Bilgilendirme:
X harfi Kürtçede gırtlaktan okunur. Hırıltılı h olarak telaffuz edilir(Arapçadaki خ gibi). Örneğin; Xezal(Hezal), Xwedê(Hudi)…
☀️☀️☀️
Gözümü yine ağlayan oğlumun sesiyle açtım güne. “Kerem Bey, uyandırma servisi,” diye mırıldandı İshak yastığa yanağını dayamış.
Ayılmaya çalışırken sabahlığımı üzerime aldım. Beşiğe yaklaşıp oğluma baktım. Yatırırken çoraplarını çıkardığım Kerem’i ayaklarını tutmuş ağzına sokmaya çalışırken gördüğümde gülümsemeden edemedim. Şu ısrarı karşılığında bir kardeşi olduğunda huysuzluk ederse poposuna acımadan şaplağı indireceğimi ona söylesem anlar mıydı bilmiyordum ama emzirmeyi yavaştan kesip ek gıdayı arttırınca uyum sağlayacak kadar uslu bir çocuk olmasını diliyordum.
Oğlumu beşiğinden alırken İshak kalkıp duşa girmişti. O çıkana dek biraz emzirdim. Karnını sütle tamamen doyurmak istemedim için biraz şebeklik yapıp memeden kopardım. Isırmayı ihmal etmemişti. Altını temizleyip, üzerini değiştim. Duştan çıkıp giyinen babasına emanet edip banyoyu ben devraldım. Tabii yarım saat bile kalmaya hakkım olmamış, oğlumun sesiyle hızlıca çıkmak zorunda kalmıştım. Emdiği süt yeterli gelmediği için huysuzluk edeceğini biliyordum. Hızlıca giyinip saçlarımı kurutamadan yazmamı kafama geçirdiğim gibi mutfağa geçtim. Mama hazırlamak için biberonu hızlıca yıkarken bir yandan da çayı koymuştum. İshak oyalama işinde başarılı çıkmıştı neyseki. Mama ılıyana kadar kahvaltıyı da hazır etmiştim. Mutfağa giren kayınvalidem laf edecek bir şey bulamadığı için sessiz kalırken ben biberonla odama dönmüştüm.
“Anası kurtar beni,” diyerek parmağını ısıran Kerem’i gösterdi İshak.
Tebessümle yanlarına oturduğumda duyduğum yırtılma sesiyle değiştirmeyi unuttuğum çarşafın ortadan ikiye tamamen yırtıldığını anlamıştım.
İshak sese gülerken çarşafa aldırış etmeden oğlumu aldım kucağıma. Kerem biberonu kabul etmekte hep mızmızlanır, biraz tadını alınca susardı. Yine öyle olmuştu. Üstüne bugün tam da doymamıştı, huzursuzlanıyordu bir şeylere.
İshak, Kerem’i güldürebilmek için çorabını sıyırıp ayaklarını öptü birkaç kez. Sonra öpmek yetmemiş gibi derin derin soludu. “Evlat kokusu cennet kokusu derlerdi de cennet kokusu ne hoş demezlerdi. Ben bu kokuya ölürüm.”
O kadar haklıydı ki. Kendi çocuğum diye bir bana öyle geliyor sanıyordum. Kokusu beni mest ediyordu. Ben oğlumun kokusunu içime çekerken, İshak komodine uzanmıştı. Ondan yana bakmadığım için ne aldığını göremesem de önüme uzattığında bir ışıltı aldı gözümü. Başımı kaldırdığımda bunun bir tektaşın ışıltısı olduğunu anlamıştım. “İshak?”
“Zühre’m?”
“Bu ne?”
“Yüzük.”
Yüzük olduğunu görebiliyordum. “Sende ne işi var? Yoksa Efkan…”
“Hayır, hayır,” diyerek teorimi çürüttü hemen. “Ben sana aldım.”
“Bana mı? Neden?”
“İkinci evlilik yıldönümümüze iki ay kadar var ama dün teslimattan sonra dönerken kuyumcuda gördüm. Dedim şimdi alayım. Günü gelince veririm.”
Çok pahalı bir şey miydi acaba? O kadar çalışıp parasını ne diye bana harcamıştı?
“Neden şimdi peki?” derken yüzüğe bakmaktan kendimi alamıyordum.
“Çünkü bugün gözüme öyle güzel görünüyorsun ki dayanamadım,” diyerek yüzüğü kutudan çıkarttı. “Uzat elini.”
Biberon olmayan elimi Kerem’in ensesine dayanak yapmıştım. Yerini dizime bırakıp elimi çıkardım. Sağ elimin yüzük parmağındaki alyansın önüne tektaşın takılışını izlerken sormadan edemedim. “Ne kadara aldın? Çok pahalı değil, değil mi? Bak Efkan evlenecek yarın öbür gün. Şimdi yeni gelin masrafı derken elimiz darlaşır, annenler elimde yüzüğü görürse kıskandı da aldırttı derler. Sonra…”
“Zühre’m, sen bunları düşünme,” diyerek böldü beni. “Çok içimden geldi, aldım karıma. Çok güzeldi karım, saklamaya dayanamadım, taktım. Bu kadar.”
Dediğine gülümsemeden edemedim. Böyle iyi bir adamdı İshak. Ona karşılık vermek zorunda hissediyordum. “Ben sana ne hediye alacağım?”
“İki ay var neredeyse. Verirsin güzel bir haber,” derken göz kırpmış, karnıma bakmıştı.
