı sırtı gerilmişti. Kerem yüzüme vurdu yine.
“Şşş…” diye uyardım onu.
Zühre başını kaldırdı. “Ne?”
Bollaşan önündeki düğmelerin boşlukları aralık kalmıştı. Teni gözüküyordu. “Üstünü değiştir.”
“Ne?”
Kerem yine yüzüme vurdu. Ellerini tuttum, iki yanında sabitledim. Yüzünü bana sürerek oyun tutturmaya çalışıyordu.
Zühre bileğindeki tokayla doladığı saçlarını topladı. Düğmeler kolunun hareketiyle aralanıp kapanıyordu işte. “Elbiseyi değiştir Zühre.”
Örtüyü başının üstüne attı. “Şaka mı yapıyorsun?”
Kerem kurtulmak için çırpınıyordu. “Hayır. Halam pembeyi sevmez.”
“Halan da…” dediğinde kapımız vurulmuş, cümlesi başladığı gibi yarım kalmıştı. “Gel.”
Xezal başını içeri uzattı. “Günaydın.”
“Günaydın – Günaydın Xezal,” dedik aynı anda.
Xezal ikimiz arasında gezdirdi gözünü. “Yenge acaba tansiyon aletini kullanmayı biliyor musun?”
“Ne oldu?” diye sordum hemen.
“Evet, biliyorum,” dedi Zühre de.
“Bir şey değil. Annemin biraz başı döndü gibi oldu da. Zelal’le küsüz. Ondan isteyemedim.”
“Niye?” diye sordum. Xezal omzunu kaldırıp indirdi öylesine der gibi.
“Ben bakarım,” dedi Zühre.
Yanımdan geçecekken hatırlattım. “Üstünü değiş.”
“Bi’ dur Memet ya,” diyerek kapıyı çekip çıktı Xezal’la.
Kerem tek kolunu bıraktım diye yüzüme vurmuştu yine. Göz ucuyla yandan bir bakış attım ona. “Sen ne istiyorsun?” Birkaç adım atıp yatağa doğru bıraktım. Kollarını iki yanında sabitledim. Gülmeye başlamıştı. Ayaklarını kaldırıp ağzıma vurmaya çalıştı.
Çıplak ayağı dudağıma gelince öptüm. Güldü. Güldüm. “Demek bunu seviyorsun.” Çıplak ayağını tutup öptüm bir kez daha. Kendini yüz üstü çevirirken kahkaha atmış, kaçmaya başlamıştı.
☀️☀️☀️
Xezal’ın Zelal’le küs olmasında kendimden yana bir payım olduğunu seziyordum. Hiç olmadığım kavgaların küslüğü bana değiyordu bu evde.
Tansiyon aletiyle Sosin Hanım’ın odasına girdik. Koçer amca ayaktaydı. “Gel, kızım, gel.” Odanın öbür köşesine geçti.
Yatakta oturmuş, alnını eline gömmüş olan kadına doğru yaklaştım. Xezal aleti yatağın üzerine bırakmıştı. Yere oturup Sosin Hanım’ın elini tutup, kolunu sıyırdım.
“Zelal,” diyerek kaldırdı başını. Beni gördü, sustu.
Tansiyon aletini koluna yerleştirdim. Pompasını şişirmeye başladım. Üzerimdeki bakışlarını hissediyordum. Bakmadım. Pompalamayı kestim. Tansiyonunun gerçekten de düşük olduğunu gördüm. Üzüntüden olmalıydı. Onu geldiğimden beri çok az görüyordum. Doğru dürüst yemek yediğine rast gelmemiştim. Xezal’a doğru fısıldadım. “Tuzlu ayran getirsene.”
Xezal başını salladı. Ayranı hazırlamak üzere çıktığında ben de kalkacaktım. Komodinin üzerinde bir fotoğraf gördüm. Düğünde çekilmiş bir aile resmiydi. Resmin katlanmış kısmından Nuşen gülümsedi bana. Nuşen’den gözlerim Sosin Hanım’a kaydı. Ben Nuşen için annesine baş sağlığı dileyememiştim hiç. “Başınız sağ olsun,” diye fısıldadım. Kalktım. Sosin Hanım’ın gözleri az evvel oturduğum yerde kalmıştı. Odadan çıktım.