Bebek istiyordu. “Sanki sen ilgileneceksin tüm gün?” diye takılmaya çalıştım.
“Tabii ben ilgileneceğim. Sen al oğlunu çekil kenara, ben kızımı alıp sana vermeyeceğim.”
“Kızın?” diyerek gülümsedim. “Cinsiyetini de biliyorsun.”
“Valla dilime öyle geldi. Kız mı gelecek acaba?”
Kapımız tıklatılınca kayınvalidemin artık çık şu odadan dediğini anlamıştım. “Ne gelir bilemem ama ben çıkmazsam annen gelecek odaya. Kalk, sen kahvaltını yap. Kerem doysun, geleceğim ben de.”
İshak ilk oğlunu sonra beni öperek kalktı yataktan. Birkaç adım atmıştı ki geri dönüp bu kez ilk beni sonra oğlunu öptü. Yaptığına anlam veremesem de gülümsemeden edemedim.
“Kimsenin gönlü kalmasın,” diyerek çıktı odadan.
Ardından oğluma bakıp gülerken gülümsemem ilk tebessüme döndü. Yüzüğüme, yatağımdaki yırtığa, Kerem’in çıkarılmış mavi çoraplarına baktım. Garip bir huzursuzluğun beni de etkisi altına alacağını hissedince görmezden gelmek istedim hepsini. Yüzümdeki tebessüm de düşerken çorapları alıp oğlumun ayağına geçirdim.
Kapım aniden açıldı. Gözleri kapanmak üzere olan Kerem korkuyla sıçradığında biberonu ağzından çekmiştim. Açılan kapıdan içeri İshak girdi. Çıkarken ki mutluluk yoktu yüzünde. “N’oldu?” diyerek kalktım ayağa.
İshak doğruca gardıroba koştu. “Hazırlan. Cenaze var,” dedi en üstteki kıyafetlere uzanırken. Oradan bir kıyafet alacak sanırken altına sakladığı tabancayı çıkardığında içimde bir ateşin kıvılcımı yandı sanki. Kucağımdaki oğlumu beşiğine bıraktım.
“Napıyorsun İshak?” Evlendiğimizden beri o silahı eline aldığını hiç görmemiştim.
“Adam lazımmış. Çağrı yapıldı Zühre. Gidiyoruz. ” Bağırdı içeri. “Efkan!”
Şarjörü çıkartıp kurşunları kontrol ettiğini gördüğümde yanına nasıl vardığımı bilemedim. “Ne çağrısı? Ne adamı? Nereye İshak?” Silahtan gözümü alamıyordum. “Kurban olayım o silahı bırak.”
Bu silahı ilk kez görüyor değildim. Kayınpederim temizlemek için birkaç kez çıkardığında görmüştüm. Ama o hep yerine geri bırakmak üzere çıkartmıştı. Şimdi kocam kullanmak üzere beline sokuşturuyor gibi bir telaş içerisindeydi. Böyle bir şeye hazır değildim.
Kaynım Efkan kapıda göründü. O da telaş içindeydi. “Abi hastanenin orada toplanılıyormuş. Herkes çıkıyor. Mezarlığa geçeceklermiş birazdan. Ben araba ayarlıyorum.”
“Tamam, geliyorum,” dedi İshak. Gidecekti. Silahla gidecekti!
Efkan giderken ben İshak’ı tuttum kolundan. “İshak. Ji bo Xwedê!*(Allah aşkına!)” Durmuştu. “Çi hat serê kê?*(Kimin başına ne gelmiş?)”
Onu tutan elimin üzerine kapadı diğer elini. “Korkma. Aşirette cenaze var. Sen annemle hazırlanıp oraya geçersin. Ya da ne bileyim? Taziye yarın mı bugün mü başlar, bilmiyorum. Kesin olan bugün karşılık verilecek. Çünkü adamı kimse tutamıyor.”
“Adam kim? Ne karşılığı?” Kimin kavgası olursa olsun kocamı silahla gönderemezdim. “Sen karışma İshak. Kurban olayım sen karışma.”
“Merxas’lar,” dedi İshak. İçimde kıvılcımı çakılmış ateş tutuştu, aleve dönüştü. “Yekta Merxas’ın büyük oğluna pusu kurmuşlar.”
Memet!
Aldığım nefes çakıldı kaldı boğazıma. Aleve kapıldı, harlayıp tutuşturdu beni. Göğsümün ortasına uçtu o alev. Hakkı yoktu artık oraya konmaya. Konmasın istedim. Duyduklarım gerçek olmasın istedim!
İshak devam etti. “Ama arabada o değil, hamile karısıyla amcasının kızı varmış.” Titreyerek verdim nefesimi. Ama harlanmıştı alev bir defa, kalbimin köşesine kondu uğursuzca. Yüreğimin kıyısından köşesinden tutuşturmaya çalıştı gaddarca. “Şoförle iki kadın da oracıkta ölmüş. Bebeği sezaryenle kurtarabilmişler sadece. Yoğun bakımdaymış şimdi.” Alev büyüdü, sardı yüreğimi şimdi, tutuşturmaya başladı kuvvetle. “Kimse Memet Merxas’ı tutamıyormuş. Adam hırs dolu. Karısını, amca kızını gömecek. Toprakları kurumadan intikam istiyor.” Yüreğim yandı da yandı. Alevden kaçamadı, kaçamayacaktı. Kül olacaktı. Kül olacaktım! “O adamı kimse tutamaz ama kimse de yalnız bırakamaz Zühre. Korkma. Bana bir şey olmaz. Kalabalık olacağız. Biliyorsun yakın değilsek aşiret kavgasına girmeyiz ama bu defa kadına atılmış kurşun. Hamile kadına sıkacak kadar alçalmışlar. Gitmezsek olmaz.”
Onu tutan kollarımda derman kalmamıştı. Duyduklarımı hazmedemiyordum daha. Memet’i mi öldüreceklerdi? O arabada olsaydı ölen Memet mi olacaktı? Memet’e mi kıyacaklardı?
Memet. Mem…
Memet arabada değildi. Onun yerine karısı ve kuzeni öldürülmüştü. Hamile karısına kıymışlardı. Kuzenine kıymışlardı. Hangisine kıymışlardı? Kime kıymışlardı? Xezal’a mıydı?
Yoksa? Yoksa Nuşen’ime miydi? Dayanamazdım.
Çok zamandır görememiştim ki onu. Görmeye hakkım yoksa da ölüm haberini alacak kadar kıyamazlardı da bana!
İshak dermanı kalmayan kollarıma attı elini. “Zühre, üzülme. Üzülme Zühre’m. Ben geri geleceğim. Böyle bir günde yardıma koşmamak olmaz. Bize yakışmaz. Yardım edip geleceğim.”
Biçare kollarımı kaldırmaya çalıştım. Sanki ruhum bir matemin rüzgarına tutulacak gibi ağırlaşmıştı. Sanki biraz sonra bir yerimden sancıyacak, feryat figan ağıt yakacaktım birine. Kime yakacaktım? Ben kime yanayacaktım?
Zor bela tutabildim kocamın elini. “İshak.” Sesim düşmüştü bile. “Korkuyorum.”
Ellerini tutan ellerimle birlikte götürdü yüzüme ellerini. Yanaklarımdan tutup kendine doğru çekip alnımdan öptü beni ilk. Sonra gözlerimden, burnumun ucundan. En son kısaca dudağımdan.
Öptüğünde kapanan gözlerim aralandı sesini duyunca. “Korkma Zühre, geleceğim.” Korkuyordum. İliklerime kadar korkudan titreyebilirdim karşısında. Cani bir huzursuzluk sarmıştı her bir yanımı. Çok korkuyordum. “Bir aileyi parçaladılar Zühre. Hesabını keseceğiz. Sonra geri geleceğim.” Gitsin istemiyordum. “Sen Kerem’le ilgilen. Beni düşünme. Tamam mı?”
Benden ayrılacaktı. Yüzümden elini çekmesine izin vermedim. “Gitme.”
Yüzüme gülümseyecek gibi bakmışsa da tebessümden öteye geçmemişti. “Gitmek zorundayım.”
Gideceğini biliyordum. Kararlıydı duruşu. Yalvarsam da gidecekti. Kabullenişin yıkılışıyla kapadım gözlerimi. “Ne olur dikkatli ol,” dedim fısıltıyla. Gözlerimi açıp ona baktım. Şimdi gülümsüyordu. “Geri gel İshak. N’olur geri gel.”
“Ez ê werim*(Geleceğim),” dedi. Elimin üzerinden öptü. Bu kez uzun sürmüştü öpüşü. İçimi ferahlatmak istiyordu sanki. Derince solumuştu. Yüzüme baktı sonra. “Geleceğim,” dedi bir kez daha. Kapıya doğru yöneldi, çıkacakken durup geri döndü. Beşiğe gidip Kerem’in ellerinden tutup öptü. Yüzünü gözünü öptü defalarca. O öptükçe içimde bir yerde boşluk açıldı sanki, soğuk vurdu. Ayaza tutulacak gibi üşüdüm.
“İshak,” diyecek oldum.
İshak, Kerem’in ayaklarını da öpmek için çorabını çıkaracakken dışarından Efkan seslendi korna eşliğinde. Çorabı çıkaramadı İshak. Gülümsedi oğluna. “Gelip öpeceğim,” dedi. Bana baktı. Sonra çıktı. Gitti.
Kerem babasının onu kucağa almasını beklemiş olmalıydı. Geride kaldığı için ağlayacak oldu ardından. Beşiğe koşup aldım oğlumu. “Şşş… Baban gelecek.”
Gelsin istedim. Gelip söz verdiği gibi oğlunu ayaklarından öpmesini diledim. Dileğini gerçekleştirebilmesi için Kerem’in çoraplarını çıkarıp yatağın üzerine attım. Yırtık çarşafa aldırmadan yatağa oturup bekledim.
İshak dönüp oğlunun ayaklarını doyasıya öpsün diye dilimde duayla bekledim. Kimsenin ölümünü kabullenemedim. Hiçbirine inanmak istemedim.
☀️☀️☀️
Suratıma öyle soğuk bir rüzgâr çarpmıştı ki duraksayıp rüzgârın beni ayıltmasını bekledim. O rüzgârın gözlerimi alıp, beni bu kâbustan koparmasını istedim. Koparmadı.
Elimdeki kazmayı toprağa vurdum hızla. Rüzgâr aynı sertlikle suratıma vurdu. Ne ben ayıldım ne rüzgâr vurmayı kesti. Kazmayı toprağa ardı arkası kesilmeden vurdum. Kazdıkça çukur derinleşti. Derinleştikçe beni içine çekti. Yukarıdaki uğultudan kopardı. Aşağının sakinliğine aldı.