Üşüdüm. En üst kata ilk çıkışım değildi. Daha önce dama çıkmak için beni buradan Nuşen geçirmişti. Şimdi indiğim basamaklara Nuşen yaslanmış, Memet’le bana gözcülük etmişti.
Bayram günüydü. Memet, mutfakta Nuşen’in bana onun sözlerini ispitlediği anda basmıştı bizi. Söz benim, demişti. Söylemeye hak da onundu.
Bana Akşam Güneşim demişti. Güneş aynı güneşti. Bana niye Akşam Güneşi demişti? Fark neydi? İspat edecekti.
Dama çağırmıştı. Nuşen beni misafirlere görünmeden üst kata kadar çıkartmıştı. Gözcülük edecekti merdivenlerin başında. Dama çıktım.
Buradaydı işte. Benim güneşim en tepedeydi. “Mem?”
Yüzünü bana döndü. Aydınlandı günüm. Bulandı bulanık mavilerinin rengine. Gülümsedim. Gülümsedi. Elini uzattı yanına çağırır gibi. Diğer evlerin damlarına bakındım istemsizce. Biri daha bizim gibi gökyüzüne yakın olmak istese, görünecektik. Fazla yaklaşamadım. “Kanıtla hadi. İspatım var dedin. Ben bir tane güneş görüyorum.”
“Güneş bir tane zaten,” dedi ellerini ceplerine sokup tek bacağına yükünü yaslarken. Başını eğip bana baktı. “Bak güneşe. Bana niye bakıyorsun? Güneş bir tane.”
“Kandırdın o zaman?” dedim sorar gibi bir sesle. Biraz çocuktu sesim, biraz genç kız.
“Güneş bir tane ama aynı değil,” dedi gözleri kısılırken. “Bakmaya çalışsana güneşe.”
Öğle vaktiydi. Bakmaya bile çalışmadım. Gözüm yanacaktı. “Öğle güneşi kör eder Mem.”
Başını salladı memnuniyetle. “Bu zalim güneşle Akşam Güneşi bir mi Zühre?”
Akşam Güneşi nasıl olurdu peki? Güneşe baktım kendime mani olamayarak. Acıttı gözlerimi. Akşam Güneşi olsa böyle acıtmazdı. Elimi gözlerime siper ettim. Isındı elim hemen. Yanacak gibiydi. Akşam Güneşi olsa böyle yakmazdı. Öğle güneşi zalim olmalıydı. Belki bir parça da nefret dolu. Ona dönüp de bakılmıyordu. Akşam güneşi böyle olamazdı.
“Anladın mı?”
“Anladım galiba.”
“Anlamadın,” dedi. “Sen bu güneşte olmayan ne varsa Akşam Güneşine attın. Farklı olsun diye neyi bulamasan ona biçtin. Benim Akşam Güneşim başka Zühre. Benim Akşam Güneşim sensin.”
Eriyecek gibi hissediyordum. Yanacak gibi hissediyordum. Kavrulacak gibiydim.
Memet’in sözleri daha zalimdi tepemdeki güneşten. Güneş sadece gözümü yakıyordu, tenimi yakıyordu. Memet fazlasına göz dikmişti. O ruhuma kadar ısıtıyordu. Biliyordum. Biraz yaklaşsam yakacaktı beni en baştan. Kavuracak, susuz bırakacaktı. Daha da fazlasını alacaktı benden. Yüreğimin ıssız köşelerine batacaktı. Rengine boyayacaktı beni. En sıcak renkleri kullanacaktı. Tüm bunları bana belki sözleriyle, belki sadece sesiyle yapacaktı. Bir dokunuşu yetecekti belki, belki fazlasına soyacaktı. Ama bir bakışı bile yetecekti. Nihayet beni bu dünyanın mavilerinden alıp kendi mavilerine bulayacaktı.