Ben kazdım. Kazdıkça derinleşti çukur. Ben kazıkça toplandı toprak. Açıldı çukur. Sanki en dibe ulaşınca orada kalacaktım. Üzerime atılacaktı tüm toprak. Atıldıkça ben gömülecektim. En dipte kalacak, nihayet bu kâbustan kurtulacaktım.
“Abi, yeter.”
Baver omzuma dokunduğunda durdum. Kazdığım çukurdan o çıktı. Elini bana uzattı beni de çıkarmak için. Çıkmadım. Çıkmak istemedim.
Ağır bir tahta sesiyle tabutu açtılar. Belkıs’ın babasıyla abisi içinden çıkartılar beyaz kefene sarılı bedeni. Kollarımı açtım yanıma indirmek için. Belkıs’ın abisi vermek istemedi. Birileri araya girdi. Onları görmedi gözlerim. Kollarımı açıp karımı bekledim. İndirdiler onu da beni yutan çukura. Kollarıma bıraktılar.
Ağırdı. Ölümün bir hafifliği yoktu. Ağırdı. Karnının içinde taşımakta zorlandığı yavrusu yoktu. Yine de ağırdı. Kendi başına kaldıramayacağım kadar ağırdı Belkıs’ın ölümü. Kollarımın taşıyabileceği, yüreğimin altında ezileceği kadar ağırdı hem de.
Ağırlığına ilk dizlerim çöktü. Kucağımda Belkıs’la çöktüm. Artık onla benden başkası yoktu çukurda. Ondan başkası yoktu görebildiğim. Onu yavaşça yatırdım toprağa. Canı yeterince yanmıştı.
Elimi kefenin üzerinden yüzüne değdirdim önce. “Sana ant olsun bu yüzü unutmayacağım Belkıs.” Elimi kaydırıp vurulduğu göğsüne indirdim. “Sana ant olsun bu kurşunun hesabını soracağım.” İçinden alınan bebeğe rağmen inmemiş karnını buldu parmaklarım. “Sana ant olsun onu kurtaracağım.”
Yüzüğün bıraktığı boşlukta elini buldu elim en son. “Sana yemin olsun seni benden, seni yavrundan, seni ailenden koparan, tek bir nefes dahi almayacak karşısına geçtiğimde.” Çarşafın üstünden elini sıktım varlığımı hissetsin diye. “Tek değilsin. Yanında Nuşen olacak,” dedim sol gözümden bir damla yaş benden habersiz kayıp kefenini ıslatırken. “Sen onunla daha rahatsın ya. Nuşen artık hep yanında.”
Nefesim tıkandı orada. “Oğlunsa benimle olacak.” Yüzümü eğdim önünde. “Yalvarırım rahat uyu Belkıs. Benim yüzümden yaşayamadın, bari rahat uyu.”
“Abi, hadi.” Elini aşağı uzatmıştı Baver. “Gözünü seveyim yapma.” Kalkıp uzattığı eli tutup çıktım. Belkıs kaldı aşağıda. Gözüm kaldı aşağıda. Baver kolumdan tutup geriye çekti beni de canımdan bir parça iki mezara pay oldu orada.
Hemen yana bir çukur daha kazılmıştı. Hozan Nuşen’i koymuştu şimdi o çukura. Yüzü sırılsıklam çıkmıştı o çukurdan.
Nuşen, kardeşim Hozan’dan sadece birkaç ay büyük olsa da hep ablası gibi muamele ettiğinden küçüklüğünden abla olmuştu ona. Hozan için öyle zordu ki aylar sonra evine döndüğünde abla bildiğini gömüyor olmak. Hozan’ın elinden küreği çekip almak istedim.
Ama karım beni bekliyordu aşağıda. Belkıs’ın üstünü kapamam gerekti. Onu bir kez başkasına bırakmıştım. Artık kimseye emanet edemezdim.
Köşeden aldığım küreği doldurup ilk toprağı attım çukura. Kazmak kadar kolay olur sandım. Değildi. İnsan nasıl ona gülerek bakan yüzün üstüne toprak atardı? Attığım toprak beyaz kefenini lekeledi. Dağıldı iki yanına. Belkıs’a hiç yakışmadı. Küreği tekrar dolduramadım.
Bir avuçtan biraz fazlaydı attığım toprak ama bir ömrü kapamaya yetecek kadar çokmuş. Dayanamadım fazlasına.
Elimden Belkıs’ın babası aldı küreği. Adet böyleydi ya. Her seven, sevdiğine bir avuç toprak atacaktı. Her seven onun üstünü kapayıp, gittiğini görecekti. Her seven, sevdiğine kendinden bir parça atacaktı.
Ben merhametimi koymuştum avucuma. Bırakılan bir kurşuna sardım. O kurşun beni yaktı. O kurşun beni deldi. Ama benden sekip Belkıs’a değdi. Ben de o kurşunun kopardığı merhametimi koydum Belkıs’ın üzerine.
Atılan topraklar Belkıs’ın üstünü kapadı. Hozan’ın dayanamayıp hıçkıra hıçkıra ağladığını duydum. Ona döndüm. Yanağının ıslaklığı omzuyla sile sile Nuşen’in üstüne toprak atıyordu. Kıyamadım ona. Elinden aldım küreği. Nuşen’in mezarının başına geçtim.
Nuşen’e yakışsa yakışsa taze bir gelinliğin beyazı yakışacaktı bu yaşında. Abisinin emanetine ancak beyaz diye gelinlik giydirmekle mükellef olacaktım ben. Şimdi sarındığı kefenin beyazı onun masumiyetine haksızlıktı. Bu haksızlığı ona nasıl reva görecektim ben? Utançla çektim gözlerimi Nuşen’in mezarından.
Bu utançla kendimi gömmem gerekken ben Nuşen’i nasıl gömecektim?
Küreği sapladım toprak yığınına. Doldurup bir parça atmamı bekliyordu herkes. Nuşen’i o kadar derine mi gömmem gerekti? Devran hapse girerken kardeşini bana nasıl emanet etmişti? Gelip suratıma tükürse yeriydi.
Küreğe toprak aldıysam da atamadım. Amcam tutmuştu elimi. “Ma tuyê keça min defin bikira?*(Kızımı sen mi gömecektin?)” diye sordu sarsılan sesiyle. Sesi kulaklarıma tırmandı, yapıştı zarıma, yankılandı mezarlıkta. “Kızımı sen mi gömecektin yeğenim?”
Amcamın yüzüne bakamadım. “Xwezî min xwe li şûna keça te bida gorê*(Keşke kızının yerine kendimi verseydim mezara)” dedim kendi kulağıma ulaşamayan sesimle.
Ama amcama ulaşmıştı sesim. “Xwezî tu min bi xwe ra bida gorê* (Keşke beni de kendinle verseydin mezara.)”
Elimden küreği alıp toprağı boşalttı bir kenara. Doldurup kendi attı kızının üstüne. “Bana toprak atacak bir mezar daha ver Memet,” dedi. Amcamın gözünden kaç damla yuvarlandı bilmiyorum. Doldurduğu toprağa düşen kadarını görebildim sadece. “Bana içimi soğutacak mezarı ver yeğenim. Yoksa ben o mezarı kazıp içine ikimizi koyacağım.”
Amcamın kazdığı mezarın üstüne toprağı kendim çekerdim hak diye. Ama onun yüreğini parça parça attığı kızının mezarının yanına kendini gömmesine razı olamazdım. Kızından akan kana karşılık akıttığı her damla göz yaşının karşılığı olacak kanı ona verecektim. “Getireceğim amca. Bu mezarlar soğumadan, o şerefsizin cesedinin soğumasını sağlayacağım.”
Konuşmalarımıza şahit olan Hozan atılıp tuttu kolumdan. “Abi,” dedi yalvaracak sesle. “Yapma.” Ondan çektim kolumu. “Yapma abi.” Tekrar tuttu kolumdan. “Bugün Dilaver Yazhan. Yarın başka Yazhan. Yıllar öncesi gibi olacak. Devran abiye olan gibi olacak. Birimizden birine bir şey olana dek durmayacak. Başka şekilde…” dediğinde kolumu ondan sertçe çekmiştim.
“Birimize bir şey oldu Hozan. Nuşen’i gömdün sen. Ben karımı gömdüm yanına. Birimize değil hepimize birden oldu. O Yazhan’a nefes aldırmam ben Hozan!”
Hozan yüzündeki yaşları sildi alelacele. “Aldırma abi. Almasın. Ama yapan sen olma. Devran abi gibi…”
Dinlemedim devamını. “O kurşun benim elimden çıkacak Hozan. Avucuma bırakıldı kurşun. İki canımı aldı. O kurşun benden çıkacak.”
Çakal gelip Hozan’ı çekti kenara. Yüzü bir duvardı sanki. Sesi duvardı. O benden taraftı. “Herkes hazır abi. Aşirette kim var kim yok haber saldım. Uzak, yakın, herkes burada. İntikamımızı alalım.”
Çakal’ın omzunu sıkıp ardımdaki kapanmak üzere mezara döndüm. Eğilip bir avuç toprak aldım yerden. İntikam vaktiydi. Benden alınanların bedelini ödetecektim. “Oğlun için,” diye fısıldadım toprağı atarken. Belkıs’ın mezarı şimdi kapanmıştı. Ama ona bunu yapanın ruhunu bedeninden sökmeden soğumayacaktı.
Kalktığım gibi mezarlığın dışına attım adımlarımı. Ben adım attıkça bir kalabalık aldı etrafımı. Başın sağ olsunlar uğuldadı kulağımda. Benim karımı karnında bebeğiyle vurmuşlardı. Bu baş sağ olamayacak kadar ölüydü. Kimseye demedim.
Kurşunların deldiği, camını parçaladığı aracın önüne geçtim. Kalabalığa baktım. Acımdan doğan bir hırs aldı sesimi. “Gözü yemeyen, canını seven, canı bekleyen gelmesin. Bize gözü kara, canı kanımıza karışmış, canımıza kan akıtacak dost gerek.” Kalabalıkta bir tane geri adım atan, lafımın üstüne laf söyleyen olmadı. Herkesin belinde silahı hazırdı. Sevdiklerini öpüp, vedalaşmışlar kadar rahat ve hazırlardı.
Babam bizi büyütürken hep böyle öğütlemişti. Aşir olmak demek büyük bir aile demek derdi yeri geldiğinde. Ya sevincin olur, hanen taşar; ya acın olur, haneni taşırlar demişti. Elinde oldukça yardıma muhtaca koş, ona işim düşmez deme bir baş bir baş bir el bir eldir derdi.