Sızısı sardı beni. Kanatları kıpraştı kalbimin toy atışlarının. Kaçtım. Basamakları ikişer üçer inerek kaçtım. Nuşen ardımdan seslendi. Yanıma varıp akşam muhakkak gelmemi söyledi. Memet bana Akşam Güneşini de gösterecekti.
O gün bu basamakları inen kızın dört nala koşan kalbi bugün yorgundu. Koşmaktan değildi yorgunluğu. Bir at koşmaktan yorulmazdı. Onu koşamamak, kapana kısılmak köreltirdi. Onu bacaklarını kullanamamak aciz kılar, hasta ederdi. Hastaydı kalbim. Ortası hüsranla zehredilmiş bir kaderin içine resmedilmişti. Aman dinlemez darbelerle soldurmuşlardı renklerini. Akşam Güneşinin sıcak renklerinden mahrum kalmıştı şimdi. Akşam Güneşim’den mahrum kalmıştım hasretle titreye titreye.
Basamakları teker teker indim. Odama döndüm. Mir beşikteydi sadece.
“Gün aydı Mir, gel hadi,” diyerek aldım kucağıma. “Biraz gülsene bugün bana.” Yüzümü yüzüne sürdüm ihtiyaçla. “Biraz huzurdan bulaştırsana. Aç gözlerini, bak semaya. Akşam Güneşi gidip dönmüş çoktan.” Kapalı gözlerimin arasından birkaç damla sızdı. Ben Memet’in Akşam Güneşi olduğum zamanları özlemiştim. “Sabah olmuş, Mir. Aç Memet’imin mavilerini bana. Söz bir kez öpeceğim sadece.”
Mir’in göz kapağından bir kez öptüm. Araladı gözlerini uyku mahmurluğuyla. Bozdum sözümü. Bir de öbür gözünden öptüm. “Biri sözüm içindi. İkincisi senin olmayan gözler için Mir. Darılma bana. Çok hasrettim ona. Darılma bana. Ben dönemiyorum ona.”
Düğmelerimi üstten açmaya başladım emzirmek için. Mir’i az sonra oturacağım yatağa bıraktım.
Banyonun karalık kapısı gıcırdadı. Elim açacağım son düğmede kaldı. Gözlerim beni izleyen gözlerin hasret kaldığım mavilerinin bulanıklığına asılı kaldı.
☀️☀️☀️
O nasıl yakalanmaktır Zühre?
Görüşmek üzere Akşam Güneşi ☀️

Yaaa yetmiyor bana ama . Daha fazla okumak istiyorum . Sonraki bölüm ne zaman gelicek acaba
Biraz gülsene bugün bana.” Yüzümü yüzüne sürdüm ihtiyaçla. “Biraz huzurdan bulaştırsana. Aç gözlerini, bak semaya. Akşam Güneşi gidip dönmüş çoktan.” Kapalı gözlerimin arasından birkaç damla sızdı. Ben Memet’in Akşam Güneşi olduğum zamanları özlemiştim. “Sabah olmuş, Mir. Aç Memet’imin mavilerini bana. Söz bir kez öpeceğim sadece.”
Zuhre yaaaaa 😫😫😫😫
Şu sıralar akşam güneşine bölüm gelmiş olması beni mutlu eden birkaç şeyden biri 🥹 Kafa dağıtmaya ihtiyacım olan bir dönemdeyim ve çok iyi geliyor birkaç bölüm de olsa okumak 🤍
Bana da . Keşke daha çox bölüm gelse
karşında baver var nasıl kanmayacaksın
kardeşim dedin adamın sinirlerini bozdun
hahahahahaha bayılıyorum baverin sizinle uğraşmasına
ishak o ayakalrı öpmeden çıkmazdı evden
hahahahaha ayıkla şimdi pirincin taşını
Nolur yeni bölüm gelsin bu gün lütfenn. Morelim çok bozuk biraz düzelirdim belki.
Umudumu yitirmedim bu gün gelicek bence yeni bölüm
Ağlıyorum
Bugün kesin gelir bir bölüm bile olsa 😂 yazar bize kıyamaz 🥹
Bu gün bekleyişimizin 6 cı günü