Bugün, yeri gelmişti. Belki ölüme yürüyordum ama öldürmeye gidiyordum. Savaşın bile namuslusu olurdu çünkü. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, eli silah tutmayana, aman dileyene sıkılmazdı. Günü gelmişti. En namussuz savaşı başlatmışlar, iki canımı almışlardı. Bir baş bir baştı, bir el bir el. En namussuz savaşta en namuslu karşılığı verecek, bize silah çekeni hedef alacaktık. Düşmanı koruyan, destek çıkan namlunun ucuna geçecekti ama biz onların hanesine girmeyecektik. Bize düşman olan kendi gelecekti.
“Eyvallah,” diyerek selam verdim başımla araçlarına geçmeleri için. İki mezar kapatmıştık. Şoför Ferhat’ın cenazesi babamla Manisa’ya gönderilecek, annesinin memleketine gömülecekti. Üç mezarla başlamıştı savaş ama bu adamlarla daha fazla mezara eyvallah diyecektik.
Herkese tek tek baktım yüzlerini aklıma kazımak isteyerek. Günü geldiğinde onlara yardıma koşacaktım aynı şekilde. Kabalıkta beklemediğim birini gördüm.
İshak. İshak Uçar. Zühre’nin kocası.
Araca binecekken duraksayıp kabalığa seslendim. “Çocuğu olan gelmesin.” Ondan tarafa daha fazla bakmadan araca binip, camı indirilmiş kapıyı sertçe kapattığımda Çakal öne, Hozan’la amcam arkaya binmişti. “Amca sen…”
“Sür, Memet,” dedi yorgun sesiyle. “Sana düşmemiş.”
Gözündeki yaşı siliyordu. Bir şey diyemedim. Çakal’a amcamı koruması için bir bakış atmam yetmişti. Dilaver’i saklandığı yerde, bağ evlerinde bulacağımızın istihbaratını bize Çakal sağlamıştı. Aracı doğruca oraya sürdüğümde ardımızdan peş peşe araçlar çıkmıştı. Bir düğün konvoyu neşesi yoktu. Kornalar çalmıyordu. Arabam gelin çiçeği ile süslenmemişti. Gelinin göğsünden vuran kurşunların eşleriyle taranmıştı. Yerlerde silinmeye çalışılmış kanın bıraktığı kızıllıklar vardı. Benim yerimden karımı emanet ettiğim adamın cansız bedenini kaldırmışlardı.
İçimdeki intikam ateşinin alevlerinin küllü kokusu burnumun ucuna değin geliyordu. Ateşin kokusu beni kana susatıyordu. Dilaver’in kanını akıtana değin geçmeyecek bir susuzlukla imtihan ediliyordum. İmtihanım her dakika zorlaştı, gaza yüklendim. Bağ evine ulaşınca durduğum gibi indim. Belimdeki iki silahı birden çektim. Emniyeti kapadığım gibi havaya iki el sıktım. “Dilaver!”
Bahçedeki demir kapıyı tekmeleyerek açtım. Kapı duvara çarptığında kurşun kadar ağır bir ses çıkarmıştı. O anda evin içinden karşılık olarak kurşunlar sıkılmaya başlandı. Biri gelip omzumu sıyırdı. Geriye doğru bir adım atacak kadar sendeledim. Geri adım atmadım. Kurşunun geldiği yöne doğru ilerleyerek iki namlunun ucunu da oraya çevirip ardı ardına sıktım. “Dilaver! Senin canını alacağım soysuz köpek. Çık dışarı!”
Peşimden onlarca adam kurşunları azalttığım yöne doğru akın ederken sıkılan silahların sesleri birbirine karışmıştı. Ne kadarı bize sıkılıyor ne kadarı bizden sıkılıyordu bilmiyordum. Kimse bilmiyordu. Mahşerin ortasındaydık. Bir kıyamet kopacaktı. Birilerinin kıyameti olacaktı bu mahşer. İlk kan benden akmıştı, ilk can onlardan alınacaktı. Bu mahşerin bir celladı olacaktı. Hükmü kesilmiş olanın boynuna ilmeği geçiren ben olacaktım.
Tanıdık tanımadık sesleri ayırt edemiyordum. Herkes bağırıyor, havada kurşunlar uçuyor, bir yerlere saplanıyordu. Omzum yanıyordu. Umursamıyordum. Şarjörümdeki kurşunlar bitinceye dek kimseyi görmedi gözlerim. Cebimdeki yedek şarjörlerle değişmek için duraksadığımda evin içinden gelen karşılık da kesilmişti. Kaçmak için arkayı kullanacaklarını anlamıştım. “Çakal!” diyerek sağ tarafı işaret ettim. Şarjörleri yeniledim. “Hozan!” Sol tarafı işaret ettim. İki kardeşim iki yana ardına yığdıkları adamlarla giderken ben eve dalmıştım.
“Dilaver!” diye bağırdım. Karşıma çıkan ilk adama sıktığım gibi onu devirmiştim. “Kaçışın yok şerefsiz!” Koridoru geçip salona daldım. İki kişi kanepelerin ardından bana sıkmıştı. Duvarın ardına geçtim hemen. “Dilaver! Sen benden karımı aldın lan! Hamile karımı aldın!” Duvarın ardından çıktığım gibi adamlardan birini indirdim. Diğerini bahçeye açılan camdan giren kişi vurmuştu. İshak.
Ona gelmemesini söylediğimi anlamamış mıydı?
Boş salona girdiğimde onunla karşı karşıya kalmıştık. “Yukarı çıktı,” dedi. Dilaver’i kastettiğini biliyordum. Salonun köşesinden üst kata çıkan merdivenlere ilerledim. İshak kardeşine seslenerek dışarı çıkmıştı. Dışarıda daha az adam kalmıştı.
Merdivenleri çıktım. “Dilaver! Kaçamazsın şerefsiz! Sen bana emanet olan amca kızımı aldın. Hiçbir yere kaçamazsın.” Basamakları ileriyi kontrol ede ede çıktım. “Aldıklarına karşılık senden son nefesine değin her şeyini alacağım.” Merdivenlerin sonuna geldiğimde odalardan birine giren birini gördüm. İkinci kez düşünmeden o odaya ilerledim. Kapıya vardığımda içeriden bir silah patlamış, son anda geri çekilmiştim. Gözümü öfkeyle kapatıp soludum. “Dilaver! Ecele kurşun işlemez.” Sözüm bittiği gibi içeri dalıp gelişine sıktım. “Ben senin ecelinim!”
Odanın içinden balkona açılan perdenin hareketinden başka bir şey yoktu. Koşarak balkona çıktığımda birinci kattan atlamış olan Dilaver’i topallayarak kaçmaya çalışırken gördüm. Onu hedef alan kardeşime seslendim. “Çakal! Ew ya min e!*(O benimdir!)” Baver, Dilaver’i namlunun ucundan çıkarmasa da başını sallamıştı. Balkondan atlayıp yere indim. Sızlayan dizlerimi umursamadım, kalktım.
Bu dizler bugün Belkıs’ın mezarına çöktüğündeki sızısı kadar acımazdı.
Vurulduğum omzumu kaldırmak artık mümkün değil gibiydi. O elimdeki silahı yere atıp diğeriyle yürüdüm Dilaver’in üzerine doğru. Arka tarafın Hozan’lar tarafından kapatıldığı gören Dilaver’in kaçacağı deliği kalmamıştı. Onun için tek bir delik vardı. Onu tıkacağım mezar.
Bunu anlamış olan Dilaver bana doğru döndüğünde gözlerinde ölecek olmanın korkusunu gördüm. O korku Belkıs’a uğramış mıydı? Nuşen’in kapanamayan gözlerine mi yapışmıştı?
“Memet dur…” dediğinde içine çekeceği nefese engel olmak için tam göğsünden vurdum ilk. Belkıs’ı göğsünden vurmuşlardı.
Dilaver elini kan dolan göğsüne koyduğunda durmadım, üzerine yürümeye devam ettim. “Memet. Ben onların… arabada olduğunu… bilmiyordum. Onları ben…”
Evin diğer tarafından kurşun sesleri yükselmeye başladı. Dilaver’e yardım gelmiş olmalıydı. Oysa onun son nefesine kurşun sıkmıştım ben. Kimse elimden alamayacaktı.
“Üç can,” dedim öfkeyle. “İkisini canımdan kopardın. Birini evladımdan ayırdın. Üç can Dilaver!” İkinci kurşunu Nuşen’in temiz kalbine değen kurşun için kalbinin ortasına sıktığımda havadaki eli düşmüştü önce, sonra yere yığıldı. Durmadım. “Üç can,” diyip bir de emanetlerimle can veren Ferhat için alnının ortasından vurmuştum.
Baver şarjörlerini değişiyordu. “Ön tarafa gidiyorum. Yazhan’lar gelmiştir.”
Hozan bana doğru yaklaştı. Yazhan’lar umurunda değildi. “Abi, polis gelecek. Buradan çıkmalıyız.”
Elimde silahımla yerdeki cesede bakıyordum ben ise. Ne polis ne Yazhan’lar umurumdaydı o an.
Dilaver’in gözleri kapanmıştı. Anlam veremiyordum. Nuşen’in gözleri neden kapanmamıştı? Belkıs ona emanet diye miydi? Bana emanet olan kıza karımı emanet ettim diye mi kapatamamıştı huzurla?
Nuşen’in bu dünyadan gözü açık kalacağı ne alacağı kalmıştı?
“Abi, gidelim. Polis gelecek diyorum.”
Belkıs’a arabamı vermeseydim şimdi hayatta olurlardı. Sezaryene ikna edebilmek için biraz daha çabalasam o hastaneden çıkmayacaklardı. Çakal şirkete bir defa erken gitsin diye başının etini yemeseydim o gün evde olacak, Belkıs’ı koruyabilecekti.
Bir şey yapsaydım her şey değişecekti. Hiçbirini yapamamıştım. Dilaver’in soğuyacak bedeninden akan kanlar susuzluğumu zerre dindirmemişti. İçimdeki alev sönmemişti. Büyümüştü aksine. Her yanımı sarmıştı.
Biliyordum, beni yakacaktı. Beni küle dönüştürene dek yakacak, sonra küllerimin bile tutuşmasını sağlayacaktı. Yanışım hiç bitmeyecekti.
İntikamımı almıştım. Ama bana yetmemişti. Benden alınanlar geri gelmemişti.
“Abi, gitmeliyiz. Yaralısın.”
Hozan’ın sesi çok uzaktan geliyordu sanki. O uzaklıktan Çakal da seslendi. “Yaralılar var abi ön tarafta. Ambulans gelecek. Ben her şeyi hallettim. Polis işi bende. Sen sadece…” Duraksadı. Biriyle konuşuyordu. Kulağım orada değildi. Ben sönmeyen öfkemle yalnızdım o an.
“Abi,” dediğini duydum Baver’in biraz sonra. “Birini kaybettik.”
Bu yolda öldürmeye gelmiştim. Bu yol uğruna ölmeye gelmiştim. Ben ölmemiştim. Benim canlarım uğruna ölen kimdi?
“Abi,” dedi Çakal. Tuhaftı sesi. “Abi, İshak…” dediğini duydum. “Zühre’nin kocası vurulmuş ön tarafta.”
Zühre’nin kocası. İshak Uçar.
“Abi, İshak ölmüş.”
Gözlerimi yumdum. Elimdeki silah düştü yere. Benim canlarım uğruna can veren Zühre’nin kocası mıydı?
Buraya Dilaver’in nefesini kesmeye gelmiştim ben oysa. Hangi el oturmuştu benim boğazıma? Yapışmıştı yakama hoyratça, sesimi soluğumu kesmek için sıkıyordu şimdi boynumu. Nefessiz kalan ben olmuştum.
Ağır ağır kaldırdım başımı yukarı. Boğulacaktım. Bu kâbusun orta yerinde boğulacaktım. Boğulursam uyanabilecek miydim?
Gözlerimi açtığımda gökyüzüne bakıyordum. Birkaç kuşun kanat çırpışı çarptı gözüme ilk. Sonra bir sürüce kuşun göç ettiğini gördüm. Bu kuşları ilk gördüğüm gün, sıcak kahve gözleri olan bir kızın sözleriyle tanımıştım onları.
“Turnaların göç edişine baksana Memet. Nasıl da birlikteler, nasıl da yıkılmazlar,” demişti Zühre.
Birileri konuşuyordu. “İshak Uçar ölmüş!”
“Turnalar kadar özgür, turnalar kadar birlik olan kimler var ki? Kalabalıkta ne kadar özgür olunabilirse o kadar özgürler. Ama güzeller. Ait olduğu yerde özgür olan her şey güzeldir. Değil mi Mem?”
Bir gölün başında turnaları izleyen o kızın yüzünden gözünü ayıramamıştı omuzları kırılmamış Memet o gün. Turnaları görmemişti. Onun için sadece Zühre’si vardı.
Bugün Memet’in Zühre’si yoktu. Sadece turnaları izleyebiliyordu. Artık o kızın suratına bakamazdı.
☀️☀️☀️
İçim çıka çıka okudum bölümü. Yazarken yeterince ağlamamış mıyım ben buraya? Ne hakkım var her defasında kahrolmaya?
Okurken çok ağladınız diye ah mı ettiniz siz yoksa? Öyleyse artık ölen kimse olmadan bölümlere devam edebiliriz.
Görüşmek üzere Akşam Güneşi☀️

Hele şükür geldi ikinci bölüm🌅
🎉🎉🎉
Memet Merxas
Memet’immmm
Ah yaaa nıye o kadar güzel gorundun Zühre o gün🤧
Son görüşüydü
Icınden alınmıs bebeğe rağmen ınmemıs karnını buldu parmaklarım
Allahımmmmm bu nasıl bısey yaaaaaa
🥲🤧 Memet rüyasında Belkıs’ı hep hamile haliyle görüyor
İlk okurken kocere kızdıydım ama aslında kotu bısey demıyormus sakin sakin okurken daha bır anlasılır oluyor
Offff hozan devran abıye olan gıbı olacak dıyor ne yapayım suan
Ona da olur gibi bir şeyler
Ay memed yaaa oğlun ıcın deyıp toprak attı 😫😫😫
😫😫😫
Offff hozanın polis korkusu hayırlara çıkar ınsallh
Ay çıkmaz gibi
alacağın bir şey vardı nuşen alamadığın o şey senin ardında bırakmaz seni
🥲🥲🥲🥲
oooof ooooof 2 yıl önce hüngür hüngür ağlamamışım gibi yine ağlıyorum yetmez mi be
Yetmiyorrrr
seni tekrar aynı heyecanla okumak başka güzel be akşam güneşim
Bambaşka 🥹
Hozan yüzündeki yaşları sildi alelacele. “Aldırma abi. Almasın. Ama yapan sen olma. Devran abi gibi…”
Hozan’ın üstteki korkusunu nedenini BVD okuyanlar biliyor.🥺
Hozan hiç değişmedi 🥲
Eyvallah,” diyerek selam verdim başımla araçlarına geçmeleri için. İki mezar kapatmıştık. Şoför Ferhat’ın cenazesi babamla Manisa’ya gönderilecek, annesinin memleketine gömülecekti. Üç mezarla başlamıştı savaş ama bu adamlarla daha fazla mezara eyvallah diyecektik.
Yekta bu kitapta ki en esaslı adam
Nalin’in öğrenmesini bekliyorum
Dilaver’in gözleri kapanmıştı. Anlam veremiyordum. Nuşen’in gözleri neden kapanmamıştı? Belkıs ona emanet diye miydi? Bana emanet olan kıza karımı emanet ettim diye mi kapatamamıştı huzurla?
Ah Nuşen bu dünyadan alacaklı gitti🤧
Biz biliyoruz alacağını 🥲🥲
Abi,” dedi Çakal. Tuhaftı sesi. “Abi, İshak…” dediğini duydum. “Zühre’nin kocası vurulmuş ön tarafta.”
Zühre’nin kocası. İshak Uçar.
“Abi, İshak ölmüş
İshak içimizde hep ukte kalacak🥺
Onun yolunda ölmesi Memet’e bile ukte olacak
Ağlamaktan içim dışıma çıktı🥲😭